|
DİL DERGİSİ
"GENEL KABUL GÖREN HERŞEY EN FAZLA ÜÇÜNCÜ SINIFTIR" Dil Dergisi : Dil Dergisi okurları için kendinizi tanıtır mısınız ? Mehmet EROĞLU : 1948 yılında İzmir'de doğdum. Babam öğretmendi. Çocukluğum Uşak ve Edremit'te geçti. Ben ilkokul beşinci sınıftayken ailem Kıbrıs'a gitti ve ben de tekrar İzmir'e döndüm. Dedem ile anneannemin yanında ilkokulu bitirdim. Ardından, şimdi Bornova Anadolu Lisesi adını alan, o zamanlar İzmir Koleji denilen okula gittim, oradan 1966 yılında mezun oldum. Sonra da ODTÜ'ye girdim ve 1971 yılında da oradan mezun oldum. Çocukluk ve gençlik yıllarım hep yatılı okullar ile yurtlarda geçti. 7 sene hazırlık dahil ortaokul ve lise, 4 yıl da üniversite, yani 11-12 yıl yatılı okudum. Çocukluk yıllarım çok hoş geçti. Şimdi mümkün olsa şöyle parmağınızı çırpıp, "Nereye dönmek istersin?" diye sorsalar, o okula geri dönmek istediğimi söylerim. Harika bir okuldu, eski bir çiftlikti, içinde açık yüzme havuzları, tenis kortları olan eski Levanten ailenin devlete bağışladığı arazide kurulmuş bir okuldu. İçinde korular, bağlar, köşkler, Roma zamanından kalmış harabeler vardı. Yani buluğ çağından ergenliğin sonuna kadar geçen dönemde, bir erkek çocuk için bulunabilecek en güzel, en iyi yer. Öyle genişti ki, içinde kaybolabilirdiniz.. Dil Dergisi: Mühendissiniz, teknik eğitim aldınız. Edebiyata ilginiz nasıl başladı, daha doğrusu yazmaya nasıl başladınız? Mehmet EROĞLU:
Bir insan okumaya başladığı andan itibaren bilinçsiz de olsa edebiyatla
bir ilişkisi oluşur. Yazmaya okumakla başlarız. Burada, yani Uğur Mumcu
Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'nda (um: ag) ders veriyorum. Her yıl derse
ilk girdiğimde "Buraya gelenlerden kimler, onlara yazmayı öğretebileceğimizi
düşünüyor?" diye soruyorum, birkaç kişi parmak kaldırıyor. Ben de
onlara yazmanın öğretilebilen bir şey olmadığını ama öğrenilen bir şey
olduğunu, bunun da ancak okumakla mümkün olabileceğini söylüyorum. Bir
insan edebiyatla, okuyarak tanışır. Nasıl yazmaya başladınız derseniz,
yazmak için mutlaka bir neden gerekir. Çünkü yazmak uzun soluklu bir iştir,
maraton gibidir. Kimse "Oturup hadi yazayım " diyerek yazmaz,
onu yazmaya iten ısrarlı bir kaynak vardır, bu kaynak da genellikle acıdır.
Eğer içinizde boşaltmak istediğiniz bir acı yoksa yazma isteğiniz kısa
vadelidir ya da kalıcı değildir. Bütün kalıcı yazarların gerisinde ısrarla
onları yazmaya iten kaynağın acı olduğunu görüyoruz. Yazmanın kaynağında,
kişisel yıkım da olabilir, toplumsal bir yıkım, çalkantılar da olabilir.
Bu gibi nedenler insanı yazmaya iter. Yazma böyle bir eylemdir. Bu benim
için de böyle oldu. Yazmaya ilk olarak 1971 yılında 12 Mart'tan sonra
başladım. Bu dönem, özellikle sol için büyük bir yıkımın yaşandığı bir süreçti. Şimdi adına 68 kuşağı denilen - ben böyle kuşak lafından pek hoşlanmam-kişilerin oluşturduğu dönemde Türkiye kısa süreli de olsa bir Rönesans geçirmişti. Büyük bir aydınlanmaydı, toplumsal taleplerin arttığı, insanların yeni şeyler öğrenmek istediği, sosyalizmle, özgürlükle tanıştığı bir dönemdi. Onun ardından bir darbe geldi, aslında bu darbe sola geldi, solu kırmak için geldi. Bu dönemde herkes fatura ödedi, ben de o dönemde öğrenci derneği başkanıydım, tutuklandım, hapse mahkum oldum. Bunlar önemli değil ama yazma eylemim işte böyle bir çalkantılı gerilim sonunda geldi ve böyle başlayarak aşağı yukarı 27 yıldır da sürüyor. Dil Dergisi: İlk romanınız Issızlığın Ortası ödül aldığı halde uzun süre sakıncalı bulunarak yayınlanmadı. Aynı şekilde ikinci kitabınızın yayınlanması da sakıncalı bulundu. Gerek yasağın gerekse ödüllerin üzerinizde nasıl bir etkisi oldu? Mehmet EROĞLU: İlk romanım 1979 yılında Milliyet Roman Ödülü yarışması birincilik ödülünü kazandı ama 12 Mart'ın ardından gelen 12 Eylül darbesi nedeniyle çok uzun süre yayınlanamadı. Yayınevinden birinci kitabımı riskli buldukları için basamayacaklarını söylediler ve "Bir başka kitabınız var mı ?" diye sordular. Bunun üzerine birinci kitabım basılmadan ikinci kitabımı verdim. Ödül kazanmıştım, roman yazmaya başlayalı neredeyse 7 yıl olmuştu, kitabım yayınlanmamıştı ama ikinci kitabımı hazırlamıştım, bitirmiştim. İşte yazmak böyle bir nedenden kaynaklanıyor yani ille de dışarı çıkarıp bilinmesi, paylaşılması vitrinlerde yer alması gerekmiyor. İkinci kitabım için de "Basamayız" dediler İkinci kitabımı bitirmişken üçüncü kitabımın çalışmalarına başladım. 1985 yılında romanlarım yayınlanmaya başladığı zaman birisi ödül kazanmıştı, bitmiş iki romanım vardı, bir tanesi de yoldaydı. Yazmak işte böyle bir şey. Dil Dergisi: Peki ödüller… Mehmet EROĞLU: Ödüllerin üzerimde şöyle ya da böyle bir etki yaptığını söyleyemem, hoşuma gitmedi desem, o da yalan olur ama çok da önemli bir etki yapmadı. Belki bir şeyin altını çizmiştir; farkına varılmak. Yaklaşık 11 yıldır romanla ilgileniyordum ve bu zamanın sonunda farkına varılmış oluyordum. Önemli olan tarafı bu. Ödüller ancak gençlikte çekici geliyor ondan sonra o kadar da önemli değil bence. Dil Dergisi: Kitaplarınızda psikolojik çözümlemeleri ve imgelemeleri yoğun bir şekilde görüyoruz. Az okuyan hatta okumayı pek de sevmeyen bir toplum olduğumuz anımsandığında; bu durum, okur kitlenizi daraltmıyor mu? Mehmet EROĞLU: Belki. Ben size şunu söyleyeyim, Mozart'ın ilk operasının ilk sergilenmesinde eser bittiğinde müthiş bir sessizlik olur, insanlar ne diyeceğini bilememektedir. O güne kadar duyduklarından çok farklı bir müzik duymuşlardır. İyi midir, kötü müdür bunu da bilmezler. Birisi şöyle der, "İçinde çok nota var." Çünkü o zamana kadar temalar o kadar sade ve basittir ki, Mozart'ın müziğe getirdiği olağanüstü yapılaşma, coşku insanları şaşırtmıştır. Bununla şunu söylemek istiyorum; her sanat eserinin kavranması için mutlaka belli oranda bir bilinç seviyesine, genişliğine ihtiyacı vardır. Her yazarın okuru farklıdır. Eğer siz bir yazarsanız ve sizin eseriniz 17 yaşından 70 yaşına kadar herkes tarafından aynı zevkle okunuyorsa, bana göre bu çok normal bir şey değil. 17 yaşındaki bir çocuğun algılamasıyla, 35 yapındaki edebiyatta belli bir hazırlık geçirmiş okurun algılaması arasında bir fark vardır. Bu tespiti yaptıktan sonra şunu söyleyebilirim. Benim okurum sabırlı olmalı, dikkatli olmalı, yazdıklarımın odağında hep insan olduğunu unutmamalı, çünkü iyi yazarlar her zaman insanı odağına oturturlar. Eğer başka şeylerden bahsediyorsanız - tarih gibi bu tarz benim roman anlayışıma uygun değil. Ben hep trajik insan peşindeyim, kendine tehlikeli sorular soran, yazgısını araştıran kendini sınayan inancını yada inançsızlığını belli entelektüel bakışla sorgulayan insanı yazıyorum. Bu tür romanın çok fazla okuru olmaz. Yaygınlığı bir tarafa, çok derinlemesine bir okurumun olduğu da kesin. Okurlarımın hemen hemen yüzde doksanı 6 romanımın tümünü de okumuşlardır. Belki bir kitabımı okuyup bir kenara bırakan okurlar vardır ama genellikle beni okuyan bütün kitaplarımı okur. Dolayısıyla yaygın değil ama derinlemesine okuyan bir okur kitlem vardır ve ben de bundan çok mutluyum. Yayılmak yerine derinleşmek çok daha iyi. Dil Dergisi: Son romanınız Yüz:1981'e gelirsek; kitabın dış kapağında bu romanın bugünkü hayatımıza tutulmuş bir ayna olduğu yazıyor. Bu cümleyi biraz açmanızı istesek neler söylersiniz? v Mehmet EROĞLU:
Şunları söylerim. İlk dört romanım, Issızlığın Ortası, Geç Kalmış Ölü,
Yarım kalan Yürüyüş ve Adını Unutan Adam aşağı yukarı 1948-1950 doğumlular,
yani hayata soldan bakan, sol eylemci, dünyayı değiştirmeye çalışan insanları
anlatır. 1990'daki kitabım Yürek Sürgünü ise 40 yaşına gelmiş bir komünistin,
komünizmin artık yasaklanma döneminden çıktığı ve toplumdaki bir sürü
değer yargısının alt üst olduğu bir dönemdeki kişinin yalnızlığını anlatır.
1990' da özellikle daha o zaman kimsenin görmediği biçimde, Türkiye' de
daha sonra iktidar adayı olacak radikal Müslüman bir hareketin de altını
çizer. Bu bakımdan öngörülü bir kitaptır. 6. kitabım Yüz:1981 ise bunlardan
farklı bir kitaptır. Şu anlamda farklıdır, ilk kez odağında daha önceki
5 kitaptaki gibi biri değil de sıradanlığı hayatın ana unsuru yapmış bir
insan vardır. Yani 12 Eylül kuşağını anlatır, apolitik, erdemlerle öyle
çok fazla akrabalığı olmayan, toplumsal sorumluluk taşımayan, aşk yerine
ilişkiyi yeğleyen, her şeyin önüne önce kendini koyup, hayata hep ben
diye bakan insan tipini anlatır. Dil Dergisi: Roman yüzünü kaybetmiş bir antikahramanla 6 kadın ekseninde geçiyor. Romanda aşk sanki birebir cinsellikle örtüşüyor gibi. Aşk eşittir cinsellik mi? Mehmet EROĞLU: Aşk eşittir cinsellik demiyorum. Her ne kadar yazarlar kendilerini aşındırıp, dövüp, toz haline getirip, kahramanlarının hamurlarına tutam tutam ekerlerse de, roman kahramanlarının düşüncelerinden yazarı sorumlu tutamayız. Yazarlarla özdeşleştiremeyiz. Romandaki insan tipi, aşk eşittir ilişki diyor. Daha doğrusu aşktan değil ilişkiden yana. Çünkü aşk eninde sonunda insanın kendini ya da karşısındaki keşfettiği uzun yorucu bir serüven. Ruhla ilgili olduğu için belirsiz. Halbuki ilişki bedensel, beden insanları o kadar çok aldatmaz, daha az zahmetli, daha az acılı daha az fatura ödenen bir tarz. Bu nedenle bu kitabımda roman kahramanının seçimi her zaman ilişki, aşk değil. Cinsellik aşkla örtüşüyor, kişi bu ikisini aynı görüyor. Dil Dergisi: Romanda 1980 sonrası yüzünü kaybeden kahramanının arayış içinde olduğunu görüyoruz. Bu kahramanı günümüz insanıyla özdeşleştirirsek, günümüzde de her bir bireyin böyle bir arayışından bahsedebilir miyiz? Mehmet EROĞLU: Bilmiyorum, herhalde bahsedemeyiz. Zaten hiç kimse durumunun farkında değil. Ama bu romanın ana teması sıradanlık. Sıradanlık öyle kötü bir şey ki, bulaşıcı bir hastalık gibi. Hayatı güzelleştiren her şeye bulaşıyor. Sıradanlık, romanda bahsettiğim dört kadının ölümüne neden oluyor. Bu kadınlardan Işık; gerçeği yansıtıyor, Sevda; aşkı, Duygu; duygularımızı ve Ferda da; geleceği simgeliyor. Bu dördü büyük bir bütün. Sıradanlık bu büyük bütünü yok ediyor. Romanda bunu anlatmaya çalıştım. Romanda, sıradanlık antikahraman diyebileceğimiz tipin yüzünden öteki kadınlara bulaşıyor ve o kadınları yok ediyor. Dil Dergisi: Kahraman zaten her yaklaştığı kadının kendisiyle ilişkiye girdikten sonra öleceğini biliyor… Mehmet EROĞLU: Evet biliyor ama yine de böyle bir hastalık yok diyor, yani sıradanlığı kabul etmiyor. Ben insanları severim diyen ne acımasız insanlar vardır. Evet insanları tek tek severler ama bu ilkel bir sevgidir; sevgilimizi severiz, çocuğumuzu severiz, ailemizi severiz, bu bencil bir sevgidir, yani hep bir bağ ile severiz. Halbuki insan sevgisi bunun dışında bir şey. Tabii ki yakınlarımızı sevmek gerekiyor ama bunun ötesinde insanlığı sevmek gerekir. Yani tek tek bütün insanların oluşturduğu büyük bütünün ortaya çıkardığı kavramları, adalet, eşitlik, gelecek gibi şeyleri sevmek gerekiyor. Dil Dergisi: Gerek Issızlığın Ortası gerekse Yüz:1981 adlı romanlarınızda kullandığınız adların bazılarının ortak olduğunu görüyoruz. Örneğin; Ferda ve Ayhan her iki kitapta da olan adlar. Bu ortaklığı sadece bir tesadüf olarak mı değerlendirmeliyiz, yoksa? v Mehmet EROĞLU: Bir rastlantı. Ferda yarın olduğu için kullanıldı. Şimdi fark ettim, bir rastlantı diyebiliriz. Dil Dergisi : Türk ve dünya edebiyatından kimler sizi etkiledi? Mehmet EROĞLU: O kadar çok ki, insanı yazan herkes beni etkilemiştir. Ama en çok büyük hayat yaşamış yazarlar. İki türlü yazılır genel olarak. Yazmanın olmazsa olmaz şartlarından birisi okumak. Eğer okumazsanız asla bir şey yazamazsınız ya da iyi kalıcı bir şey yazamazsınız. Demek ki, yazmak için önce iyi ve kalıcı yazarları okumak gerekiyor. İkincisi büyük hayatlar yaşamış insanlar vardır, onların yazdıklarını okumak ise bambaşka bir şeydir. Beni etkileyen büyük hayat yaşamış yazarlardır. Büyük hayat yaşamış yazarlar derken; kendi varlıklarını tehlikeye atmış, risk almış, ölüme yakın durmuş yazarları kastediyorum. Bu tür yazarlar beni her zaman büyülemiştir, benim yazdıklarım da üç aşağı beş yukarı aynı anlayıştan beslenmiştir. Kesmeyi küçümsemek gerekmiyor ama bütün hayatı boyunca yaptığı en tehlikeli iş kalabalık bir caddede bir yerden bir yere geçmiş bir insanın yazacakları arasında o kadar büyük farklılıklar vardır ki. Onun için büyük hayat yaşamış -illa savaşmış değil-uzun yolculuklara çıkmış, (hem fiziksel olabilir hem de kafanın içinde gidebilirsiniz) yazarlar beni etkilemiştir. Benim yaslandığım taban da bu tür yazarladır. Dil Dergisi: Son, olarak, söylemek istedikleriniz neler? Mehmet EROĞLU: Evet aslında okurlara söylemek istediğim önemli bir şey var. Okurlar bir kere şunu bilmeliler, genel kabul gören her şey en fazla üçüncü sınıftır. Yani bir müzik eseri, bir kitap çok geniş kitleler tarafından yaygın olarak kabul görüyorsa, bu en fazla üçüncü sınıf bir maldır, belki dördüncü sınıftır, beşinci sınıftır ama en fazla üçüncü sınıf bir maldır. Çünkü bir şey o kadar geniş insan kitlesi tarafından benimseniyorsa bunun ortalama çizgisi çok düşüktür. İkinci sınıf bir ürünün talibi daha azdır, birinci sınıfın ise çok daha az talibi vardır. Bu her yerde böyledir. Ürününüz deha mahsulü ise, ayvayı yediniz demektir. Belki sizi, bir kişi fark eder. Çünkü dahiler ya da deha mahsulü ürünler genellikle zamanından 30-50 yıl önce ortaya çıkmış şeylerdir. Bu yüzden farkına varılması çok zordur. Genel kabul gören her şeyden uzak durmak gerekiyor. Bir de kitap değil yazar okumak gerekiyor. İyi bir okur kitap okumaz yazar okur. "Bugün listelerde şu kitabı gördüm, arkadaşım şu kitabı söyledi, şu kitabın çok iyi olduğunu duydum" türünde okumak olmaz. Okumak çok disiplin isteyen bir uğraştır. Hayatımız çok az kitap okumamıza olanak tanıyacak kadar kısa. En kabadayı okuyucu iyi ve bilinçli bir okumayla 6-7 bin kitap okur. Bin 500 kitap okuyan birisini bulsam alnından öpeceğim. Halbuki okunacak kitap sayısı yüz binlerce, dehşet bir şey. Demek ki kitap okurken çok dikkatli davranmamız gerekiyor. Kendimize bir -yazar edinmemiz gerekiyor. "Bu yazarla benim akrabalığım var, hayata aynı biçimde bakıyoruz, onun söyledikleri benim yüreğime dokunuyor." Diyebilmemiz gerekiyor. Benim bazı yazarlarım vardır, telefon rehberi yazsalar okurum. Bilirim ki, telefon rehberinin içinde bile benim duygularımı ayağa kaldıracak bir sürü ışık yakacak mutlaka bir ya da iki cümle vardır. v Okumanın
tutarlı bir çizgisi olmalıdır. Hayatta en çok sinirlendiğim ve boşa geçirilmiş
saydığım böyle mirasyedi gibi harcanan şey; rasgele kitap okumak için
harcanan zamandır. Buna çok dikkat etmek gerekiyor. |
|||||||||||