|
E AYLIK KÜLTÜR
VE EDEBİYAT DERGİSİ
Mehmet Bey, sizin adınızı ilk olarak 1979 yılında bir roman yarışması vesilesiyle duyduk. Bunun geri planını bize biraz anlatabilir misiniz? Nasıl başladınız, nasıl yazdınız? Yazmaya okumakla başladım; iyi yazar olup olmadığım tartışılır ama çok iyi bir okur olduğum asla tartışılmaz ben buna inanmışımdır, hayatım boyunca iyi bir okur oldum, yani çok seçerek okudum. Neler okudunuz? Kitap değil, yazar okumaya 20 yaşımda başladım. Rastgele okumanın insana kaybettirdiği zamanın, enerjinin aşağı yukarı o sıralarda farkına vardım ondan sonra hayatım boyunca seçerek okudum. Yazma eylemi okuma eylemiyle başlıyor. Ama yazma nedir diye baktığınız zaman, yazma insanın beyninin kendine yönelttiği hırslı bir dikkatten doğuyor, yani beyin kendine yönelik bir dikkatle yoğunlaşıyor ve bir boşalma isteğinin yatıştırılmasına bağlı yazma isteği. Ama önemli olan, bu boşalma isteğinin arkasında ne olup ne olmadığı. Tırnak içinde söylüyorum, 'gerçek edebiyatçılarda' bu boşalma isteğinin kökünde acı var, yani çileli bir dönem var, zaten edebiyat ancak çileli dönemde bireyin kişiliğinin oluşması sırasında kendine ait bir direnmeye dönüşüyor. Devamlı yazıyorsunuz, bir yaşam biçimi haline getirerek. O zaman hiç kurumayan, hiç tükenmeyen bir ana kaynak olması lazım... Tabii. Başlangıç noktasının kaynağı acı ama bir de duyarlılık var. Toplumsal duyarlılık. Neden? Yazar dediğimiz kişini, bir kere iflah olmaz, asla başı ezilemeyecek bir adalet duygusunun olması lazım. Mayasında, adalet duygusuna tapınıyor olması lazım. 'Bana ne' lafını bilmemeli yazar dediğin, yani "Bundan bana ne, şu sorun beni ilgilendirmez, şundan sorumlu değilim..." Bunlar yazar göre tavırlar değil. Yazar dediğin, insan olmanın sorumluluğu ve bilincini taşıyan kişidir. Yani toplumun acısını, başka insanların acısını hissedebilen kişiler yazabilir. Ben onu şöyle algılıyorum. Varlığımızın başka varlıkların acılarına karşı duyarlı olması, insani durumlara karşı açık olması, yazma eylemi için bu çok önemli bir kaynak. Zaten sanatın amacı da, yaşamda var olmayan beyinleri oluşturma yolunda biraz ışık sağlamak için değil midir? Topluma bırakırsan, toplumda adalet olmuyor, eşitlik olmuyor, ama bunları sağlamak için, yazar dediğin, bu durumlara ışık tutmalı, hiç olmazsa öncülük etmeli. Sonra yazar toplumsal ya da insanlığın vicdanını kendi vicdanında taşımalı. Bu çok önemli. Yazarın vicdanı, çok bireysel olmamalı. Yani toplumun vicdanını ya da vicdansızlıklarını çok iyi gözetmeli, toplumun vicdansızlığına karşı koymalı. Çünkü bazen toplumların vicdanları sığlaşıyor. Toplumlar da bazı durumlarda insanlık anlamında çok tutarlı davranmıyor. İşte o zaman tek başına oluyorsun, karşı çıkıyorsun. Ben yazarın bir misyonu olduğuna inananlardanım, benim yazma eylemim o taraftan başlıyor. Yani benim kaynağım bir insanlık sorumluluğundan doğuyor, öyle bakıyorum. Onun için de yazdığım kitaplar sanatçının söyleyecek önemli şeylerin olması gerektiği tezini barındırıyor. Ben böyle inanıyorum. Yani söyleyecek sözünüz varsa, bunun duygusunu taşıyorsanız, ortaya iyi şeyler çıkıyor iyi kitaplar çıkıyor, kalıcı kitaplar çıkıyor, yoksa hiçbir şey çıkmıyor ortaya. Yazma tavrınıza gelelim. Sizde nasıl oluyor; yazmak sizde usul usul akan bir süreç mi, fışkıran bir şey mi? Her gün güzel bir cümle yazmaya çalışıyorum. Bazen küçücük bir görüntü, bazen bir sözcük, bazen bir durum bunu tetikliyor. Ama "genelde her gün bir cümle yazıyorum" başlığı altında toplayabileceğimiz şey "patlama". Çünkü birdenbire "çat" diye o durama ilişkin iyi bir şey yazma ya da onu başka türlü yazma isteği çıkıyor ortaya. Yeni romanınızdan söz etmek isteriz. "Yüz:1981"de metinde değişik bir akış yaratıyorsunuz... Bakarsanız kitap ana bir tema olarak insanlık durumu üzerine kurulu, bunu şimdi çok açmak istemiyorum çünkü kitabın bütün gizi,özü bu. Bunu burada söylemek istemiyorum, bu önemli bir insanlık durumu ile ilintili, teması ve odağında bu var. Bu temanın kahramanı, dediğim gibi, bir anti-kahraman gibi. Şimdi burada yazarın kimden yana olduğu önemli, yazar bunu ortaya koyuyor, bu anti-kahramanı koyuyor ama buna tam karşısından bakıyor. Yazar burada daha çok, söylenebilirse Tahir Bey'den yana, içinde bir başka tip var, ondan yana. Onun tekniği hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Yarattığınız kahramanlara müdahil olmak romanda teknik olarak nasıl bir beceri? Romanın içinde taraf tutmak; bunu çok belirgin olarak yapmamak lazım, belli bir objektifliği, ne olursa olsun korumak lazım. Kahraman öyle bir söz söyler ki bunun karşısında insan alıp değerlendirebilir ve o an kahramana karşı tavır alabilir, sizden yana benim yapmaya çalıştığım şey bu. Yani kahramanın tavırlarına, tutumlarına ve görüşlerine tersinden bakabilen bir başka kahraman oturtarak, okuru bu iki görüşün arasında bir seçim yapmaya zorlamak; ama burada mümkün olduğu kadar da adil davranmak, yani birine soldan vuruyorsan, ötekine de sağdan vurmayı becererek, objektiftiviteyi sağlayarak... Ama duyarlılığı olan, adalet duygusu olan, insanlık meselesinin peşinde olanlar mutlaka çok rahat bir seçim yapacaklardır. Romanda yaptığım bu, taraf tutmadan. Toplumun uğradığı kayıp, eskiden fikirleri uğruna ölenler... Romancılarımıza magazin dergileri 'bir gecelik ilişkiler hakkında ne düşünüyorsunuz' diye sordular. İlişki meselesi o kadar ayyuka çıkmış ki, o zaman onlar da ciddi ciddi düşünüp 'şöyle düşünüyoruz, böyle düşünüyoruz' dediler. Benim roman kahramanım "Aşk yorucu bir keşif eylemi" diyor, "Böyle bir yoruculuğa niye katlanayım," diyor. Aşk ruha yönelmişken, ilişki bedene yönelmiş bir şeydir, ruh belirsizken, beden her zaman kesinlik gösterir, demek istiyor. Ben kesinlikli görünenden yanayım diyor, bilinmeyen şeylerin peşinden ne dolanayım diyor. Somut olmak istiyor, soyutlulukla ilgisi yok. Bir toplum zaten soyutlukla ilişkisini kesti mi durumu kötü . İki şey çok kötü Eğitim sisteminde iki şey çok kötü; bir, felsefeye önem verilmiyor, bilmiyorum müfredattan kalktı mı felsefe, ama astronomi kalkmış mesela, astronomi nasıl kalkar, yani bir insan yıldızlara bakmadan, yıldızları düşünmeden nasıl insan olabilir, yani bütün insanlık tarihimiz gökyüzüne bakmakla geçmiş değil mi, bunun için piramitler yapmışız. Yani eninde sonunda hepimiz de yıldız tozundan oluşmadık mı, yıldız tozuyuz hepimiz. İnsandaki kozmik duyguyu kaldırıyorlar... Evet, kozmik duyguyu kaldırıyorlar, çünkü genlerimizde var o kozmik duygu. Bazen kendimizi çok önemli hissedersek, söylüyorum sınıfta ders verirken, kendinizi çok önemli hissederseniz sırtüstü yatıp gecenin karanlığında gökyüzüne bakın, ne kadar önemsiz olduğunuzu anlayın. Bazen kendinizi çok önemsiz hissedersiniz yine gökyüzüne bakın, o zaman da büyük bir şeyin parçası olduğunuzu anlayacaksınız. Kozmik şey dediğiniz, zaten bu çok önemli. Bir de bu kozmik duygu, bilinç, dürtü yok oldu. Bu da işte şeyin tabii ortalamanın en belirgin belirtilerinden biri, yani felsefeyle astronominin olmaması çok açık. Çok satan romanlar var... Bence 'bir edebiyat öldü' lafına katılmak mümkün değil. Yani bu şuna benziyor, 'ah bizim gençliğimizde her şey daha iyiydi.' Tabii öyledir de, ama yine de hayat devam ediyor, yine romanlar yazılıyor, önemli olan nasıl romanlar yazılıyor, bunun altını çizmek. Ben bu romanda Türkiye'deki hakim veya belirgin çizginin tamamen tersini dile getirmeye çalışıyorum ya da çok değişik bir yönde bir açılım elde etmeye çalışıyorum. Roman hem kentle, hem, günümüzle ilgili. Bu çok belirgin. İnsanlarla ilgili, ama yanı zamanda belli ölçüden bakarsak fantastik, ama son derece de belirgin. Büyük bir binada, çatlama tehlikesi olan bir binada kendi kabuğunun içine kıvrılmış yaşamayı seçen bir insan... Eski arkadaşım Hasan Bülent (Kahraman) suya sabuna dokunmak tedavülden kalktı, diyor, belli ölçüde haklı olabilir, ama bu roman içinde hiç siyasetten söz edilmemesine karşın, son derece siyasal bir roman gibi geliyor bana. Roman zaten başlı başına bir politik duruş. Çok politik bir duruş. Bu romanda hem ahlaki bir tavır var, hem de toplumumuza, Türk ulusuna çok açık laflar var. 80'li yıllardan başlayarak edebiyatımızda özellikle öykü edebiyatımızda kadın yazarlar çoğaldı. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Deneyimimden edindiğim görüş şu, kadınların hayata bakışı erkeklerden en azından daha berrak, daha sorgulayıcı. Kadınlar kendi sorularına cevap arıyorlar, kendilerini sınamaktan korkmuyorlar ve utanmıyorlar. Eksiklerini gidermek için çaba sarfediyorlar. Belki erkeklere göre daha kırılgan, daha narinler ama genel tavır olarak bakarsak daha yürekli davranıyorlar. Edebiyatta benim gördüğüm yöneliş yeni romanımı da etkilemiş. Öykü, roman kahramanı kadınlardan korkuyor bence. Kahramanın bir sözü vardı 10-15 senedir... "korkuya tıpkı içki gibi alışmışım galiba ben," diyor. Korku bir alışkanlık haline gelmiş, olayın, durumun korkutucu olup olmamasından çok kendinin bir tepkisi gibi, gülümsemek gibi, önce bir korkuyor, değil mi, önce korkuyoruz, ondan sonra düşünüyoruz, korkmam doğru mudur, değil midir, ben buna tavır alayım mı almayayım mı. Ama korku duymak bir alışkanlık haline dönüşmüş, içki gibi bir şey yani, içki alışkanlığı gibi korku alışkanlığı var, durumlara karşı tavırlar üçe, beşe, ona bölünebilir. Yani bir insan bir duruma karşı şöyle tavır alabilir, böyle tavır alabilir, şunu bunu yapabilir ama genel olarak son 15 yılda ilk tavrımız korkmak oluyor, ilk tavır alışımız olarak bir kere korkuyor ve geri çekiliyoruz, bir adım geri çekiliyoruz. Ya âşık kadın... Bir de şu var, toplumda çok uzun zamandır, özellikle erkekler için hakim olan değer yargılarından, hani yükselen değerler diyorlar ya, bir şeyi çabuk elde etmek, daha avam tabiriyle köşeyi dönmek, çok emek sarfetmeden bir şeyi elde etmek, kısa vadeli olmak. Halbuki âşk öyle mi, âşk her şeyden önce emek istiyor, özen istiyor, keskinleşmiş bir bilinç istiyor, uzun vadeli soluk istiyor, gerçek bir keşfetme serüveni insanın hem karşısındakini, hem de kendisini keşfetmesini gerektiriyor. Erkekler bunu yapmıyor, sabırsız, yani bir şeyi çabuk elde edeyim, bununla uğraşmayayım diyor. Tabii her erkek için bunu söylemek çok doğru değil ama, kadınların âşk konusundaki duruşları daha doğru.
Obje haline getiriyorlar yani. Erkek de çocuk gibi onu istiyor o zaman. Şöyle de bakalım, bugün çok baskısı yapılan kadın dergilerinin çoğunda kadın obje halinde sunulmuyor mu? Yani geçmişin o kurgusunda o kadını hayal etmek, gözlerini, kaşlarını düşünmek ve uzun soluklu bir şey düşünmek, en azından mistik anlamda bir özen yaşanıyordu. Şimdi ise başka bir kültür ortamı var. Kültüre geçmişken Türkiye'nin bu kültür ortamı sizi nasıl etkiliyor ve de romanımızı? Nasıl durmalı bu kültür ortamına karşı? Bundan önce söylediklerimi gözden geçirirseniz bunun cevabı zaten orada var. Bu kendimizi nasıl ele aldığımızla doğru orantılı. Sanatçıyı bir misyon sahibi, dengesizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik bir eylemci olarak düşünürseniz, hakim olan çizgiye kapılmamak lazım. Romancı bir kültür adamı nosyonunu da sahip olmalı değil mi? Ama bugün hiçbir şeye karışmayan hiçbir vakıfta, hiçbir yerde çalışmayan, çalışmam diyen ve bunu özgürlük sayan sadece mukavelelere imza atan yazarlar var. Futbolcunun
futbolcuya bir şey söylememesi lâzım diye düşünüyorum. O antrenörlere
kalmış bir şey, ama dramatik bir şey daha söyleyeyim ben, aynı görüşleri
özellikle, politika ve insanlık durumlarıyla ilgili tavır alışları 1985'lerde
de söylerdim, bana soldan çok eleştiri gelirdi, çünkü o zaman da prototip
yazar-solcu tipine hiç uymuyordum, çünkü o zaman solcu olarak ne yapmanız
lazım, aslandır, kaplandır, yani şunu yapar, bunu yapar ama eninde sonunda
zafere ulaşır. Bu gerçekte doğru değil, yani gerçek olan, kendine tehlikeli
sorular soran genç bir eylemci, benim yazdıklarımın ortasında bu vardı.
Böyle bir insanı sadece aslan parçası gibi hani sürekli gülümseyen Kadir
İnanır tipi düşünün, onun gibi bir şey olarak yazamayız, o da çok dürüstçe
bir tavır değildir. Yani soldan da çok eleştiri gelir bana. İşin komik
tarafı da, bunları söyleyenler, bunlarla ilgili yazı yazanlar, yıllar
sonra artık solculuğun da modası geçtiğini, şunu bunu söyleyip günah çıkaran
adamlar oldular. O zaman ben derdim ki, "Haftada bir özeleştiri yapıp
durmadan dönen insanlar vardı, bir şeylere 'bu olamaz,' dersin, bu olacağına
dair sayfalar dolusu yazı yazar, tavır alır, işte bir sene sonra, iki
sene sonra onun olmayacağı ortaya çıkınca bir özeleştiri yapar, banyo
yapıp kirini atmış gibi tertemiz tekrar gündemde, sahnede yerini alırdı.
Bu da tabii toplumsal belleğimizin çok sığ olmasından ileri geliyor, adamı
yargılamıyoruz, bir şey demiyoruz ama hayatı boyunca bu kadar çok yanlışlık
yapmış birine de birinin hop demesi lazım. Geçmişte böyle şeyler hatırlıyorum.
Yani bana soldan bakıp sağa sapma içindesin diyenler, yıllar sonra "ama
bu da hep solcuları yazıyor" kardeşim dediler. Rüya görmek iyi, ben hep insanlara şunu söyledim: "Rüya görmeyen birine asla aşık olmayın." Nasıl rüya görüleceğini tasarlamadık çünkü, bu sanıyorum sizin sorunuza biraz cevap veriyor, yani gündelik hayatın içine neyi geçirebiliriz, hayatı nasıl sıradışı bir hale getirebiliriz, bunlar kişinin donanımıyla doğru orantılı. "Gecelerin yazdıklarını gündüzler siler" diye bir söz var, öyle mi oluyor? Kişisel donanım çok önemli, hayatın en sıradan yanını bile, sıradışı hale getirmek, insanların becerisiyle mümkün. "Tanrı bizi yargılıyorsa, biz de Tanrı'yı" deniyor kitabın bir yerinde. Tanrı'yla bir meseleniz var mı? Şimdi ben çok yıllar evvel, küçük bir çocukken, şimdi hangi kitapta olduğunu hatırlamıyorum aklımda yer etti. Sonradan okuduğum bütün yazarlarda da bu vardı. Ben şuna inanıyorum: İyi bir yazarın, sanatçının mutlaka Tanrı'yla bir meselesi olması lazım. Tanrı'yla meselesi yoksa, yani bu iyi yazarlık konusunda, yada benim bildiğim tanım diyelim, yani benim kitabımda iyi yazarın Tanrı'yla meselesi olması gerekir, diye bir şey vardır. Öyle ya, Tanrı eninde sonunda neyi simgeliyor; yani bizim varlık nedenimizi ya da bizim varolmamızı sorgulayabileceğimiz, tartışabileceğimiz, yakarabileceğimiz ya da öfkelenebileceğimiz bir üst soyut varlık, bizim oluşturduğumuz en üst soyut varlık. Aslında Tanrı'yla hesaplaşmak demek, insanlığın ortak bilinciyle ya da ahlâkıyla da hesaplaşmak demek. Orada dikkat edersen "Tanrı avcıdır" diyor; insanı izler, ejder acının sonunda pusuya yatar, en zayıf halindeyken yakalar ve parçalar diyor. Aslında Tanrı'yı sorgulamak, Tanrı'yla meselesi olmak, insanın insanla meselesi olmasıdır. Tanrı'nın kutsallığından çok, felsefi anlamdaki soyut kavram olarak varlığından söz ediyorum. Kutsallığı biraz kenara bırakmak lazım, o kültüre dair bir şey, kitapta bir şey daha var, mesela diyor ki: "Kahramanlardan biri o kadar gaddar bir herif ki onu hiçbir Tanrı'nın yaratmamış olması lazım." Yani onu bağışlayacak Tanrı'nın yaratılmamış olması lazım, yani böyle bir insan varsa, öyle bir Tanrı yoktur, öyle bir Tanrı varsa, onun kutsallığı böyle bir adamın varlığını bize kabullendiremez, diyor. Böyle bir Tanrı'dan bahsediyoruz. Söyleşimizin bu noktasında soralım; umutlu musunuz, ya da neden umutlusunuz? Ben hep bir şeyin doğru olup olmadığına baktım. Eğer bir şey doğruysa mutlu olurum, umutsuz da olsam bunu yenmeye çalışırım, cesaret dediğin biraz da umutsuz olarak bir işi yapmaya çalışmak değil midir, yani olmayacağını bile bile... Bazen insan bir yerlere doğru gider, esas cesaret de bu. Sen o tarafa doğru gidersen, istediğin yere varamasan bile arkadan bir başkası gelir, senin gösterdiğin yolda, senin omzuna basar ve oraya gider. Ben doğrusu bu işe umut ya da umutsuzluk diye bakmıyorum, doğru ve yapılması gerekli olan buysa, ben bunu yaparım kardeşim, ben hep hayatımdaki meselelere böyle baktım. Bir sürü mücadeleye de öyle girdim; o mücadele umut var mı yok mu'dan çok, doğru mu değil mi, ben bunu yapmalı mıyım, yapmamalı mıyım, ben başka türlü roman yazsaydım, yani genel eğilime uygun roman yazsaydım böyle bakmazdım, bakamazdım. Geçmişteki eylemci yaşamınız romanlarınıza tecrübe kazandırdı mı? Tabii, çok belirgin. Çok yakından tanıdım bazı şeyleri, öğrenci derneği başkanıydım, İnşaat Mühendisliği bölümünde, sonra Dev-Genç üyesi olmamama rağmen çünkü ben Milli Demokratik Devrim tezine inanmıyordum-o davada yargılandım ve 8 yıla mahkum edildim ama sonra af geldi ve kurtuldum. Kendimi bildim bileli komünistimdir. Komünist olmak için, partiye üye olmak lazım ama kendimi hep insanlık idealinde, yani Marksist saydım, hiçbir zaman Leninist olmadım. 1968'de de muhalefet yaptım. Hele Stalin'i hiç ciddiye almam; almadım o zamanlar. Leninist olmadım ama Lenin'in çok akıllı bir adam olduğuna inanıyorum. Okumakla başladık okumakla bitirelim, siz ne öneriyorsunuz okumaya yeni başlayanlara ? Bir; yazar okumalarını, iki; önce klasikleri okumalarını:Yazmaya niyeti olanlar Dostoyevski okumalılar. İnsanla ilgili şeyler okuyacaklar. İnsan iki türlü yazıyor: Bir; mutlaka okuyacaksın, okumadan olmuyor, ikincisi; bunun yanında büyük bir hayat yaşayacaksın. Büyük hayat dediğimiz, serüvenlere yakın, yani kendini sınadığını tehlikeyle yüzyüze getirdiğin, varlığını yani yaşamını gerekirse bazı şeyler için feda edebileceğin bir yaşam tarzı, bundan söz ediyorum. Yazar adayı hayata atılacak yani... Evet. Ben
kimseyi küçümsemiyorum ama hayatı boyunca yaptığı en tehlikeli iş yoğun
trafikte yasak şeritte gitmek olmuş insanların yaptıklarından pek tatmin
olmuyorum. Onun için ben bir kitabı okuduğum zaman... Conrad'tan bahsediyorum.
Dostoyevski'den bu tür yazarlardan haz alıyorum, bu benim kaynağım. Ben
hayatta çok okumaya çalıştım ve büyük hayat edinmeye çalıştım. Felsefe
hocam söylemişti; "Büyük hayat edin" diye. Büyük hayat edinmeye
çalıştım. Herkes bunu yapmalı mı, öyle bir zorunluluk yok, herkesin kendi
özgür seçimi var. |
|||||||||||