HÜRRİYET TEMMUZ 2000
MEHMET EROĞLU HAYATINI YENİDEN DÜZENLEDİ

Mehmet Eroğlu, 1980'lerin ikinci yarısında birbiri ardına yayımlanan romanlarıyla Türk edebiyatının en çok sözü edilen yazarlarından biri haline geldi. Büyük bir inşaat şirketinde yönetici olarak çalışıyor, kitaplarını öğle tatillerinde ve gece saat ondan sonra yazıyordu. 1993'te son romanı yayınlandıktan sonra sessizliğe büründü. Merak edip aradık. İki yıl önce hayatını tümüyle değiştirdiğini gördük. İşini ve günde üç paket içtiği sigarayı bırakmıştı. Kendisini edebiyata, gönüllü çalışmalara ve alto saksofona adamış bir Mehmet Eroğlu vardı karşımızda. Üstelik yeni romanını o gün yayın evine teslim etmişti.
---röp.

· Neden hayatınızda köklü değişiklikler yaptınız ?
- 25 yaşında, 48 yaşında ölen babamı hatırlayarak, 50 yaşıma geldiğimde ne yapıyor olursam olsun işimi bırakacağım ve ondan sonra yalnızca istediğim şeylerle uğraşacağım diye kendime söz vermiştim. Yıllarca mühendislik yaptım. Büyük bir inşaat şirketindeki üst düzey yöneticilerden birisiydim. 50'de, sözümü tutup, işimi ve mesleğimi terk etmeye karar verdiğimde arkadaşlar " Çıldırmış olmalısın " dediler. Çünkü, işimi seviyordum, ve pek de terk edilecek gibi değildi. Ama ben sözümü tutarak kendimi çılgınlığın içine fırlatıverdim ve iki yıl önce mühendislik defterini kapadım. Öyle ki uluslar arası iş sözleşmelerinde uzman sayılırdım, kitap yazacak kadar dokümanım vardı. Ofisten eşyaları toplarken onları bile yırtıp attım. İnsanlara karşılıksız olarak bir şeyler verebileceğim bir yerde çalışmak istiyordum. Uğur Mumcu vakfına katılarak bunu gerçekleştirdim.

- Uyurken bile sigara içecek kadar sıkı tiryakiydiniz, nasıl bıraktınız ?
- 25 yıl boyunca günde üç paket sigara içtim. Sigara hayattaki en önemli şeydi benim için. Öyle tiryakiydim ki, ODTÜ'de öğrenciyken, 5 Mart olayları sırasında, kaldığım yurt binası ağır makineli tüfek ateşi altındayken, sığındığımız güvenli yerden çıkıp sürünerek izmarit topladığımı, onları içtiğimi hatırlarım. Birinci ile başladım, Harman'la ve Tokat'la devam ettim. Sigara hükmeden, boyun eğdiren bir alışkanlıktı. Bu yüzden meydan okumam gerekiyordu. Sigarayı bırakabileceğime kimse inanmıyordu. Ama bıraktım. Tekrar spora başladım. Lisede sporcuydum. Bir aralar 4x100 Türkiye rekorunu kıran bir takımın üyesiydim. Şimdi yine eskisi gibi koşuyorum, kültür fizik çalışıyorum ve arada yüzüyorum. Spor yapmayınca kendimi çok kötü hissediyorum. Sigaradan boşalan yere ise müziği koydum. Bir nefesli enstrüman çalmaya karar verdim. Sigarayı bırakır bırakmaz, iki yıl boyunca günde 2.5 saat çalışarak, alto saksofon çalmayı öğrendim. Hayattaki en büyük başarımı sorarsanız, saksofon çalmayı becermektir derim.

- Neden alto saksofonu seçtiniz ?
- Sigarayı bir arkadaş toplantısında bırakmaya karar vermiştim. O sırada radyoda Alto saksofoncu Paul Desmond'ın ünlü "Take Five" çalıyordu. Bende böyle çalabilsem, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Biri "Sen kanat takıp uçabilirsin" dese, belki yapabilirim diye düşünürdüm. Ama müzik, hele saksofon çalmak, bana bundan çok daha uzaktı. Saksofonu ilk elime aldığımda 10 parmak bu çalgıya yetmez diye geçti aklımdan. Tabii ders almak zorundaydım. İlk derste beni gören hoca, hemen, "vazgeçin, bu dünyanın en zor çalgılarından biridir" dedi. Kararlılığımı göstermek için İngiltere'den Salmer marka saksofon getirttim. Hocam da" Siz Arnavutsunuz galiba, çok inatçısınız" diyip derse başladı. Aslında şimdiki aklım olsaydı tenora başlardım. Tonunu altodan daha çok seviyorum.


- Arada bir de olsa arkadaş grubu ya da profesyonel grupla çalıyor musunuz? Dinleyerek, okuyarak bilginizi arttırmaya çalıştığınıza göre büyük bir arşiv kurmuş olmalısınız.
- CD arşivim yaklaşık 10 kat arttı. Saksofoncuların kayıtlarını toplamaya başladım. Çok iyi bir kulağım olduğunu söyleyemem. Ama Sonny Rollins, Coleman Hawkins'i Ben Webster'ı ayırt edebiliyorum artık. Herhangi bir grupla çalmıyorum.

- 15 yıl önceki bir sohbetimizde, her gün öğlen tatilinde şirketteki odanızın kapısını kilitlediğinizi, telefonları kapatıp mutlaka bir sayfa yazdığınızı söylemiştiniz. Romanlarım böyle çıktı, demiştiniz. 1993'ten bu yana yaklaşık iki bin sayfa yazmış olmalısınız. Ne zaman gün ışığına çıkacaklar ?
- Yazma eylemini matematiksel olarak açıklamak mümkün değil. Çünkü bazen bir sayfa defalarca yazılabiliyor. Son yedi yılda iki film senaryosu, 13 bölümlük bir TV senaryosu ve bir de 400 sayfalık bir roman yazdım. 80'inci Adım'ı Tomris Giritlioğlu filmleştirdi. Solgun Bir Sarıgül adlı öyküyü senaryolaştırdım, bunu da Canan Evcimen çekti. Tutku Çemberi adlı TV senaryosu ise TRT-1 için, önümüzdeki yayın döneminde yayınlanmak üzere çekilecek.

- İki eliniz kanda olsa da, hala günde bir sayfa yazıyor musunuz ?
- Romanı bitirdim ve teslim ettim. Bir haftadır yazmıyorum. Okumak istediğim kitaplar var. Bu yaz onlarla geçecek. Fakat her gün mutlaka, daha öncede söylenmemiş, iyi birkaç cümle kurarım. Herhangi bir şeyi, insanlık durumunu hiç kimsenin tanımlamadığı, betimlemediği gibi ifade eden cümleler. Bunları not alırım. Çalışma alışkanlığım değişmedi. Her gün erken saatte kalkıyorum, düzenli olarak um:ag' a gidiyorum. Yazma akşama kaydırdım. Hala elle yazıyorum. Son halini aldığında, yıllardır birlikte çalıştığım bir dostum diziyor. Son olarak bilgisayarda bir kez daha gözden geçiriyorum.

- Son romanınız Yüz: 1981'den bahsedelim biraz da. Diğer romanlarınızın eksenini oluşturan kahraman, kahramanlık gibi temalar bu roman için de söz konusu mu ? Üslubunuzda önemli bir değişiklik yaptınız mı ?
- Bu roman ilk beşinden oldukça farklı. Ekseninde bir anti kahraman var. 35-40 yaşlarına, düzenle uyumlu, düzenden pay alan, halinden memnun, çok çalışmak yerine fırsat avlayan bir adam. Daha ilk satırda "Hiçbir hayatın başrolünü oynamaya kalkışmadım, kendiminkinin bile" diyen, "erdemlerle akrabalığım yok" diyen biri. Aşık olmak yerine ilişki kurmayı seçiyor. Günün birinde bir kadına rastlıyor ve yirmi yıl geriye giderek gerçek yüzünü, çevreye bulaştırdığı hastalığı keşfediyor. Fakat kitabın diğer kişilerinde hayatla, düzenle hesaplaşma tavrı var. Bu roman üzerinde en uzun çalıştığım kitabım oldu. Üç kez yeniden yazdım. Bu nedenle, diğerlerinden çok farklı en çok emek verdiğim eserim oldu, diyebilirim. Okuyan bir dostum, başkası bu romandaki betimlemelerle dört roman çıkarırdı, dedi. Uzun zamanda çıktığı için yoğun oldu.

- Kahramanlarınız eskisi gibi her sayfada bir sigara yakıyor mu ?
- Hayır eskisi kadar fazla sigara içmiyor hiçbiri. Ama kahraman, günde 10 sigara içerken, bırakmaya karar vermiş. Arada bir çok istiyor içmek. Fakat oldukça fazla içki içiyor.
- Zamanınızın büyük bir bölümü Vakıfta geçiyor. Full time yazmak varken neden böyle bir özverili bir çabayı sürdürüyorsunuz ?
- Bizim nesil kendini hep topluma borçlu hissetmiştir. Bu nedenle üniversitede dünyayı kurtarmaya soyunmadık mı? Benim hayatım Lisedeki felsefe hocamız Cengiz İlhan "bir ansiklopedinin sayfalarına, politikacı, devlet adamı olarak değil, sanatçı olarak girin" dediğinde biçimlendi. Ben de şimdi bu mesajı bir kişiye bile olsa aktarabilmek için çalışıyorum. Bu umutla üç yıldır um:ag' tayım. Akşam saatlerinde düzenlediğimiz yazma kurslarına çok ilginç kişiler geliyor: Doktorlar , avukatlar, diplomatlar, işçiler, şoförler. Aralarında bir psikiyatri profesörü bile var. Toplumsal sorumluluk duyan, edebiyatın sanallaşmasına tepki duyan, edebiyatın ciddiyetini, gerçeklerle ilişkisini keşfetmek, yazmak, kendi sınırlarını genişletmek istiyorlar. Elimizde balyozlar, tüm duvarları yıkıyoruz birlikte. Önyargıları, koşullanmışlıkları, sınırları. Edebiyat asla bir eğlence değildir, hele kendini severlik,hiç. Yazarlar başkalarının hayatlarına duyarlı olmalıdırlar.
- Gelecekle ilgili projelerden bahsedelim son olarak. Şu kadar zamanda, şu kadar roman yazacağım, bir caz triyosuyla konser vermezsem rahat edemeyeceğim gibi hedefleriniz var mı ?
- Saksofonla ilgili bir iddiam yok. Fakat yazmak istediğim romanlar var . Bundan sonraki romanım duyarlı bir müzikçi üzerine olacak

YENİLGİNİN ROMANCISI OLARAK MEHMET EROĞLU
Ahmet Hamdi Akkaya

Masum Eleştiri Yok

En sonunda söyleyeceğimiz baştan söyleyelim: "Eleştiriyi masum bir disiplin olarak görmeye alışmışız. Oysa eleştiri masum bir disiplin değildir ve asla olmamıştır." (1)
Mehmet Eroğlu'nun romanları üzerine kaleme alınan bu yazı da istisna oluşturmuyor. Eroğlu'nun romanları üzerine olduğu kadar kendimize, günümüze de dair yazdıklarımız. Esas olarak 12 Mart dönemini ve kuşağını, bu dönemin insanlarının 12 Mart sonrası durumlarını anlatan bir yazar olan Eroğlu'nun yazdıkları nasıl bugüne dair olabiliyor? Bu, bir yandan romancı olarak Eroğlu'nun "İyi bir kitabın değeri ancak 30-40 yıl sonra okunabilir olmasında yatar" diyerek dile getirdiği, romanlarının edebiyat ürünü olarak değerinden olsa da diğer yandan Eroğlu'nun son otuz yıllık toplumsal mücadeleler tarihinin en temel sorununa değiniyor olmasındandır. Son otuz yıllık toplumsal mücadeleler tarihinin en temel sorunu ise "yenilgi"dir. Yenilgi yalnızca siyasal öznelerin amaçlarını gerçekleştirememe boyutuyla değil, bu otuz yıllık süre boyunca üç kuşağın; 12 Mart, 12 Eylül ve günümüz kuşağı; temel varoluş biçimini belirlemesiyle önem taşıyor. Ancak hiçbir dönemde "yenilgi" olgusu, günümüzü bütün varoluş koşul ve biçimimizi belirlediği derecede ele alarak hesabı verilmemiştir. İşte Mehmet Eroğlu, son 30 yıllık toplumsal mücadeleler tarihinin öznesi olan kişilerin ve kolektiflerin olmadığı ve olmayacağı kadar büyük bir açıklıkla, dürüstlükle, "yenilgi"yi ele alıyor.
Yenilginin ki; bu, roman kahramanlarının en sonunda inanmayı yitirmeleri olarak ortaya çıkıyor; Eroğlu'nun romanlarının temel kişiliklerini oluşturan 12 Mart dönemi bireylerinin üzerindeki "yok edici" etkisi ortaya çıkarılıyor. Eroğlu'nun romanları, bu yenilgilerin toplumsal ve siyasal sonuçları üzerinde değil, o sürecin parçası olan insanlar üzerindeki etkilerine değiniyor. Hemen bunun çok yeni olmadığı, Ahmet Altan gibi "Eylülisi" olarak nitelendirilen yazarların da başlıca konularının bu olduğu belirtilebilir. "80"lerin önemli ama önemi olduğu kadar da dikkat çekmemiş bir yazarı olarak tanımlayacağımız Mehmet Eroğlu'nu, özellikle de kendi dönemini Altan gibi yazarlardan ayıran nedir?
Birincisi, Eroğlu, her şeyin olduğu gibi sanat ürünlerinin de pazara göre üretildiği, sunulduğu bir dönemde, yazdıklarını hissediyor, daha da önemlisi hissettiriyor. Romanlarının ana konusu olan, kuşağının, döneminin tarihin acılarını içinde, ta etinde duyuyor ve duyuruyor. Belki de "insanlık durumu"nu yazdığı için böyle; İkincisi, Altan ve benzerlerinin aksine Eroğlu'nda parçalanan idealler değil, ideallerinden kopan, inanmayı yitiren insanın dram ve bu dram ile hesaplaşması var. Altan ve diğerlerinde ise sadece ideallerin parçalanması ve kimi toplumsal, tarihi ve hatta psikolojik gerekçeler yaratarak bu idealleri yanlışlama / çürütme çabaları var. Bu basit bir ayrım değil.
Bu çerçevede, kendisi de romanların dönemleştirilmesinin zorluğuna ancak belirli ölçülerde de kaçınılmazlığına dikkat çeken Eroğlu'nun romanları, formal bir yaklaşımla 12 Mart romanları arasına konulsa da, esas olarak bu dönemi içeren ve aşan bir gerçekliğin romanıdır. "Yenilgi"nin romanları... Tabii ki Eroğlu'nun romanlarında bu yenilgi bir dönemin, 12 Mart'ın üzerinde odaklanıyor. Ancak gerek yenilgi ve sonraki gelişmelerin 12 Eylül ile birlikte çok daha üst bir boyutta tekrar ortaya çıkması ve gerekse Eroğlu'nun


yenilginin tek tek bireylerde somutlanan sonuçlarının, acılarının; her ne kadar ölüm dışında bir sonuca kavuşturamamış olsa da evrenselliğini yakalamış olması, romanları bir dönemin dar sınıflandırmasından koparmak gerektiğini ortaya koyuyor.

Sanat/ Kültür-Siyaset İlişkisi
Zaten edebiyat ürünlerini genel olarak sınıflandırma, dönemlendirme hep sorunlu olagelmiştir. Özellikle de politik roman veya alt başlıklarıyla devrimci roman, işçi sınıfı romanı vs. gibi sınıflamalara son otuz yılın yakıcı olaylarında sonra bir de 12 Mart, 12 Eylül romanı gibi dönemlendirmelerin eklenmesiyle... Bu noktada da hep şikayet edip durduk.
"Türkiye'de işçi sınıfının romanı yok, filmi yok. 12 Mart, 12 Eylül sanata hakkıyla yansımadı. Niye bizim de Zonguldak madencilerinin tarihsel öyküsünü anlatan bir germinalimiz yok.(2) Niçin darbeyi Solanas'ın güneyinden izleyelim"
Bu liste uzar durur. Bazen eksikliklerin başına birer sıfat getirerek ( devrimci işçi sınıfı romanı, devrimci 12 Mart romanı vs gibi) Yeni listeler oluştururuz. Belirli haklılıklar taşısa da bu yaklaşım biraz yaşananların yalnızca bizim gördüğümüz ve yaşadığımız boyutuyla yansıtılmasını istememizden, biraz da kendi "resmi" sanatımızın peşinden koşmamızdan kaynaklanıyor. Ancak bu yaklaşımın esas olarak, özellikle de son on yıl içinde bütün değerlerinin devrimci içeriklerden koparılarak pazarlanması ya da olumsuzlanmasından oluşan bir sosyo-kültürel ortamın, sosyalistleri kuşattığı gerçeğinden kaynaklandığını görmemiz gerekiyor.
Sosyalistler bu dönemde özsel olarak kendilerinin olduğunu varsaydıkları ki; bu yalnızca bir varsayış değildi, öyle de yaşanmıştı; birçok değerin kendi dışlarında, farklı da olsa hayat alanı bulduklarını gördüler. Bu yalnızca değerler değil, insanlar ve yaşantılar, hatta kavramlar açısından da böyleydi. Bu noktada sosyalistlerin yalnızca "onlar da burjuvazinin hizmetinde" şeklindeki doğu ama yeterli olmayan önermelerle durumu kurtarmaları mümkün değil. Bu önermelerle belki bir karşıt tavır örgütlenebilir ama bu alternatif bir sanat anlayışı anlamına gelmez.
Sanat/ Kültür alanında yaşanan ricatın açıklamasının hayatın içinde yattığını görmemiz gerekiyor. Sosyo-kültürel alanda "karşı devrim" kuşatmasının nedeni, siyasal alanda" "devrim"in yenilmiş olmasında yatıyor. Çünkü "devrimci eleştirinin tezgahında dövülmüş sözcükler, partizanların silahları gibidir. Savaş alanlarında terk edildiklerinde karşı devrimin eline geçer. Ve savaş esirleri gibi angaryaya tabi tutulurlar"
Bugün sanat / kültür alanında bir "karşıdevrimci dalga" ile karşı karşıyaysak bu, siyaset alanında da karşı devrim ile karşı karşıya kalarak yenildiğimiz, "sözcüklerimizi, kavramlarımızı değerlerimizi savaş alanında terk ettiğimiz" içindir.(3) ve bu karşı devrimi kültür / sanat alanındaki atılımlar ile tersine döndürmek de mümkün değildir. Yenilgi sınıflar mücadelesinin siyasal, teorik ve ideolojik alandaki gelişmelerle ilintilidir. Geriye çevrilmesi de ancak bu alandaki bir mücadeleyi esas alarak mümkün olacaktır.
Sosyalist mücadele kimliğin ayırdediciliği, sınıflar mücadelesinin bu alanlarında hayat bulur. Yoksa sosyalist mücadele ve kimlik, ne aydınlanmacı düşüncenin takipçisi olmaya indirgenebilir, ne de eskiden çok kolay kabul edildiği biçimiyle "okumak, entelektüel faaliyette bulunmak eşittir solculuktur, sosyalist kimliktir." türü genel yaklaşımlarla durum kurtarılabilir. Yalnız bir noktayı da mutlaka belirtmek gerekiyor. Entelektüel faaliyetin sosyalist kimlikle bu özdeşleştirilmesi, yani sağcıların şimdilerde ileri sürdükleri gibi patolojik bir durum değil, sosyalist hareketlerin o dönem ki siyasal ve tabii ki entelektüel günücün bir sonucu, aynı zamanda bir göstergesiydi. Sınıflar mücadelesi içinde sosyalist hareketin siyasal ve entelektüel gücünü yitirdiği günümüzde ise, sosyalist mücadele ve kimlik, entelektüel faaliyette bulunmaya indirgenmediği gibi, entelektüel faaliyette bulunmak için de sosyalist mücadele ve kimlik zorunlu bir koşul değil. Bu noktada özellikle de kendi dışında yaratılan kültür / sanat ürünlerini yalnızca siyasal düzenleme endeksli bir devrim - karşıdevrim ikilemi içinde ele almanın sosyalistler açısından günü kurtarmanın dışında bir anlama sahip olmayacağı açıktır. Pazardan pay kapma ve bunun için de her türlü değeri, anıyı ve hatta yaşantıyı pazarlama kaygısını esas alanlar dışında "yaşananları yalnız bizim gördüğümüz ve yaşadığımız boyutu"ndan farklı olarak aktarma, anlatma derdinde olan sanat/ kültür ürünlerini bu çerçevede değerlendirmek, onlardan yararlanmak zorundayız. Hatta onların üstünlüklerini kendimizde içginleştirmeliyiz. Tersi, siyasal olarak bir devrim dalgasının yükselmesini beklemek ki; bu da kültür / sanat alanında eş zamanlı ve eşdeğerli bir yükseliş ile karşılık bulmayabilir; ve bu süre içinde de tam bir ret tavrı izlemek anlamına gelecektir.
Kültür / Sanat alanında esas olarak siyasal alana referanslı bir devrim-karşıdevrim ikilemine dayanan bu tür "kendi dışındakileri tamamıyla reddetme anlayışı" özellikle de "yenilgi" dönemlerinden sonra ortaya çıkıyor. Tabii ikiz kardeşini de yaratarak. Bütün darbelerden sonra kültür / sanat alanına yaşanan bir ricat söz konusu. Bu ricatın ikili bir görünümü var. Bir tarafı tam anlamıyla "yenilgi"den kaçışı temsil ediyor. Diğer tarafı ise kısmen naif kısmen de "bezirgan" bir yaklaşım ile siyasal alandaki "yenilgi"nin kültür /sanat alanında geriye çevrileceğini varsayıyor. Bu varsayım, kendisinin görünürdeki siyasallığı dışında kalan her ürünü, yaklaşımı kategorik olarak reddetmeye dönüşüyor. Sanat / kültür ile siyaset arasındaki ilişkiyi yanlış kurduğu için de, en temel varoluş biçimini bile gerçekleştiremiyor. Bundan sonra tek yapabileceği ( ve yaptığı) ise kategorik bir ret tavrına girerek "bizdeki yoklar" listesine ekler yapmak.
Mehmet Eroğlu'nun romanları ise, yakaladığı temel bir gerçekliğin "yenilgi"nin, insanlar üzerindeki "yok edici" etkilerini sergileyerek "yoklar listesi"ne yeni ekler olmaktansa "varlar listesi"ne başlangıç niteliği taşıyor. Ancak Eroğlu romanlarına gösterilen ilginin azlığı ve yapılan eleştirilerin niteliği "varlar listesi"nin genişleyeceğine dair umutları zayıflatıyor.
Eroğlu Eleştirileri
Eroğlu'nun romanlarına yönelik, küçük burjuvazinin yılgınlığını yansıttığı, kişisel bir sorunu siyasal bir sorun haline getirmeye çalıştığı şeklinde, görünüşte siyasal, hatta sınıfsal bir perspektifle yoğrulmuş gibi sunulan eleştiriler, bu romanların özünü gözden kaçırıyor. Eroğlu'na yönelik eleştiriler şöyle özetlenebilir:
"Küçük burjuvazinin umutsuzluğuyla ilgili eleştirilere haklı bir zemin hazırlamak", "kendisinin temsilcisi kıldığı kişilere siyaseti ağır şekilde suçlatmak", "kişisel bir sorunu siyasal bir sorun haline getirmek ve sonunda kahramanlarını devrim çabalarının ve savaşın arka planı oluşturduğu kişisel sorununun peşine düşürmek.", "romanında çeker acıları çekilmeye değer kılacak eylemlerin olmaması, 68'liler hakkında ülkenin tarihsel, ekonomik, siyasal koşullarından, somut gerçeklikten çıkarılmış sözler yok, soyut sözler var sadece. Yazarın söz açtığı ya da sezdirdiği tek bir somut sorun yok."
Eroğlu'nun ilk romanı Issızlığın Ortasında'yı, Eleştiri Günlüğü'ne Fethi Naci "Gene büyük bir ilk roman başarısı" diyerek not ediyordu. Issızlığın Ortasında'nın şaşırtıcı bir kurgu ustalığı olduğunu kaydeden Fethi Naci, Eroğlu'nun romanında "İnsan ruhunun derinliklerine nüfus etmek" olarak özetlenebilecek Türk romanlarında çok az bulunan bir şeyi bulmanın mümkün olduğunu yazıyordu. Issızlığın Ortasında için: "Herkes okumalı bu romanı" diye yazan Fethi Naci, Eroğlu'nun yayınlanan son romanı için "insansız roman" nitelemesini kullanıyor. "Romanında çekilen acıları çekmeye değer kılacak eylemler yok. 68'liler hakkında ülkenin tarihsel, ekonomik, siyasal koşullarından, somut gerçeklikten çıkarılmış sözler yok. Soyut sözler var sadece. Yazarın söz açtığı ya da sezdirdiği tek bir somut sorun yok." Saptamasını yapan Naci, Eroğlu'nun ülkesinde kalıp mücadele eden ve sonunda da idam edilen devrimcileri yazmak yerine, Filistin'e gidenlerin öyküsünü yazmasını, "Eroğlu'nun 68'lilere bakışı, kendi ülkesinin insanlarına bakışı egzotik" diye değerlendiriyor. Bu ise Fethi Naci'nin çok iyi bildiğini zannettiği o dönemin devrimcilerinin gerçekliğinden ne kadar kopuk olduğunu gösteriyor. Bu ülke devrimcileri, egzotik filan oldukları için değil, gerçekten inandıkları için Filistin'e gittiler, orada savaştılar ve öldüler. Gerçekten de İsraillilerin bastıkları bir kampta Türkiye'den giden devrimciler vardı. Bunların 8'i İsrailliler tarafından öldürülürken, biri de esir edilerek sekiz yıl İsrail zindanlarında kaldı.
Bir başka eleştirmen Ahmet Oktay ise, Türkiye'de Popüler Kültür adlı kitabında Eroğlu'nun ilk romanı Issızlığın Ortasında'yı, popüler ilericilik başlıklı bölümünde değerlendiriyor. Oktay, Eroğlu'nun kitabı için "libidonal bastırma aracılığıyla gerçekleştirilen bir pişmanlığın ve suçluluk duygusunun anlatısı" nitelemesini yapıyor. Oktay şöyle devam ediyor:
"Eroğlu da başlıcaları Freud'gil ve Dostoyevski'gil olan kahramanlarını yansız görüyormuş gibi görünen ama aslında kendisinin temsilcisi kıldığını söylememiz gereken kişilerine siyaseti ağır şekilde suçlatır."
Proletarya Partisinin Kültür İşleri Sorumlusu gibi yazan Oktay, Eroğlu'nu "bestseller teknikleri iyi kullanan, pornografik bir roman yazarı" olarak niteliyor. Siyasal, tabii ki sosyalist bir çerçevede; temelde yapılmış gözüken bu eleştiri de siyasal gelişmelerin o kadar dışındaki, Eroğlu'nun son 30 yıldır sosyalist mücadelenin temel bir gerçekliğini yakaladığını kavrayamıyor. Mehmet Eroğlu'nun şimdiye kadar yayımlanan ve bir dörtlü oluşturan romanları 12 Mart'ın, özellikle de "yenilgi"nin bireyler üzerindeki sonuçları temelinde bir fotoğrafını veriyor. Tabii ki o dönemin başka açılardan da fotoğrafları çekilebilir. Ama bu Eroğlu'nun yakaladığı temel gerçekliğin yanı sıra romanlarındaki kurgu ve kahramanlarıyla o dönemin gerçekliğinin dışına çıktığı anlamına gelmez. Bu nedenle Eroğlu'nun kitaplarına yönelik yukarıda aktarılan eleştiriler gerçeği yansıtmıyor.
Eroğlu'nun romanlarına yönelik bu eleştirilerin temelini, ilk kitabı Issızlığın Ortasında yayınlandıktan sonra Saçak dergisinde çıkan bir yazıdan şöyle özetleyebiliriz:
"Küçük burjuvazinin ani patlamaları ve ardından gelen yenilgiler, yılgınlıklar, teslimiyetler, periyodik olaylar gibi böyle tekrarlanıp durdukça Issızlığın Ortasında cinsinden romanlar da yazılacak; yenik küçük burjuva böyle romanların baş kişisi olmaya da devam edecek."
Doğru, Eroğlu'nun kahramanları küçük burjuvadır. Doğru, küçük burjuvazi aniden parlar, yılgınlığa kolay düşer, "böyle romanlar"ın baş kişisi olmaya hep adaydır. Bir doğru daha var ki, o hep gözden kaçırılıyor. Ağrılıklı olarak 12 Mart, belirli oranda da 12 eylül devimcileri bu sınıftan geliyordu. O dönemi içeren herhangi bir romanda da ağırlıklı yerlerinin olması bu nedenle garip değil. Yani, Eroğlu'nu "Niçin küçük burjuvazinin romanını yazdın?" diye suçlamanın anlamı yok. Üstelik, Eroğlu'nun romanlarını böyle dar bir kalıba sokmak da doğru değil. Eroğlu'nun romanları, dönemin toplumsal gerçekliğinden kopuk ya da onu deforme eden bir yapıda değildir. Dönemin tam ve her ne demekse "nesnel" (4) bir fotoğrafını verip vermediğini tartışmak ise anlamsızdır. Eroğlu, roman yazıyor, tarih kitabı değil. Ancak Yalçın Küçük'ün haklı olarak belirttiği gibi, roman okuyarak tarihi öğrenebileceğini zannedenler, nasıl kemal Tahir'in Devlet Ana'sından Osmanlı tarihini öğrendiklerini düşünüyorlarsa, Eroğlu'ndan da 12 Mart'ı kavratmasını bekliyor olabilirler. Eroğlu ise, romanlarının tarihle ilişkisini şöyle açıklıyor:
"Benim romanımın tarihle ilgisi var. Olmaması da mümkün değil, çünkü romanlarda belli dengeler içinde insanı anlatmaya çalışıyoruz. Birincisi belli bir bireyselliği olması gerekiyor. Toplumsallık bir fon ve dekor olduğuna göre, ama insanın kişiliğini ve bireyselliğini toplumsallığı belirlediğine göre, '72- '80 arası Türkiye'de önemli yıllar olduğu için böyle bir bağlantı var." (5)

Eroğlu'nun Romanları
Eroğlu'nun romanlarının tarihle ilgisi, 12 Mart dönemi ve sonrasında odaklanıyor. Ancak ilk romanın okurla buluşması 12 Eylül sonrasında gerçekleşti. Mehmet Eroğlu'nun
1979 yılında Milliyet Gazetesinin roman yarışmasında birincilik kazanan ilk romanı, "Issızlığın Ortasında"nın ilk basımı ancak 1984 yılının Mayıs ayında yapılabildi. İkinci romanı "Geç Kalmış Ölü" de aynı yıl basıldı. Eroğlu'nun ilk iki kitabı birbirlerini bütünleyen nitelikleriyle 1985 yılında Orhan Kemal Ödülünü kazanırken, 3. Kitabı "Yarım Kalan Yürüyüş" Şubat 1986'da, 4. kitabı "Adını Unutan Adam" ise Şubat 1989'da okurlarıyla buluştu. Kitaplarının sonunda belirttiğine göre Eroğlu, ilk kitabı Issızlığın Ortasında'yı Mart 1976 - Mayıs 1977, İkinci Romanı Geç Kalmış Ölü'yü Mayıs 1977- Aralık 1979, 3. Kitabı "Yarım Kalan Yürüyüş"yü Aralık 1981- Aralık 1983 arasında, son kitabı Adını Unutan Adam'ı ise, Ocak- Ekim 1986 arasında kaleme almıştır.
Bir dörtlü oluşturan kitaplarının birincisinde ve ikincisinde ( Issızlığın Ortasında ve Geç Kalmış Ölü'de) Eroğlu, dönemin hikayesini anlatıyor. Yarım kalan Yürüyüş ve Adını Unutan Adam ise o dönemin / kuşağın, daha sonra suçlanmasında kullanılan bazı temel kavramları ki; bunlara yalnız kavram demek de yeterli değil, hayata bakışları ele alıyor. Yarım Kalan Yürüyüşte, Kurtarıcılık; Adını Unutan Adam'da ise, bence Eroğlu'nun kendisi ile, kuşağıyla bütün bir hesaplaşma denemesi var. Eroğlu'nun romanlarının özelliklerine değinmeden önce teker teker kurgularına bakalım.
Issızlığın Ortasında
Issızlığın Ortasında, Eroğlu'nun ikinci romanı olan Geç Kalmış Ölü'nün de kahramanı olan Ayhan İlyasoğlu'nun etrafında gelişiyor. 12 Mart döneminde bir süre göz altına alınan, daha sonra askere giderek Kıbrıs Savaşına katılan 68 kuşağından Ayhan, Ankara'ya geri döner. Eroğlu'nun romanlarının temel özelliklerinden olan flashback yöntemi ile Ayhan'nın çocukluğuna, yatılı okul dönemine, Kıbrıs'taki savaş ve savaş sonrası yaşadıklarına sık sık geri döneriz. Ayhan'ın yaşamının kilidi ortadan kaybolan arkadaşlarından birinin ihaneti sonucunda yakalanarak öldürüldüğünü sandıkları, ancak romanın sonunda ölmediğini öğrendikleri Zafer'le ilişkisindendir. Zafer, Ayhan'ın yatılı okuldan beri kaçışı olmuş, Ayhan için aşk mektupları yazmış, beraber "devrimcilik" yapmışlar. Ayhan'ın Zafer'le hesaplaşması, başlangıçta bir hesaplaşma olarak değil, yarım kalan yanını tamamlamaya yönelik bir arayış olarak ortaya çıkar, ancak giderek gerçek bir hesaplaşmaya, bir yanıyla Zafer ile ama esasında kendisiyle olan bir hesaplaşmaya döner; ikinci kitabın sonuna kadar sürer. Bu hesaplaşma, bir yandan Ayhan'ın "üvey annesinin göğsünden uzaklaştırılması" ile parçalanan, daha sonra da yatılı okula gönderilmesi ile bu parçalanmışlığı derinleşen çocukluğuna, öte yandan Kıbrıs Savaşı sırasında yaşadıklarına gider. Çocukluk ve yatılı okul günlerindeki parçalanma sırasında "kurtarıcı"sı Zafer'dir, Ayhan'ın Gözaltı, daha da belirleyici olan Kıbrıs savaşı sırasında ise yalnızdır. Savaşı, ölümü yaşar. Savaş bittikten sonra, Rumlar ile Türklerin bir arada yaşadıkları bir köyün komutanlığına atanır. Köydeki Türk muhtardansa Papazla daha iyi anlaşır. Ayhan sürekli kendine inanmaya, inanca davet eden papazın aslında kendi imanını test ettiğini düşünür sonradan. Papazın yardım etmesi için gönderdiği bir Rumu istemeden yakalatınca papaz intihar eder. Ayhan'ın kafasına kurşun sıkarak kendini öldürme girişimi ise başarısızlıkla sonuçlanır. Uzun süre hastanede kalan Ayhan'ın tüm hayatı bir doktor tarafından didik didik edilir. Bütün bunlardan sonra Ankara'ya dönen Ayhan, hep geçmişiyle yaşar, arkadaşlarıyla "iletişim kuramaz" Sonunda ihanet ederek Zafer'i yakalattığını zannettikleri Fazıl'ın esas ihanet edenin kendisi değil, Metin olduğunu, Zafer'in ise ölmediğini, Antep'te olduğunu söylemesi üzerine Ayhan yola koyulur. Kendi deyişiyle bu yola koyuluş şu nedenle zorunludur:
"Zafer'i aramanın kendimi aramaktan farklı olmadığını söyleyemem. Geçmişim beni bırakıp gitti ve çok uzun bir süredir boşluktayım. Geçmişim olmadan gelecekte nasıl yaşarım?" (sf.350)

Geç Kalmış Ölü
Geç Kalmış Ölü, Ayhan'ın Zafer'i yani kendi geçmişini, kendisini arayışının ve sonunda kendisi için ölüm anlamına gelen buluşunun öyküsüdür. Kitap, Ayhan'ın İskenderun'da, sabaha karşı 05.00'da kalkacak bir geminin limandan ayrılışını binmek için değil, binmemek için bir otel odasındaki bekleyişi ile başlar. Gemiye binmek kaçmak, kaçmak ise teslim olmaktır Ayhan için. Zafer'i aramak için Ankara'dan ayrılarak Antep'e gidişi İskenderun'da sonlanan bir yürüyüş olmuştur. Artık tüm olanları biliyor, kendinin ne yapacağına da karar vermiş durumda. Geriye dönüşlerle tüm hikayeyi okurlar da öğrenecek romanın sonunda. Zafer'in peşinde Antep'e giden, Ayhan arkadaşının burada kendi gruplarından Naci'nin ismini kullandığını öğrenir. Zafer'in Antep'te yanında kaldığı kişi Saman dağında vurularak öldürülmüştür. Ayhan arkadaşını ararken İskenderun'un zengin bir Arap ailesinin karmaşık tarihi sorunlarının ortasına dalar. Zafer, bu aileden Selim'in yanında konuktur. Ancak ailenin iç çatışmaları, sonunda Zafer'in kaderini de belirleyecektir. Selim'in babası öldükten; kimilerine göre de kardeşi tarafından öldürüldükten sonra aileyi amca Hasan Bey ile halaoğlu Fuad Bey yönetmektedir. Ailenin hikayesi, Hatay'ın Fransızlar tarafından işgaline kadar uzanır. Zayıf kişilikli Selim ile ailenin güçlü ismi Fuad arasındaki çatışmanın Zafer'in de kaderini belirlediğini anlayan Ayhan, başta Fuad olmak üzere bu aileden uzak duramaz. Batılılık ve doğululuk ekseninde Fuad ile uzun tartışmalara giren Ayhan, sonunda aralarındaki ajan Metin'in Zafer'in izini burada bulduğunu ama kendilerinin düşündüğünün aksine, polisin esas olarak zaten bitmiş biri olarak nitelediği Zafer'in peşinde, değil de Suriye'ye geçmek isteyen devrimci grubun peşinde olduğunu öğrenir. Metin, Zafer'i kullanarak grubu Samandağ'da imha ettirir. Ayhan'ın düşündüğünün aksine uzun süredir tükenmiş biri olan Zafer ise Selim ile birlikte bir gemi ile kaçar Selim'den kurtulmak için bu kaçışı örgütleyen Fuad, aynı gemi ile kaçışı Ayhan'a da önerir. Artık Zafer'i aştığına inanan Ayhan, hayatının son sınavı ile karşı karşıyadır. Burada da Zafer'i yenecek midir? Gemi kalkar. Ayhan'ın ise Nemrut Dağında, tanrı heykellerinin karşısında ağzına kurşun sıkılmış halde cesedi bulunur. Nemrut Dağına ilişkin bir broşür bulunur cebinde, üzerinde şunlar yazılıdır:
"Böyle bir hayattan sonra göze çarpan bir sonuca varamamak yenilgidir. Benimki parlak bir zafer olacak. Yanında, geçmişte kalan bütün yenilgilerimin anlamlarını yitireceği bir zafer."
Yarım Kalan Yürüyüş
Issızlığın Ortasında ve Geç Kalmış Ölü'de Eroğlu, döneminin hikayesini anlattıktan sonra, Yarım Kalan Yürüyüş'de genelde tüm devrimcilere, özelde, 12 Mart dönemi kuşağına yönelik suçlamalarda ağırlıklı yer tutan kurtarıcılık / cesaret temalarına el atıyor. Bu romanda olayların, insanların değil kurtarıcılık/cesaret kavramlarının serüveni var.
Yarım Kalan Yürüyüş, arkadaşları arasında kurtarıcılık ve cesaret sembolü olarak tanınan Korkut Laçin'in, hapishaneden çıktıktan sonra geri dönmesiyle başlıyor. Okur bütün öyküyü, vurulan Korkut Laçin'in tıbben ölmesi gerekmesine rağmen, hastanede ölüme direnirken, tanıkların savcıya verdiği ifadeden ve Laçin'in geçmişe dönüşlerinden izler. Bir yetimhanede büyüyen Laçin, bulunduğu her ortamın korku nedir bilmeyen kurtarıcısıdır. İlk önce yetimhaneye gelen küçük bir kızın kurtarıcısıdır; onun için büyüklerle dövüşür, küçük kıza dışarıdan geçen treni anlatmak için üzeri cam kırıklarıyla dolu duvara tırmanır, eski bir kuyuya hapsedilmeye razı olur. Bir gün kızı bir aile evlatlık olarak alır. Issızlığın Ortasında ve Geç Kalmış Ölü'nün Ayhan'ının üvey annesinin göğsünden koparılışına benzer bir "travma"dır bu, Korkut Laçin için. Daha sonra parasız yatılı olarak okuduğu okulda başta zayıf kişiliğinden dolayı annesinin onun korumasına verdiği Sedat. 1975'de potasyum çalmak için girdikleri üniversitenin laboratuarında çıkan yangından dolayı gözaltına alınarak tecritte 56 gün birlikte işkence gördükleri Hasan, ondan hep nefret eden Asım olmak üzere arkadaşları
için de hep kahramanlık yapar. Başmuavin hafta sonu izinlerini gerekçesiz kaldırınca elini kızgın sobanın üzerine koyarak muavine yalvarıp bu kararından vazgeçirir Korkut. Daha sonra Hasan ve Sedat'ın kızkardeşi Aslı ile Tıp Fakültesine devam eden Korkut, laboratuar yangınından sonra yurt dışına kaçar. Gemide kuduza yakalanan bir Portekizli gemiciyi vurmayı kabul eden tek kişi olan Korkut, bunu gülerek yaptığı için Portekizlinin arkadaşları tarafından yaralanır, Türkiye'ye geri gönderilir. Korkut 6 yıl hapiste yattıktan sonra arkadaşlarına uğrar, Sedat'taki valizini aldıktan sonra tekrar yurtdışına girmek istemektedir. Ama iş ve evliliği kötü giden Sedat, Korkutun neredeyse yazgısı haline gelmiş kurtarıcılığına muhtaçtır. Bu Korkut'un da sonu olacaktır.

Adını Unutan Adam
Adını Unutan Adam, Eroğlu'nun yayınlanan dört romanı arasında gerek tema bütünlüğü gerekse teknik özellikleri açısından zirveyi oluşturuyor. Roman, dönemin her devrimcinin rüyası olan Filistin'e giden üç arkadaşın öyküsü. Bu üç arkadaştan geri dönen adını unutmaya ant içmiş biri. Roman, " sadece kıvırcık saçlı, kısa etekli ve esmer kızlara" öyküsünü anlatmak isteyen kahramanın Kuşadası'nda bir partide böyle bir kız bulmasıyla başlıyor. Anlatmak istediği öykü , Filistin'de bir çölde yıllar önce yaşadıkları gece. Ali Tarık ve Adını Unutan Kahramanımız, o gece Filistin de çöldedirler ve peşlerinde İsrail askerleri. 14 yıl her yaz, Kuşadası'ndaki bir evde parti vererek bu öyküsünü anlatacağı, daha doğrusu öyküsünü tamamlayacak " sadece kıvırcık saçlı, kısa etekli ve esmer kız" aramaktadır. Aradığı kız yirmi yıl önce aynı kumsalda çırılçıplak denize girerken Ali'nin gördüğü kızdır. Adı Petra'dır. Kızdan istediği hikayeyi dinlemesi ve hikayenin sonunu bulmak için kendisiyle gelmesidir. Birlikte bir yolculuğa çıkacaklardır. Kuşadası'nda bir kumsalda başlayacak olan bu yolculuk Filistin'de bir çölde iki ölüyle son bulacaktır. Ve kız, ölülerin birinin elide taş olup olmadığına bakacak, bizde Adını Unutan Adam'ın kim olduğunu öğreneceğiz. Kahramanımız için ölen arkadaşının cebinde taş olup olmadığını öğrenmek yaşamak isteyip istemediğini, daha doğrusu "yüzde ellisi gerçek, yüzde elli kuşkulu olan bir hayatla yetinip yetinmeyeceğini" ortaya çıkaracaktır. Sonunda hikayesini anlatacağı ve tamamlayacağı kızı bulmuştur. Birlikte kumsala giderler, kızdan gözlerini kapatarak kumsala uzanmasını ister. Ve artık aydınlanma mermilerinin havayı gündüze çevirdikleri çöl gecesindedirler. Kaçan üç Türk devrimcisi ve peşindeki.................................................. hikayeyi anlatacak olan adam... İsraillilerin baskın yaptığı bir Filistin kampından kaçmışlar ve nasıl kurtulacaklarını tartışıyorlar. Ali, kaçarken dikenli tellerin üzerinde üzerinden atladığı sırada vurulmuştur. Ve hikayeyi anlatacak olan arkadaşına bunu anlatıyor. Kız ve hikayeyi anlatan adam, 18 yıl sonra Kuşadası'ndaki kumsalda onları izliyorlar. Tarık, en güçlü, en yakışıklı, en akıllı ve en korkusuz olanları. Ali gülmeyi çok seven ve kendine çok yakıştıran biri . Tarık hikayeyi anlatan kahramanımız aynı kıza aşık iki eski arkadaş. Kahramanımıza oraya gitme nedenini soran kıza, yıllar önce aşık olduğu bir Rum kızının peşinden Yunanistan'a giden , orda kızla birlikte Almanlara karşı savaşırken ölen amcası nedeniyle Filistin'e gittiğini açıklar. Ali'ye de Kuşadası'nda gördüğü kızı bulacağına, ona tüm hikayeyi anlatacağına , onun için kızı öpeceğine söz vermiştir. Çöldeki o kuşatma gecesinde üç arkadaş, "aralarında biri vurulur ya da yaralanırsa ötekilerin ona yardım etmeyeceği ve vurulanı geride bırakacaklarına" dair birbirlerine söz verirler: ve geride kalanın tüm hayatını belirleyecek bir söz daha verirler"Şu anda dan itibaren adımızı unuttuk biz."
Önce Ali ölür, ardından da Tarık ile diğeri kura çekerler aralarında, biri peşlerindeki İsraillileri oyalarken diğeri de kaçacaktır. Kaçacak olanda yakalanır, sorgulanır, sorgusunda ismi dahil hiçbir şeyi kabul etmez. Müebbet hapse mahkum olur, bir buçuk yıl sonra bir esir değiş tokuşunda , çoğunluğu kendi gibi müebbet hapse mahkum 33 kişi, bir İsrailli pilota karşılık olarak serbest bırakılır. Yıllar sonra kendisini tedavi etme iddiasında olan bir psikiyatriste " En çok bu bir bölü 33 olmak beni rahatsız etti" der. Türkiye'ye döndükten sonra ise adını unutmuş olarak içkiyle yaşamaya çalışır. Artık bir Tarık vardır Filistin'de ölen bir de, adını unutarak hikayeyi anlatacak ve çölde arkadaşı ölürken elinde beyaz taşı olup olmadığını öğrenmesi sağlayacak "kıvırcık saçlı, kısa etekli ve esmer kızı" arayan kahramanımız var Arkadaşlarını o çölde terk etmemiştir, ikisi de ora ölmüştür ama " Aslında o ikisinin elinde tutsak olan benim" der kahramanımız. Hayat o andan sonra onun psikiyatriste tanımladığı gibi " Direnmek ve unutmaktır"
Adını Unutan Adam'da dünyanın en büyük katliamına uğramış bir toplumun nası acımasız olduğunu da görürüz. Romanın sonunda , öyküyü tamamlayan kızın yardımıyla kahramanımız çölde ölen arkadaşının her iki cebinde de taş olduğunu öğrenir. Aslında kurtulan, acaba buna kurtulmak denir mi sorusu bir yana Tarık'tır. Ama adlarını unutmaya karar verdikleri andan itibaren Tarık değildir, kurtulduğu andan itibaren de Tarık değil, hep adsız kalan o üçüncü arkadaşlarıdır.
Tüm öykü anlatılınca ölen arkadaşının amcası görünür. Affedilmiştir, bedel ödenmiştir, geri dönebilir artık. Unutulmamanın karşılığı budur . Zaten kitap da unutulmayanlara ithaf edilmiştir.

Eroğlu Romanlarının Temaları
İnanmak ve inanmayı yitirmek, hesaplaşmak. Doğuluk/Batılılık, Müslümanlık/Hiristiyanlık.
......................................... Eroğlu romanlarının ortak teması, yenilmek ve kahramanlıklarının inanmayı yitirmeleri bu onlar için ölüm demek ile sonuçlanan bu yenilgiyi ve özellikle de bu süreçte kaybedilen insanları, anıları anları unutmamak.
Eroğlu'nun kahramanları için "hayatlarının en büyük savaşımını yitirme anlamına gelen inanmayı yitirme" kendileriyle, geçmişleriyle, tarihle hesaplaşmalarına yol açıyor. Ancak bu hesaplaşma, geleceğe yönelik bir takım hesapları içermiyor. Tamamıyla geçmişe, onun didik didik edilerek kişinin kendini yeniden yaratma çabasına yönelik bir savaş bu. Eroğlu'nun kahramanları ne kendilerini yeniden yaratabiliyorlar -bu arzuları zaten çok zayıf- ne de kaçıyorlar. Hesaplaşma sonuna kadar, kahramanların kendilerini öldürmelerine/öldürtmelerine kadar sürüyor. Yalnızca, yayınlanan son romanı Adını Unutan Adam'ın sonu böyle değil. Onda da zaten kahraman kendi hayatını değil, 18 yıl önce Filistin'de ölen arkadaşının hayatını yaşıyor.
Eroğlu'nun romanlarındaki hesaplaşma hep geçmişledir, oradaki yenilgiler üzerinedir. Kahramanlar, kendilerini deyim yerindeyse lime lime ederler. Dostoyevski için söylenen, "Eline bir neşter alarak insandaki bütün yaraları açar, irinleri ortaya saçar" sözü Eroğlu için de doğrudur. Çocukluktan, hayattaki ilk "travma" lardan başlayarak tüm geçmiş ortaya serilir. Ama burada Freudyan bir yaklaşım söz konusu değildir. Hatta bu tür "profesyonel psikiyatr" ve psikolojik yaklaşımlarla roman kahramanı dalga geçer.
Eroğlu için önemli olan yaşanmışlıklardır, onları unutmamaktır. Zaten kahramanları isteseler de, unutamazlar; çünkü geçmişleriyle hesaplaşmak zorundadırlar. Bu nedenle, örneğin ilk iki romanının kahramanı Ayhan'ın yaşadıkları her ne kadar üvey annesinin göğsünden uzaklaştırılması ile parçalanan bir hayatın izdüşümleri gibi algılansa da ki; Ahmet Oktay bunu neredeyse pornografik bir öykünmeye indirgiyor; bu kadar basit değildir. Ayhan devrimci idi, savaşa katıldı, öldürdü, ölümlere tanık oldu. Bunların hepsi yaşandı. Kahramanların kendileriyle, tarihle hesaplaşmalarının kişisel tarihlerini de aşan bir boyutu var. Bütün kahramanlarının hesaplaşmaları sırasında karşı karşıya oldukları diğer bir sorun da, köksüzlükleri. Bu noktada, Eroğlu Doğululuk/Hıristiyanlık tartışmalarına da el atıyor.
Kemal Tahir, Attila İlhan, Alev Alatlı gibi çeşitli yazarların romanlarının ana eksenini oluşturan bu tartışma, Eroğlu romanlarında tadında bırakılıyor. Eroğlu, Doğululuk/Batılılık, Müslümanlık/Hıristiyanlık kavram çiftlerini kategorik bir zıtlık içine sokarak -aslında


Eroğlu'nun kahramanlarının çıkmazı açısından bu tür bir kutupsallık kurtarıcı olurdu- kolay bir yola sapmıyor. Çok daha farklı boyutları da olan sorunlar ağında dolaştırılıyoruz. Bütün bu sorunlar ağı, insanı insanlık durumunu anlatıyor. Zaten Eroğlu'nun kahramanlarını mücadele etmeye, inanmaya sevk eden en temel neden "insan olmaları, insan olma sorumluluğu". İnsan olma sorumluluğu, Eroğlu'nun kahramanlarını devrimci olmaya zorluyor, "biraz daha insan olmak, insanlaşmak için" Filistin'e gitmelerine yol açıyor.
İnsan olmaya ait sorunlar, insan olmanın sorumluluğu, yaşamın bütün ayrıntılarında gizli olduğu için, yalnızca "büyük" kavram ve/veya pratiklere atfedilmiyor. Adını Unutan Adam'da, Ali, babası çiftçi olduğu için ürünlerin nasıl emek harcanarak yetiştirildiğini bilir, bu nedenle İsrailli askerlerden kaçarken önüne çıkan marul tarlasını ezmemek pahasına vurulmayı, ölümü göze almıştır.
İnsan olmanın sorumluluğu da aynı derecede önemli. Geç Kalmış Ölü'de Ayhan, şöyle der: "Korkup taşıyamadığım yük, insan olmanın sorumluluğuydu."
Eroğlu'nun romanlarında, inanmayı yitirince insan olmanın sorumluluğundan doğan yükten tek bir kurtuluş vardır, ölüm. Ama sıradan bir ölüm değil, hesaplaşmanın zirvesi olarak ölüm. Yarım Kalan Yürüyüş'ün kahramanı Korkut Laçin'in aldığı kurşun yaralarından dolayı tıbben ölmesi gerekirken, o direnir. Herkes, istemedikçe ölmeyeceğine inanır. Bu da, Eroğlu'nun romanlarının bir diğer teması olan Tanrı ile hesaplaşmayı gündeme getirir. Geç Kalmış Ölü'de de, Ayhan ölüme giderken şunları yazar:
"Tetiğe dokunduğum anda, geçmişteki sonsuzlukla, gelecekteki sonsuzluğu birbirinden ayırabilir, tanrıyı ve zamanı dize getirebilirim. Çünkü gerçek sonsuzluk, gerçek ölümsüzlük o andır... Tanrı'ya tanrı olarak meydan okumak! Bütün insanlığın rüyası bu değil mi? Böyle bir hayattan sonra göze çarpan bir sonuca varamamak yenilgidir. Benim ki parlak bir zafer olacak. Yanında, geçmişten kalan bütün yenilgilerimin anlamlarını yitireceği bir zafer. Evet, tanrıya ya da zamana, onların silahlarıyla, sonsuzluk ve ölümle karşı koyacağım."
Tanrı ile hesaplaşmak yalnız ölümle değil, onun rolüne de soyunmayı da içeriyor. Bu ise kurtarıcı rolüne soyunmaktadır. Yarım Kalan Yürüyüş'ün kahramanı Korkut, lise yıllarında yazdığı Sır başlıklı bir yazıda hayatını şöyle arar:
"20. yüzyıl insanının ne keşfedebileceği bir kıta, ne de yaratabileceği ölümsüz bir sanat eseri var. Bilim sıradan zekaları katkılarıyla yükseldiği o çağdan, ancak dahilerin fark edebileceği ayrıntılar dönemine sıçramış... Yine de yapabileceğim, kurtarabileceğim bir şeyler olmalı. Ne yapmalıyım? 20. yüzyıl kurtarıcılara, şövalyelere muhtaç değil mi?"
Yaklaşık 160 yıl önce, 17 yaşındaki Karl Marx adlı bir genç de, lise bitirme ödevi olarak hazırladığı; "Genç Bir Adamın Meslek Seçimi Üzerine Düşünceleri" başlıklı yazıda aynı kaygıları taşıyordu. Genç Marx, yazısını, "Eğer hayattaki yerimizi insanlık için çok şey yapabileceğimiz yer olarak seçmişsek her güçlüğe katlanabiliriz. Çünkü bunlar insanlık adına yapılan fedakarlıklardır. O zaman sınırlı, bencil bir sevinç duymayız, mutluluğumuz milyonların mutluluğu olacaktır çünkü. Eylemlerimiz sessizce ama sürekli olarak yaşayacaktır ve küllerimizin üzerine soylu insanların gözyaşları dökülecektir" diyerek bitiriyordu. İnsanlığın kurtuluş arayışları hâlâ sürüyor. İnsanlar için bir şeyler yapmak, Eroğlu'nun romanlarında "başka bir insan için ağlamaktan, dünyayı kurtarmaya kalkışmaya" kadar çok geniş bir alanı kapsıyor.
Kurtarıcılık ve tanrı ile hesaplaşmak kadar insanlık durumuna ilişkin bir diğer önemli tema da, gülmektir. Umberto Eco'nun Gülün Adı romanında olduğu gibi, Eroğlu'nun tüm romanlarında gülme önemli bir yere sahip. Eroğlu'nun kahramanlarının ölürken bile yüzlerinde bir gülümseme var, onlara göre insanı hayvandan ayıran en temel özelliklerden biridir gülmek. Yarım Kalan Yürüyüş'ün kahramanı Korkut kuyuya atlarken, Portekizli denizciyi vururken ve kendi ölümünde güler. Geç Kalmış Ölü'de, Ayhan'ın yüzünde görenleri
dehşete düşüren bir gülümseme vardır. Adını Unutan Adam'ın Ali'si, dünyada gülmenin en çok yakıştığı insandır.

Romanlarının Özellikleri
Eroğlu'nun romanlarındaki ana yöntemi flash back. Ancak romanlardaki geri dönüşler, hep farklı biçim ve araçlarla gerçekleşiyor. Issızlığın Ortasında ve Geç Kalmış Ölü'de, romanın kahramanı Ayhan'ın anımsamaları ile geriye dönülürken, Yarım Kalan Yürüyüş'te savcılık ifade tutanakları bu işlevi görüyor. Adını Unutan Adam ise gerek tema açısından gerekse yöntem olarak Eroğlu'nun romanlarının zirvesi. Eroğlu bu romanında, zamanın yanı sıra mekanda da geriye dönüşü gerçekleştiriyor. Anımsama değil, kahramanlar zaman ve mekanda geçmişi yaşıyorlar ve yaşatıyorlar.
Eroğlu romanlarının mekanları esas olarak, Ankara, İskenderun, İzmir ve Filistin. Kahramanları ise, çoğunlukla üçlü ilişkiler içinde. Issızlığın Ortasında, Ayhan - Zafer - Ali, Adını Unutan Adam'da Ali - Selim - Tarık. Romanın kahramanı, baştan bu üçlü içinde ortalama bir kişiliği temsil ederken, bir hesaplaşma süreci olan romanın sonunda hesaplaşmasını tamamlamış bir kişiliğe dönüşüyor.
Adlar, ad değişimi Eroğlu Romanlarının özelliklerinden biri. Geç Kalmış Ölü'de, Zafer kaçak durumundayken sırasıyla arkadaşlarının adlarını alıyor. Bu teknik özellik, Adını Unutan Adam'da ise, romanın temelini oluşturuyor. Adlarını söylememeye and içen üç arkadaştan hayatta kalanı, ölenin yalnız adını değil, hayatını da alıyor. Issızlığın Ortasında'nın kahramanı ise kayıp arkadaşını "bir beden olmaktan çok ad olarak" hatırladığını fark edince kahroluyor. Eroğlu'nun her kitabının adı da, bir önceki kitapta geçiyor. Issızlığın Ortasında, kahramanımız ve arkadaşlar, "geç kalmış ölüler" olarak tarif ediliyor. Geç Kalmış Ölü'de Ayhan "yarım kalan yürüyüşü"nden söz ediyor.
Eroğlu'nun romanlarının bir diğer özelliği de, temel kahramanları hep erkek. Fethi Naci, erkek kişiliklerinde çok başarılı olan Eroğlu'nun kadın bilincini yansıtmadığından söz eder. Doğrudur. Eroğlu'nun romanlarındaki, kadın kişilikler, hep kahramanların yardımcıları rolündedir. Bu durumu en iyi, Fethi Naci'nin Eroğlu romanlarına ilişkin olarak Paul Nizan'dan yaptığı bir alıntı anlatır. Şöyle diyor Paul Nizan: "Bir erkek, kendisine ancak bir kadınla tekrar başlar, ya da savaşla, devrimle."
Eroğlu romanlarında da kadınlar erkek kahramanların kendilerine tekrar başlamaları için araçtır. Ancak savaşla ve devrimle kendilerine tekrar başlayamayan erkekler, kadınlarla da bunu başaramazlar. Eroğlu romanlarında da bunu görürüz.


Sonuç Yerine

"Eleştiriyi masum bir disiplin olarak görmeye alışmışız. Oysa eleştiri masum bir disiplin değildir ve asla olmamıştır" diyen Terry Eagleton, eleştirinin yalnızca eleştiriye nesne olan ürünün değil, aynı zamanda eleştirinin ve eleştirmenin kendisinin de "açığa çıkarılması" olduğunu vurgular. Bu bağlamda, eserlerini yayınladığı döneme denk düştüğünden dolayı, "12 Eylül" romancılarından sayılan ama esas olarak "68 kuşağı"nı "12 Mart'ı" anlatan Mehmet Eroğlu'nun çalışmaları üzerine kaleme alınan bu yazı, yalnız ele aldığı ürünlerin değil, bugünden 12 Mart'a nasıl bakıldığının, roman kahramanlarının bugün bizlerde neler uyandırdığının ve son olarak da, kendi kuşağını "edebiyattan gelme" olarak tanımlayan Deniz'in aksine belki de "edebiyattan giden bir kuşak" (6) olan 80'lerin yani "Yenilgi Kuşağı"nın "açığa çıkarılması" denemesidir. Bu nedenle de Eroğlu'nun romanlarını 20 yıl önceyi yani 12 Mart'ı anlatan ve 10 yıl önce yani 12 Eylül'de yayımlanan eserler olarak değil de, bugün bizi anlatmaları, gizlenen yönlerimizi ortaya çıkarabilme yetenekleriyle de ölçmek gerekiyor. Eroğlu'nun "1980-90 arası roman" konulu bir soruşturmaya verdiği yazısında dile


getirdiği, "romanın şimdiki zamanı değil, geleceğe ait olması" fikri de, ancak bu çevrçevede hayat bulabilir.
Bu ise, romanın edebiyat ürünü olarak değerinin yanı sıra, eleştirinin işlevini, metnin neyi bilip bilmediği ya da neyi bilemeyeceğinin açığa çıkarılabileceği ilişkileri değil, metnin kendisinin bilebileceği ilişkileri sağlamak olarak görmeyi gerektiriyor. Eroğlu'nun metinlerinin bilebileceği ilişkiler "yenilgi"ye dayanıyordu, kahramanları ise "yenilgi" ye yenik düşerek iç hesaplaşmalarını sonuna kadar götüren tiplerdi. Geride kalanlara özellikle de "Yenilgi Kuşağı" olan 80'lilere düşen ise en azından -Samuel Beckett'in sözleriyle- şu olmalı:
"Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil, ama iyi yenil."

1. Terry Eagleton, Eleştiri ve İdeoloji, İletişim Yayınları, 1985.
2. Tarihsel öyküsünden de geçtik; '91 yılının Ocak ayında gerçekleştirilen büyük madenci yürüyüşünü sinemacılar, yazarlar izlemediler bile.
3. Bunun tersi de doğru değil. Yani siyaset alanındaki herhangi bir atılım, kültür/sanat alanında eşdeğer ve eşzamanlı bir atılım yarat(a)mayabilir.
4. Somut - soyut, nesnel - öznel kategorileri genelde ve özel olarak sosyalistler arasında yanlış olarak nitelenebilecek vulgar bir indirgemecilikle ele alınıyor. Bu konuda, özellikle somut-soyut kategorilerinin doğru bir kavrayışı için Aydın Çubukçu'nun Mantık ve Diyalektik isimli çalışmasına bakılabilir. Sanat alanında bu vulgar kavrayış daha da yanlış sonuçlara yol açıyor. Sanatçıya yönelik eleştiri, özellikle politika pratiği içinde olanlar tarafından "kendi öznel görüşünü yansıtıyor" diye özetleniyor. Öznelliği, nesnellikten kopuk bir keyfiyet olarak kavrayan bu bakışın vulgarlığı bir yana, öznelliğini acaba istenen sanatçının kendi öznelliğini değil de bu "eleştiri"yi dile getirenin öznelliğinin yansıması mı?
5. Hürriyet Gösteri, Mart 1986, sayı: 64, sf. 4.
6. "Edebiyattan geldik" ... Deniz'in kendi kuşağının siyasal gelişim serüvenini özetleyen bu sözü, yazımızda da belirtmeye çalıştığımız gibi, kültür/sanat alanının bir ricat alanı olarak kullanıldığı 80'lerde, ya siyasal sürecin dışında kalma ya da bunu sanat/kültür alanı ile ikame etmeye çağrışımını yapıyor... Umalım ki; günümüz kuşağı "yenilgiden" ders çıkartan, böylece "yenilgiyi yenen" bir gelişimin çizgisi izleyerek, "edebiyattan gelen" öncülleri gibi, "edebiyata gitsin".

 
     
             
<<geri