SANAT OLAYI
TARİH : ŞUBAT 1986
SAYI : 45
SAYFA : 40
YAZAN : ÜLKÜ KARAOSMANOĞLU

İlk iki romanıyla, genç kuşağın en güçlü kalemlerinden birisi olduğunu kanıtlamış olan Mehmet Eroğlu, üçüncü romanını yayınlamak üzeredir: "Yarım Kalan Yürüyüş". Edebiyat çevrelerinin merakla beklediği bu eserden, 'Sanat Olayı' genişçe bir fragment'ı okurlarına aktarmakla kalmıyor; ayrıca Mehmet Eroğlu'na genellikle roman sanatı, özellikle 'Yarım Kalan Yürüyüş' üzerine bazı sorular yönelterek, sanat çevrelerinden uzakta çalışmayı yeğleyen sanatçıyı ve romanını, daha iyi tanıtmaya çaba gösteriyor. Takdir sizin.

Mehmet Eroğlu: "Ben kendine tehlikeli sorular soranlarla ilgiliyim"

-"Kanaryalarla konuşabilen, karanlığa karışıp yok olabilen, korkuyu ve acıyı tanımayan, ama doğum günü olmayan küçük bir kız için ağlayabilen, sevgiyi kadın kokusunda arayan, belki de bulamadığı için hayvanlarla yer değiştirmek isteyen ve kırık kolu bükülemeyen bir efsane..." Yarım Kalan Yürüyüş'ün kahramanı Korkut Laçin'i bu sözlerle tanımlıyorsunuz. Görüldüğü kadarıyla Korkut Laçin ilk iki romanınızın kahramanı Ayhan'dan oldukça farklı. Oysa bir konuşmanızda bu üç romanınızla yakın tarihimizi etkilemiş, "Bir Tip"i bulmaya çalıştığınızı söylüyorsunuz. Bu konuyu açar mısınız?

-Ayhan ve Korkut! İlk bakışta birbirlerinden çok farklı görünseler de bence önemli ortak noktaları var. Önce ikisi de korkutucu bir yalnızlığın içinde kendilerine doğru yürüyorlar. İkincisi: Hem Ayhan, hem de Korkut- değişik nedenler de olsa - sevgiye varamıyorlar. Üçüncüsü, her ikisi de dünyayı değiştirmek hayatı kurtarmak istiyorlar. Sonuncu ve en önemli ortak özellik ise ikisinin de aynı açmazla karşılaşmaları: Ayhan sıradan bir insan olmaya katlanamadığı, Korkut'sa kurtarıcılığın sonuçlarını ise sindiremediği için. Konuya bu açıdan bakarsak Ayhan ve Korkut'un aynı kan grubundan olduğunu, aynı dürtülerden yola çıktıklarını düşünebiliriz. "Bir Tip" dediğim (bence) en kaba biçimiyle eşittir. "Eylemci Genç Adam," diye tanımlanabilir. Yapmaya çalıştığım, (başarıp başaramadığımı, ya da başaracağımı düşünmeden ) bu tipi vurgulamak, bu insanı araştırmak. Bu önemli. Çünkü, yaptıklarımızı, katlandıklarımızı kabullenmek için yaşadığımız her dönemde, (yanlışları yüzünden cezalandırdığımız, hatta gerektiğinde ceza kanunlarımıza göre astığımız) bu genç insanlar sıradan, kurtarılmayan bir hayatı yaşamayı kabullenemedikleri için, (insanları silah zoruyla bile ölüme göndermek zorken) kolayca ölüyorlarsa ve bu genç ölülerin sayısı binlere ulaşıyorsa bu ölüm dürtüsünün üzerinde durulması gerekmez mi? Bence gerekiyor.

"Daha çok biçime ve sözcüklere dayalı bir romanın kalıcı olacağına inanmıyorum. Aklınıza gelen bütün kalıcı romanları düşünün. Çoğunun biçimini hatırlayamadığınızı fark edeceksiniz."

-Romanlarınızı ana sorunsalları açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Aslında bu soruya cevap vermek zor. Ben romanların (önemli olmasına rağmen) yalnızca konuları ve sorunsalları açısından değerlendirilmesini öteden beri pek anlayamamışımdır. Ben sorun, sorunsal değil, o sorunsalı nasıl anlattığınız, içindeki saklı gerçeği açığa çıkarmak yolunda nasıl çaba gösterdiğinizdir. Çünkü roman her türlü tanımının ötesinde, insanları ve bu insanlardaki -o güne kadar deşilmiş veya deşilmemiş- gerçekleri estetik bir kaygıyla araştırma uğraşıdır. Öteki yol ( sorunsalı ön plana çıkarmak) işin kolayına kaçmak olmuyor mu? Yalnızca, (üzerinde binlerce sayfa yazılmış) bir sorunu, havada yüzen, derinliği ve bireyselliği olmayan kahramanlarıyla tadı bilinen bir bulamaç haline getirmek... Bence roman, en azından benim okuyacağım roman bu değil. Romanlarımın ana sorunsalına gelince. Ben kendine tehlikeli sorular soran ve soruların peşinden sonuna kadar yürüyenlerle ilgiliyim.

-Korkut Laçin'in de Ayhan gibi politik bir geçmişi var. Okunduğunda bu seziliyor. Ancak Yarım Kalan Yürüyüş'te politik olaylar diğer iki romanınıza göre oldukça geride. Bu bilinçli bir seçim mi?

-Kesinlikle. Politik olayları geri plana atmaya, Issızlığın Ortasında' nın yayınlanmasından sonra bana gelip Ayhan'ın 12 Mart öncesindeki fraksiyonlardan hangisine dahil olduğunu soranlarla, "Romanda ben de var mıyım?" diyenlerin sayısının şaşırtıcı bir çokluğa varması üzerine karar verdim. O zaman - 1984 Temmuz'unda- Yarım Kalan Yürüyüş bitmişti ve Korkut Laçin'in sonuna doğru yürümesinin nedeni de politik bir ölümdü. Sırf bazılarımızın olayın özü yerine biçimiyle ilgilenmesini önlemek amacıyla Korkut'un kaderini çizen ölümü değiştirdim. Şimdi Yarım Kalan Yürüyüş'ü okuyacaklara peşinen söyleyebilirim; Korkut Laçin hayata bir kurtarıcı gibi bakmış, eski bir eylemci ve roman boyunca, bu bakış açısının yol açtığı bir ölüm nedeniyle kendini soruşturuyor ve bir sorunun peşine takılıp o sorunun cevabına kadar yürüyor.

"Gelelim tarafsızlığıma: Hemen söyleyeyim: Değilim. Korkut Laçin gibi soruların üzerine giden, 'Yaşama bu denli yansız yaklaşmak! Bu bende her zaman tiksinti uyandırmıştır' diyen biri söz konusu olduğunda tarafsız kalınamaz."

-Yarım Kalan Yürüyüş'te üç değişik anlatım biçimi var. Önce yazar anlatıyor. Yazarın bıraktığı yerden Korkut'u tanıyan biri alıp olayı hikaye ediyor ve arada bu anlatım kesilerek olay, Korkut'un ağzından naklediliyor. Bunun bir nedeni var mı, yoksa yeni bir biçim mi deniyorsunuz?
-Yeni bir biçimi, hele sırf denemek için, hiç düşünmedim. Bence biçim, özün daha iyi aktarılması için bir araçtır ve önemi bu işleviyle sınırlıdır. Daha çok biçime ve sözcüklere dayalı bir romanın kalıcı olduğuna inanmıyorum. Aklınıza gelen bütün kalıcı romanları düşünün. Çoğunun biçimini hatırlayamadığınızı fark edeceksiniz. Yarım Kalan Yürüyüş' te seçilen biçim ve kurgu yalnızca gerçeğe (en azından) birkaç yönden bakma isteğinin sonucudur. Hiç unutmuyorum, üniversitenin ilk yılında, ilk derste Filistin asıllı bir fizik hocası tahtaya düz bir çizgi çizip, "Bu nedir" diye sormuştu. Çizgi diyenler (hemen hemen herkes) iyi bir azarı paylaştılar. Hatırlıyorum, Abdullah Saffari "Tam düzleminden baktığımız bir daire, elips, yada eğri parçası olamaz mı?" diye sürdürmüştü sorularını. Öklid geometrisinde bir nesneyi tanımlamak için iki koordinat (bakış açısı ) yeterliyken, insan gibi çok boyutlu bir varlığı tarif edebilmek için ona birçok yönden bakmak gerekir inancındayım. İzninizle bu soruyu romanın son bölümünden aktaracağım bir paragrafla bitireyim. "Kim bir insanı tam olarak anlayabilir? Çünkü insan, gördüğümüz, daha çok görmek istediğimizle sınırlıdır ve genellikle de göründüğünün ve anlatıldığının dışındaki her şeydir..."

-Yarım Kalan Yürüyüş'ün son bölümünden ben de bir paragrafı almak istiyorum:
"... Öte yandan yazmak (satın almak istediğiniz ünün dışında) beynin kendine yönelttiği hırslı dikkatinden doğan güçlü bir boşalma isteğidir. Ama bu eylemin hep aynı coşkuyla sürdüğü düşünülmemelidir. Çok geçmeden, bazen yalnızca birkaç sayfa sonra aradığınız gerçeğin sorumluluğu tıpkı göğsünüze doygunlukla yaslanmış çıplak bir kadın vücudu gibi giderek ağırlaşır ve taşınması zor bir yük haline gelir. Sonrası! Sonrası son cümleye kadar süren bir işkencedir..." Yazarken gerçekten bu sorumluluğu duydunuz mu? Yazarı olarak Korkut Laçin konusunda tarafsız olduğunuz söylenebilir mi?

- O sorumluluğu hissettim. Sözünü ettiğiniz paragrafı da bu nedenle yazdım. Korkut Laçin'i anlatırken zor olan, onun gibi bir tipin çizgilerinde var olan abartmanın tuzağına düşmemekti. (Abartma, yazar için üzerinden kolayca aşılacak bir engel değildir.) Başarabildim mi? Bilmiyorum. Ama romanda Korkut konusunda her hangi bir abartma varsa, bu abartma Korkut'a karşı ileriye sürülen görüşlere de aynı ölçüde yansıdı; bundan eminim. Gelelim tarafsızlığıma: Hemen söyleyeyim, değilim; insan Korkut Laçin gibi soruların üzerine giden, "İnsan yalnızca yaşamakla yetinmeli midir?.." Yaşama bu denli yansız yaklaşmak! Bu bende her zaman tiksinti uyandırmıştır..." diyen biri söz konusu olduğunda tarafsız kalamaz.

 
     
             
<<geri