SANAT OLAYI
TARİH : NİSAN 1986
SAYI : 47
SAYFA : 22


MEHMET EROĞLU:
"Toplumcu olmak zordur ve haysiyet ister."

1- Yirminci yüzyılın edebiyatta toplumculuğun ağır bastığı bir yüzyıl olarak hatırlanacağı elbette doğrudur. Ancak bu son derece doğal bir gelişmedir, çünkü yirminci yüzyıl toplumculuğun politik olarak kök saldığı, yayılıp güçlendiği, bundan da öte insanlığın önüne hayata geçirilmiş bir sistem olarak konulduğu bir dönemdir. Toplumsal gelişmelerin üst yapıları etkilediğini bilerek bu süre içinde toplumculuğun edebiyattaki serüveninin yine doğal olarak toplumculuğun dünyadaki genel gelişme çizgisinden bağımsız olmadığını, genelde toplumcu edebiyatçıların toplumlara, gelişmelere ve insanlara toplumculuğun doğru, ama daha da önemlisi haklı mantığıyla yaklaştığını söylemek pek yanlış olamasa gerek Toplumcu edebiyat bu yüzyılın başından itibaren sistematik ve ciddi bir düzen eleştirisini gündeme getirmiş ve bu konuyu gündemde tutmayı başarabilmiştir. Edebiyatta bunun ötesindeki yaklaşımlar bir moda olmanın ötesine geçmemiş ve belki de bu nedenle hemen hemen her yazar eserlerinin toplumculukla -şöyle veya böyle- ilişkisi olduğunu (en azından) söylemek zorunda kalmışlardır. Bu genel tarifin dışında bence toplumcu edebiyatın başarılı sayılabilecek örnekleri, genellikle toplumcu hareketin muhalefette bulunduğu ülkelerde görülmüştür. Bu saptamanın nedeni -yine bence- toplumculuğun içinde var olan eleştirisel yaklaşım biçimidir. Toplumcu edebiyatın eleştiri özelliğini kaybettiği ülkelerde bu tür edebiyat bir süre sonra karşımıza resmi edebiyat olarak çıkmıştır. Toplumculuğun ezilmeye kalkışıldığı her ülkede genellikle işe edebiyatçılardan başlanılması bu eleştirisel gücün bir göstergesidir. Sonuç: Eleştiri olmadan toplumculuk olmaz.

Mehmet Eroğlu : "Eleştiri olmadan toplumculuk olmaz."

2- Sözünü ettiğiniz yazarlardan hemen hemen hepsinin bir dönemde toplumcu yazarlar olarak tanındığını biliyoruz. Sonradan çoğu (hiç kullanmadığım ve nedense sinirime giden bir tabirle ) "dönek" olarak karşımıza çıkarıldılar. Bu yazarların hemen hemen hepsinin, birdenbire olağanüstü sayılabilecek geçmişlerini inkar ederek, bir gecede "dönekliği" seçip kendilerini emperyalizmin ve gericiliğin tatlı kollarına terk ettiklerini düşünmek, hem ( çok zengin de olsa) muhayyilemizi, hem de istatistik biliminin sınırlarını zorlamak olur. Yine çoğumuz biliyoruz ki, bu yazarlar toplumculuğa değil, ideale varmak için gerekli olduğu durmadan tekrarlanan parti biçimine, ya da başka bir deyişle Stalinciliğe karşı çıkmışlardır. Yıllarca önce Umut'u okurken Malraux'un bir cümlesi kafama balyoz gibi çarpmıştı. Malraux, yanlış hatırlamıyorsam diyordu ki: "Eskiden insanlar komünist oldukları için disiplinliydiler. Şimdi ise disiplin meraklıları komünist oluyor." Malraux bugün de hâlâ tartışılan parti kavramını bundan tam kırk yıl önce böyle dile getiriyordu. Gide, Stalinciliğin ilk kokusunu alanlardandır. Koestler ise Vişinski mahkemelerinin habercisi... Ya Semprun! Bazılarımızın kulakları çınlasın, hayatı en az on beş roman olan bu zat-ı muhteremin İspanyol Komünist Partisi'nden ayrılmasına yol açan görüşlerinin, çok değil, yalnızca birkaç yıl sonra ve bizzat onu partiden atmaya kalkışan lider tarafından parti programı olarak İspanyol halkına sunulmasına ne diyeceğiz? Özetlersek, toplumculuğun özellikle iktidar için örgütlenme konusundaki sorunlarını ilk kez bu yazarlar gündeme getirmişlerdir ve sorun hâlâ da ortadadır. Eleştirilerin parti içinde kalması gerekliliği ise kocaman bir yutturmacadır. O dönemde eleştirilerini alçak sesle, parti içinde fısıldayarak tekrarlayanlar bunun karşılığında asılarak ödüllendirilmişlerdir.

3- Ülkemizde toplumculuğun edebiyata uygulanışı bence kabaca ikiye ayrılmakta. Kabul etmek gerekir ki, Türkiye'de toplumculuk 1965 öncesinde daha çok bazı edebiyatçılar ve gazeteciler tarafından sürüklenmiş ve sürekli Türkiye'nin gündeminde tutulmuştur. Bu açıdan bakıldığında sonuç, var olduğu söylenen bütün olumsuzluk ve hatalara rağmen olumlu ve başarılıdır. 1965-'70 arasında ise toplumcu edebiyatçılar düzen eleştirisini sürdürmekle birlikte, gençliğe hakim olan çizgiye yaklaşmışlar ve uzun yıllar köylülük, hatta zaman zaman, bilinçsiz de olsa feodal gelenekleri savunmuşlardır. (Tabii bu arada bu çizginin dışında kalan birçok yazar olduğunu belirtmekte yarar var. Ancak son tahlilde asıl olan hâkim çizgidir ve hâkim çizgi de budur.) Bu arada 1970 döneminin, o döneme göre daha yaygın ve güçlü olan 1980 döneminden daha tutarlı olduğunu söylemek gerekir. Belki de bunun bir nedeni de 1970 döneminin edebiyatla irtibatlı olmasıdır. (1980 döneminin edebiyatla hemen hemen hiç irtibatı yoktu.) Konuyu özetlemek gerekirse toplumcu edebiyat özellikle 1970'lerde gençliğin ardında kalmıştır. (Tabii bu arada bizim kuşağın soldan eleştiriye açık olmadığını da belirtmek gerekir. Ancak bu tahammülsüzlüğümüze karşılık, aynı dönemde özeleştiriye -ya da günah çıkarıp yeniden başlamaya- düşkünlüğümüz ise ayrı bir yazı konusudur.)

4- Sorunun birinci bölümüne evet, ikinci bölümüne ise hayır diye cevap veriyorum. Sonunu göremeyeceğimiz bile bile, sağdan ve soldan gelen bütün çelmelere rağmen koşu (ya da yürüyüş) bitirilmelidir. Sık sık tarif edilen ama nedense hep unutulan cesaret işe budur. Toplumcu olmak zordur ve haysiyet ister. Yönü belirsiz çelmelerden, arada budalalıklardan bıkıp bir kenara çekilip, "Ama doğru koşulmuyor," diye şikâyet etmek (şikâyet doğru olsa bile) anlamsızdır. Çünkü kendi kendine, bir tenhada tekrarlanan doğruların pratikte bir yararı olmadığı gibi, sonuçta da iri bir yanlıştan farkı yoktur.

 
     
             
<<geri