GÖSTERİ /SANAT -EDEBİYAT DERGİSİ
TARİH : MART 1986
SAYI : 64
SAYFA : 4
YAZAN : HASAN BÜLENT KAHRAMAN


Genç Romanımız

Latife Tekin'in "Gece Dersleri", Mehmet Eroğlu'nun "Yarım Kalan Yürüyüş" ve Ahmet Altan'ın "Sudaki İz" romanlarının yayınlanması 1980 sonrası romanımızı edebiyat gündemine getirdi. Eleştirmen Hasan Bülent Kahraman'ın yönettiği oturumda genç romancılarımız kendi romanları üzerine konuştular

Hasan Bülent Kahraman- Üçünüzün de romanları yeni yayınlandı. Ben doğum tarihlerinizin yakınlığını önemsemiyorum. Ama birbirine yakın zamanda roman yayımlamış olmanız, o romanların ön ve arka planlarının okurun ilgisini çektiği bir gerçek. Şimdi soruya şöyle girmek istiyorum: 1980'lerle önemli birtakım politik ve toplumsal değişmeleri yaşamış kişiler olarak, roman yazmak ve yayımlamak sizin için hangi anlamları taşıyor ve içeriyor.
Ahmet Altan'dan başlayalım. Bunu yanıtlarken soruna sadece kendi romanınız açısından bakabilirsiniz ya da genelde düşüncelerinizi söyleyebilirsiniz.
Ahmet Altan- Zannediyorum ki bu zaman meselesi biraz fazla vurgulanıyor. 1980 sonrası roman ya da 80'li yıllarda yayımlanmış olan roman. Zamanın bu kadar günlük tarihe bağımlı olduğunu sanmıyorum. Yani bu biraz bizim kendi birikimlerimizle ilgili bir şey, kendi yaşlarımızla ilgili bir şey. Kendi birikimlerimiz, roman çıkartacak seviyeye 80'li yılların özel şartlarından dolayı değil. Kendi kişisel şartlarım 80'li yıllardan daha ağır bastı. Diyelim ki, kendim için değil, ama arkadaşlarım için söyleyebilirim. Aramızdan gerçekten kalıcı yazarlar çıktı ve bu romanlar üç sene sonra okundu, o zaman bu romanların, 81,82 veya 75'te çıkması çok büyük anlam taşımayabilir. Romanlar benim bildiğim kadarıyla illa bir olayı, illa bir toplumu anlatmaktan ziyade insana dönük kitaplar, bu insanları araştırırken toplumsal bazı olaylardan yararlanılıyor, bir fon olarak kullanılıyor. İnsanların daha iyi ortaya çıkmasını sağlamak için olaylardan yararlanılıyor. Onun için tarihin çok önemli olduğunu sanmıyorum.
Latife Tekin- Ben aslında şu zaman meselesinde, Ahmet'e katılıyorum. Onbeş yaşında "Sevgili Arsız Ölüm"ü yazamazdım. Onu yazabilmek için bilgiyi biriktirmem gerekiyordu. Birde roman yazmak için insanın çalışabilecek zamana ihtiyacı var. Pratik koşulların denk düşmesi gerekiyor. Bütün bunların ötesinde de bence hayata böyle bakmak bana yakın gelmiyor. Bir dönem 12 Mart romanı yazıldı, ondan sonra 12 Eylül romanı yazılıyor. İşte 12 Mart sonrasında çıkan yazar, 12 Eylül sonrasında çıkan yazarlar gibi meseleye bakarsak, bence sonuçta bu yazarları ve bu dönemleri değerlendirecek yaklaşımları da az çok belirlemiş bir tavrın sonucunda doğuyor. Yani sonuçta biz ne yapsak, ne yazsak yazdığımız şey hep bu açılardan değerlendiriliyor. Bu tür yaklaşımları bence kırmak gerekiyor. Yani ben 12 Eylül öncesi ve 80 sonrası gibi yaklaşımlarla çok fazla ne bu ülkenin ne bu yazarların diğer yazarların öncesini ve sonrasını anlamanın çok fazla mümkün olduğuna inanmıyorum...
Mehmet Eroğlu- Hasan Bülent soruyu bir daha tekrarlar mısın?
Hasan Bülent Kahraman- Şimdi, efendim, diyorum ki bu romanlar 1980'li yılların sonunda yayımlandı. Siz 1980'li yılların içinde roman yayımlayarak 80'li yılların Türkiye'de yaşadığı önemli politik ve toplumsal değişmelerin de bir ölçüde içinde yer alıyorsunuz. Romanınızı bu çerçeve içinde nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu Ahmet Altan'ın ve Latife Tekin'in söyledikleri gibi doğrudan doğruya ilintili midir? Yoksa bunun ötesinde ele alınması gereken bir yanı var mıdır?
Mehmet Eroğlu- Bu açıdan bakarsanız bizim romanlarımızın özellikle benim romanımın tarihlerle ilgisi var. Olmaması da mümkün değil, çünkü romanlarda belli dengeler içinde insanı anlatmaya çalışıyoruz. Birincisi, belli bir bireyselliği olması gerekiyor. İkincisi, bir toplumsallığı olması gerekiyor. Toplumsallık bir fon ve dekor olduğuna göre, ama insanın kişiliğini ve bireyselliğini toplumsallığı belirlediğine göre 72-80 arası Türkiye'de önemli yıllar olduğu için böyle bir bağlantı var. Şimdi 80 sonrası, 80 öncesi sınıflandırmalara gelelim. Arkadaşlar haklı olabilirler, ama kim ne derse desin genellikle dışardan insanlar başka grup insanları belli kategorilerle tanımlarlar. Önemli olan tarih, 30 yıl 40 yıl sonra yazdığımız kitabın bulunduğu noktadır. Sınıflandırma da olsa bize belli bir torpil yapılıyor, yani bu da 80 sonrası çıkmış olmamız. Bu gruplaşmanın birbirine yararı var, bu çok açık olarak benim gördüğüm bir olay...
Latife Tekin- Ben, bana veya gruba torpil yapıldığına kesinlikle katılmıyorum...
Hasan Bülent- Şimdi o konuya geleceğim.
Ahmet Altan- Ama geldi, çünkü...
Latife Tekin- İnsan bu saatten sonra yazar olmuyor. Benim yazarlığım öyle bir şey değil. Çocukluğumdan başlayarak bir tür, bir biçimde yaşamış olmanın beni getirdiği bir yer var. Ve ben onun sonucunda yazmaya başladığımı düşünüyorum. Yani o yüzden de bu zaman meselesini bu biçimde tanımlayan bir yaklaşıma yakın hissetmiyorum kendimi, onun dışında Mehmet Eroğlu'na katılmıyorum. Bize torpil yapıldığını düşünmüyorum. Mehmet Eroğlu genç yazarlar konusunda kendine torpil yapıldığını düşünebilir. Genç yazarlar grubuna dahil edilmek açısından söylüyorum. Ama ben kesinlikle öyle olduğunu düşünmüyorum. Bir kere şunu ifade etmek isterim, yani birçok açıdan böyle bir panele katılan arkadaşlarımla aramda bir ortaklık hissetmiyorum, duygu olarak da hissetmiyorum. Katılma nedenlerimden bir tanesi, gerçekten yarışmacı tavrı kırabilmek ve bir dayanışmayı kurabilmek, bir kardeşlik duygusunu hayatıma yayabilmek. Bu bence bir çoğumuzun duygusallığı olabilir. Bu yaklaşımın başkaları tarafından kullanılması ve saptırılması hiç hoşuma gitmiyor. Onun dışında biraz önce söylediğim şey var. Romanımızın genç kurmayları haline getirilmemiz bence bir sürü gencin bizden nefret etmesine yol açar. Benim kendi yazarlığıma tepki duymama yol açar, o tepkiyi yavaş yavaş duyuyorum. Yani hoşlanmak, bize torpil yapıldığından hoşlanmak, birbirimize yararı olduğunu düşünmek benim çok sevebileceğim bir tavır değil. Bilmiyorum sen ne düşünüyorsun bu konu hakkında Ahmet...
Ahmet Altan- Ben de buna yaklaşık şeyler söylemek istiyorum. Bir kere bunun kesinlikle yapay bir kümelendirme olduğuna inanıyorum. Görebildiğim kadarıyla en temel ortak özelliğimiz, kitapların nispeten daha fazla satmış olması, bu da yazarların en belirleyici ortaklığı olamaz. Öyle bir sorunuca varılıyor ki, bizim kuşaktan sanki dört tane yazar var, fevkalade yapay ve yanlış...
Hasan Bülent Kahraman- Ama aynı dönemde çıkmış dört yazar var...
Ahmet Altan- Hayır. Buna katılmıyorum, ben kendi hayatımda bunu yaşadım. Benim ilk romanım küçük bir yayınevinden çıktı, çok fazla satmadı. Benim romanım piyasadayken Mehmet, Orhan ve Latife, üçü bir kümeleme içindeydi, benim adımı kimse anmıyordu, ikinci kitabım çıktı o sattı, birdenbire ben üç silahşörlere Dartanyan olarak eklendim. Şimdi bunun ben ne kadar yapay olduğunu kendim gördüm. Şöyle bir şey olduğunu çok açıkça görüyoruz. Çok satmak özellikle eleştirmenleri ve dergileri çok etkiliyor. Kitabı değerinden daha fazla etkiliyor belki de, çok satmadığı zaman değerli bir kitabı tutup da okuyucuya götürmüyor kimse. Ama okuyucu o kitabı çok aldıysa, o kitap üzerine çeşitli laflar söyleniyor, şimdi ben birçok adlar biliyorum Türkiye'de, onlar bu dörtlü grubun içinde değil. Onların kitapları kötü olduğu için mi az satılıyorlar? Eleştirmenlere yönelik sitemim var. Neden çok satmayan kitaplarla ilgilenilmiyor, sadece dört kişi mi yazı yazıyor bizim kuşağımızda, sadece dört kişi mi var, bu mümkün değil. Kimse ilgilenmiyor, mesela Mehmet Güreli diye bir hikayeci var, ben biliyorum çok değişik hikayeler yazıyor, hakkında bir yazı okumadım.
Mehmet Eroğlu- Aslında sanıyorum, söylediklerimiz birbirinden pek farklı değil. Şimdi Ahmet diyor ki, bizden iyisi var mı, kötüsü yok mu? Bunlar tabi tartışma konuları, yani bir kitabın iyi olup olmadığı çok satması veya şu adla bu adla olması ile değil, 30 yıl sonra millet okuyorsa bir önemi var. Bir torpilimiz var, şundan: Bir lig üç takımla oynanıyorsa, o ligden söz edilirken, üç takımdan söz edilir. Beş takımla oynanıyorsa beşinden birden söz edilir. Olay bu.
Latife Tekin- Kamuoyuna meselenin böyle sunulması, sunanların çıkarlarına denk düşüyor. Bizim de bunu bir süre bir biçimde kullandığımız açık. Ama ben farklı bir biçimde yaklaşmaya çalışıyorum. Giderek bundan zarar göreceğimi hissediyorum. Yazma özgürlüğüm ve kendi konularımı, kendi imajını, kendi yaratmam konusunda, artık elimin bağlanmaya başladığını fark ediyorum. Bence biz öyle sunulduk ama öyle sunulmamız bizden önceki insanların çıkarlarına denk düşüyordu, çok da fazla bizim uzun vadeli çıkarlarımıza denk düşmüyordu. O çıkarlar da, bence eleştirmenlerin genç yazar yaratma heveslerine bağlanabilir.
Ahmet Altan- Bence hiçbir eleştirmen yazar falan yaratmadı... Eleştiri kurumu, yazarları, okuyucuya götürecek bir kurum olacakken, zaten okuyucuya ulaşmış olan yazarların üzerine eğiliyor.
Latife Tekin- Eleştirmenlerin ciddi kaprisleri var. Ad vermeyeyim. Genç bir yazar olarak bunlarla ilgilenmediğimi açık açık ifade etmek istiyorum. Kaprisler ve çıkarlar olmasa bir sürü iyi yazarlarla ilgilenirler gibi geliyor bana. Bana o kadar masum görünmüyor.
Hasan Bülent Kahraman- Gençlik, genç romancı sorununu yeteri kadar konuştuk sanırım. Olayı iki boyutlu aşamada değerlendirmek istiyorum. Gençlik konusu işin bir boyutu. Eleştirmenlerle ilgili söylediklerinizi daha sonra gündeme getireceğim.
Ahmet Altan ve Latife Tekin, birinci soruya verdikleri karşılıkta, genel olarak tarihsel bir dönem içinde yazılmış olmasının mutlaka o döneme ilişkin olması gerekmediğini belirttiler. 1980'li yılarda yazılmışsa mutlaka o yılların bir görüntüsü, panoraması olmak zorunda değil dediler. Buna karşılık Mehmet Eroğlu bir başka saptama yaptı ve dedi ki, romanda kişiler var, kişilikler var, bunların yer aldığı toplumsal bir platform var bunların bir background'ları var, hepsini bir arada düşündüğümüz zaman, herhangi bir romanı, döneminden ve koşullarından soyutlayarak ele almamız mümkün değildir. Ahmet Altan'ın ikinci kitabında, Latife Tekin'in son kitabında benim saptadığım 80'li yıllar ve öncesine gönderme yapan kişilikler, tiplemeler geliştirdiğini görüyoruz. Mehmet Eroğlu zaten iki kitabını da 1970'li yıllardan bugüne getiriyordu. Neden bu tipler romanlarınızda yer almıştır? Neden Latife Tekin üçüncü romanında bir militanı anlatmak durumunda kalmıştır? Buradan sürdürelim konuşmayı....
Ahmet Altan- İzninizle bir şey söylemek istiyorum, romanla toplumsal gerçekliği araştıran bir romanla sosyolojik araştırma arasında ciddi bir fark var. Bir roman, toplumsal kesitler verebilir. Ama onun edebi değerini, toplumu ne kadar iyi yansıttığından öte, başka sanatsal değerler belirler, tipleri belirler, işlenme biçimi belirler. Ben toplumsallığı geri plana iterken bunu söylemek istiyorum. Yani her yazar kendi toplumundan kendi çağında bir şeyler alıyor. Gerek tipler, gerek olaylar açısından ama romanı yapan başka bir şey, sanatsal değer. Eğer yazı yazan bir insan toplumu yansıtmak, illa toplum üzerine araştırma yapmak istiyorsa, romandan başka türlerde çalışsın. Dediğim gibi, romanın kendi ölçüleri var. Sanatsal değerleri var. Bu roman ancak bu sanatsal değerlerle ölçülebilir...
Hasan Bülent Kahraman- Peki nedir onlar?... Yani en azından sizin kendi romanınız için nedir?...
Ahmet Altan- Sanatsal değerlerin ne olduğu...
Hasan Bülent Kahraman- Tabii. Romanı sizin söylediğiniz anlamda toplumsal platformundan toplumla olan bağlarından, omurgalarından soyutlayıp onun önünde birtakım şeylerle belirleyen özellikler nelerdir?
Latife Tekin- Pardon, bir şey ekleyeceğim. Şimdi toplumla zaman meselesi birbirine karıştı.
Hasan Bülent Kahraman- Yani belirli kesit içinde toplum... Yani 70-80 arasında...
Ahmet Altan- Şimdi politika burada çok ön plana çıktı, kitapların roman olduğu unutulup sosyolojik bir araştırmaymış gibi değerlendirilmeye başlandı. Romanın sanatsal değerleri nasıl ölçülür deyince burada tam adını bilemediğim, ama tam adının nasıl konduğunu da henüz kimseden görmediğim bir şey vardır. Bir şey. Ne olduğunu tam bilmiyorum. Tam bir tanımına da rastlamış değilim. Ama bir romanı, bir sanat eseri haline getiren bir şey vardır, öncelikle... Halbuki görüyorum ki, son zamanlarda özellikle bizi ilgilendiren konularda tartışmalar, ne anlattığı üzerine yoğunlaşıyor. Halbuki bir sanat eserinde nasıl anlattığı çok daha önde gelen bir olay.İnsanları nasıl değerlendiriyor, nasıl yaklaşıyor insanlara. Hangi açılardan, hangi perspektifler içine koymaya çalışıyor, hangi derinliklere ulaşmak istiyor. Ulaşıyor mu, ulaşamıyor mu? İnsanla ilgili karanlık noktalardan hangilerini aydınlığa, açığa çıkarıyor, çıkartabiliyor mu, böyle bir çabası var mı, yok mu ve tabii bir de romancının kendi koyduğu hedeflere ulaşıp ulaşamadığı önemli...
Hasan Bülent Kahraman- Ama ben şunu da sormak istiyorum. "Sudaki İz" romanınızda biz demin dediğimiz gibi 1980'li yıllar dediğimiz zaman aklımıza gelen panoramayı görüyoruz. Ve o panoramanın içinde oluşturulmuş, yerleştirilmiş tip çeşitlerini görüyoruz. Hep aynı sözü kullanmak istemiyorum ama militan var, yahut angaje edilmiş olan var. Buna karşı çıkanlar var. Başka yerden başka bir damar sürmeye çalışanlar var, yani bunlar o dönemin belirlediği insanlardı ve onlar halen sizin romanınızda da yer alıyor.
Ahmet Altan- Burada benim romanımda, kendi romanım için söyleyebilirim, önemli olan bu adamların, insanların politik yaklaşımlarını açıklamaktan ziyade belli bir inanç sorununa eğilmeye çalıştım. İnanç beni çok ilgilendiriyor. Niye insan inanır, niye iman eder. Bu beni çok ilgilendiriyor. Böyle bir yaklaşım içinde politika iyi bir fon oluşturuyordu ama burada bir şey oldu, bekliyordum ama o kadarını beklemiyordum, yani umduğumun dışında bir şey oldu, o da bu belli dönemlerde toplumun hassas olduğu, toplumun gözünün ve kulağının hassas olduğu bazı renkler ve sesler var. Siz o renk ve sesi fon olarak kullansanız bile o renge daha hassas olduğu için ön planda olandan daha çabuk arak planda olanı görüyor, fonu görüyor. Benim kitabımda benim başıma gelen zannediyorum ki bu yani bir inanç sorunu, insanların neye inandığı. Gördüm ki politik fon esas anlatılmak istenenden daha çabuk kavranıyor.
Hasan Bülent Kahraman- Siz mesela 1980'li yıllarda, 1950'ler içinde, yahut 1940'lar içinde inanç meselesini anlatmadınız. Onu belirli bir tarihsel döneme oturtarak yaptınız.
Ahmet Altan- Ben onu belirli bir tarihsel döneme oturtarak yapmadım. Ama eleştirmenler onu belli bir tarihsel dönem içine oturttular. Hiç böyle bir açıklamam olmadı, hiç böyle bir şey söylemedim. 80'den sonra yayınlandı diye 80'den sonrası dediler. Böyle bir şey yok. Niye 80'den sonra...
Mehmet Eroğlu- Dediğin doğru. Yalnız konunun bir başka yanını da unutmamalı. Romanında bir sahne var hatırlıyorum. Genç insanlar makineli tüfekle taranıp duvara vuruyorlar. 1924'te 35'lerde, 50'lerde böyle bir olay yok. Anlattığın belli bir tarihi 1980'lerden sonrayı çağrıştırıyor. Senin kastetmek istediğin bu olmasa bile, okuyucunun bu şekilde algılayacağı açık. Ben şunu söyleyeyim, o zamanlar genç bir insanı duvara vuracak silah yoktu poliste.
Latife Tekin- Tek tek romanlar üstüne konuşuyoruz, daha genel konuşsak.
Ahmet Altan- Kitapları, son dönemde çıkan kitapları, politik bir çerçevenin içine oturtma eğilimi çok öne çıktı.
Hasan Bülent Kahraman- Bir dakika izin verir misin, ben o soruyu biraz daha açayım. Ben meseleyi politikanın içine oturtmuyorum, meseleyi belirli bir tarihsel kesit içindeki toplumsallıkla birleştiriyorum, yani bugün burada bulunanların hiçbirisi eğer sanat sanat içindir demiyorsa, diyorsa eğer lütfen onu belirlesin sanat sanat içindir demiyorsa, o takdirde sanatın...
Ahmet Altan- Ben diyorum... Ben sadece sanat sanat içindir demiyorum, politika da sanat içindir diyorum. Zaten aramızdaki temel farklardan biri de bu. Şimdi şöyle bir yaklaşım var görebildiğim kadarıyla, esas politikadır, sanat da bunun payandası, desteğidir ve politik amaçlara sanat yardımcı olur.
Hasan Bülent Kahraman- Yani ben politika ve sanat diye koymuyorum. Toplumsallık ve sanat diye koyuyorum. Politika da bence toplumsallığın içinde yer alan bir unsurdur. Yani daha geniş olan daire toplumsallık, onun içinde politika ve sanat birbirinden daha büyüktür demiyorum ama toplumsallık içinde bunlar yer alıyor, sanat ister istemez toplumsallık bünyesinde politikadan da etkileniyor, toplumsallık tarafından da belirleniyor.
Ahmet Altan- Ve böyle bir gerçek ortaya çıktı, bunun farkındayım. Bu hatta bana haksız kazanç sağladı. Belki bu politik fondan dolayı benim kitabım ilgi çekti. Bundan utanç duyduğumu da açıklamalıyım. Bir sanatçının politik nedenlerden dolayı dikkat çekmesi, bence kendisi açısından oldukça utanç verici bir şey, bunun asla başıma gelmesini istemezdim. Dediğim gibi ben sadece fon olarak kullanmayı düşünmüştüm. Bundan sonra politikayı ne fon, ne ön ne de arka plan olarak kullanmayacağımı burada söyleyebilirim.
Latife Tekin- Ahmet, politik inançların dışında inançlar da var, sen orada...
Ahmet Altan- Kendi kitabımda dini inanca da değindim, inanç beni ilgilendiriyor.
Hasan Bülent Kahraman- Şimdi sorumla ilgili olarak yanıtımı aldığımı zannediyorum. Politika ve toplumsallık benim için romanım için önemli değildir diyorsun...
Ahmet Altan- Genelde sanatın en önemli şey olduğuna inanıyorum.
Hasan Bülent Kahraman- Latife Tekin, sizin iki kitabınız konuştuğumuz anlamda politik bir toplumsallık içermiyordu ama bir toplumsal değişme sürecinin işareti olmaya çalışıyordu. Gecekondulaşma, şehirlerin çözülmesi, köyden ken'te göç. Üçüncü kitapta 80'li yılları tercih ettiniz o dönemde toplumsal, politik oluşumu tercih ettiniz ve militanı anlatma çabasına girdiniz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?...
Latife Tekin- Bunu ben birazcık edebiyat dışı hatta edebi değerleri oldukça karşıma alarak yazmaya başladım. Kendimi bir anlamda edebiyat dışı bir yere koyuyorum. Bir kere ben kendi tarihimi araştırıyorum, sorunum bu. Olduğum noktadan kendimi dışlaştırmak istiyorum. Öyle bakıldığı zaman işte doğum tarihimden bu yana kadar yaşadığım şeyler beni ilgilendiriyor. Onun dışında ben sınıfsal olarak oldukça farklı bir yerden geliyorum. Kayıp bir tarihim var. Ayrıca kadınım, kadınların biliyorsunuz ortadan kaldırıldığı bir ülke Türkiye. Bütün bunlar benim duygusal konumlarım. Ben duygusal konuların üstüne basarak konuşmayı seçmiş bir yazarım. Neredeyse kayıp bir dili kendime dil olarak seçiyorum. Dilin olanaklarını araştırıyorum. O dilin ne kadar dönüşebileceği, parçalanabileceği soyutlama düzeyine ulaşabileceği beni ilgilendiriyor. Bir anlamda intikamcı bir tavrım var benim. Ve benim sorunum çok fazla kendimle ilgili. Ve belki de kendi meselelerimi çözdüğüm zaman ya da birazcık farklı bir tanışma yaşayabildiğim zaman yazmayı bırakırım. Yani ne kendi yazarlığıma o kadar profesyonel bir tavırla yaklaşıyorum, ne de kendi yazarlığımın dönemlerinin içine oturtuyorum... Ayrıca "Berci Kristin"in, mesela "Sevgili Arsız Ölüm"ün de politik kitaplar olduğunu düşünüyorum. İlla bir kitabın politik olması gerekmez. "Berci Kristin" gecekondulaşma süreci içinde politik çevreler açısından bakıldığında ağır bir yüzleştirme idi. Ama doğrudan politik militan anlatmadığım için "Berci Kristin" politik bir kitap olarak değerlendirilmedi. Bu tür değerlendirmelere de katılmıyorum. Politik bir kitap diye değerlendirilebilmesi için militanı anlatması gerekmiyor. Yani o klişe yaklaşımlar, tarifler bence bir sürü şeyin gözden kaçmasına neden oluyor, "Gece Dersleri"nde ben bir militandan söz ediyorum, ama "Gece Dersleri"ni çok fazla dönem içine oturtulabilecek bir kitap olarak görmüyorum. Yani yakın geçmişi anlatıyor diye hesaplaşma romanıdır, işte militandan söz ediyor gibi yaklaşımlara uzak durması "Gece Dersleri" nin her zaman seçeceğim yanı olacak.
Hasan Bülent Kahraman- Şimdi Mehmet Eroğlu'nun romanında da aynı dönem var. O dönemin toplumsallığı, politik boyutta da var ve hatta bizim romanımızda belki alışmadığımız birtakım tiplemeler de birtakım politik sorunsallarla birlikte var. Mehmet Eroğlu, ne diyecek? 80'li, 70'li yıllar, toplumsal koşullar politik boyut, romanında yer alan tipler, bireylerin bunlarla ilişkileri...
Mehmet Eroğlu- Aşağı yukarı, iki yıldır çeşitli yerlerde konuşuyoruz. Konuşurken hepimiz bu konuşmayı dinleyecek olan kişilerin de daha önceki görüşlerimizi bildiğini varsayarak yola çıkıyoruz, bazı şeyleri tekrarlamaktan kaçınıyoruz. Ben, iki şeye dikkat ettim, aslında bu kadar çok şeyden gocunmamak lazım, tanımlamalardan, sınıflandırmalardan, kategorilerden kaçınılma isteği var. Bu doğal olabilir ama bu kaçınma isteği de bir süre sonra insanı başka tariflerin, başka sınıfların içine sokar. Ahmet'in biraz evvel romanda önemli olan bir şey dediği dengedir. Çünkü roman bir estetik olaydır. İnsana yöneliktir ama insanı çevresiyle ele alan bir olaydır bence. Bu dengenin gözetilmesi lazım. Yine Ahmet'e katılıyorum, her tarafta da söylüyorum, romancının konu seçmekte ya da konuyu hangi açıdan anlatacağını seçmekte hiçbir sınırlama yoktur. Romanda, özellikle politik fikirler varsa romanda dengeye dikkat etmek lazım. Bence bu çok önemli. Aynı şey benim için söylendiği için söylüyorum. Üstelik Türkiye'de genç insan gerçeğine, sanıyorum tersinden bakmaya çalışan ilk kişilerden biriyim. Üstelik bunu söylemeye de hakkım var. Belli bir dönemde oldukça genç bir insandım. Ve belli faturaları da ödedim. Tabii iki her insan kendi deneyimini romanına yansıtır. Bir söz vardır, nasıl romancı olunur? Aslında iki türlü olunur. Bir, okuyarak, iki yaşayarak. Bunların ikisi de doğru, okumadan romancı olunmaz bu açık. İkincisi insanın kendi deneyimleri ilginçtir. Bu da önemlidir. Ama insanın hayatı, açıkça söylüyorum, bir en fazla iki tane roman olur. Kendinizi anlatırken evrensel konuyu yakalayıp onu geliştirebiliyorsanız, kendi şartlarınız içinde o evrensel dramı yakalayabiliyorsanız, romanı başardınız demektir.
Şimdi ben romandan ne anlıyorum onu kısaca özetleyeyim: Romanın belli bir dünya görüşüyle bağlantılı olması, -o görüşe angaje olmamak şartıyla- onun toplumsallıkla da bağlantılı olmasını getirir.
Hasan Bülent Kahraman- Şimdi işin biçim yönüne gelelim. Mehmet Eroğlu romanın biçimsel kuruluşu konusunda düşünceleriniz...
Mehmet Eroğlu- Biçim sözü çok kalıplaşmış bir söz... Romancı anlatım olanaklarını ne kadar genişletmeye çalışıyor, ne kadar uğraşıyor. Tanıma biraz daha açıklık getirebiliriz. Biçimle öz arasında o karmaşık dengeyi kurmalıdır.
Ahmet Altan- Bu dengeye kesinlikle katılıyorum. Ama denge anlayışının da mekanik bir şey olmadığını söylemeliyim.
Hasan Bülent Kahraman- Oturumumuz burada sonuçlanıyor, teşekkür ederim.

 

 
     
             
<<geri