Sanat Rehberi, Temmuz 1984

4.27. "Issızlığın Ortasında"*

Mehmet Eroğlu'nun 1979 Milliyet Roman Ödülü'nü Orhan Pamuk'un "Cevdet Bey ve Oğulları" romanıyla paylaştığı eseri "Issızlığın Ortasında", bu yıl Can Yayınları arasında çıktı. 357 sayfalık roman, biri on bir, ikincisi sekiz bölümlük iki kitaptan ve sonuç işlevini yüklenmiş bir "son bölüm" den oluşuyor.

"Ben-anlatı" biçiminde kaleme alınan romanın anlatıcısı ve baş kişisi, 1949 doğumlu Ayhan İlyasoğlu. 5 Ocak 1975'den aynı yılın Mart başına kadar, aşağı yukarı iki aylık bir zaman süresiyle sınırlanan dış zaman çerçevesi, geriye dönüşlerle yarılarak anlatı süresi kahramanın çocukluğuna kadar uzanıyor. Geriye dönüşler, alışılmış bir rastgele çağrışımlar dizisiyle değil, Ayhan'ın ruh sağlığının, yaşama savaşının olumsuz bir göstergesi olarak ortaya çıkıyor. Yaşama direncini yitirmiş bir gençtir Ayhan "Dünyayı değiştirmek" ülküsüyle üniversite yıllarında eylemlere karışmıştır. Çocukluğu, aile çevresinden uzakta, İzmir'in Yatılı Amerikan Kolejinde geçmiştir.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı, Ayhan'ın yedek subaylık dönemine rastlar. Asteğmen olarak katıldığı bu çıkartma, onu hiç hazırlıklı olmadığı bir savaş gerçekliğiyle karşı karşıya getirir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa edebiyatlarının tanıtıcı özelliği haline gelmiş bir sorun, savaşta ölümün niteliği; kahramanlıkla cana kıyma arasındaki ayırım, savaşta öldürmenin seçeneğinin ancak ölüme teslim olmakta noktalandığı gerçeği, Türk edebiyatının türlü nedenlerle aşina olmadığı bir konudur. Yeni Türk edebiyatının ilgi alanına giren savaş, bir Kurtuluş Savaşı olduğu için yazarlarımızın bakış açısını belirleyen değerler, kahramanlık erdemi çizgisinde yoğunlaşmıştır. Çağdaş romancılarımızdan Attilâ İlhan, "Yaraya Tuz Basmak"ta (1978) Yüzbaşı Demir'in Kore Savaşı yaşantısını işlerken mutlak kahramanlık coşkusuna karşı eleştirici bir uzaklık kazanmakla değişik bir savaş imajı yaratır. Romanda egemen olan savaş değerlendirmesi, Cevdet Yüzbaşı'nın tekrarladığı ilkedir: "... harb, hayati ve zaruri olmalıdır, (...) Hayati ve zaruri olmadıkça, harb bir cinayettir." (Y.T.B.s.81) Savaş, roman kahramanı Demir'in ruh sağlığını bozarak onun hayatını tümüyle etkileyen bir cinsel yetersizliğe sürükler.

"Issızlığın Ortasında" nın odak noktası bence, yazarın, Attilâ İlhan'ın romanını çağrıştıran savaş yaklaşımında. Ayhan İlyasoğlu'nun savaş yaşantısı Anadolu askerinin savaş coşkusunun, cihad inancından, kader anlayışından farklıdır. O, toplumunun bu tür değerlerine yabancı bir eğitimle yetişmiş olmanın, entelektüel olmanın verdiği bir hayat duygusuyla savaşı trajik bir olay olarak yaşar. "Şehitlik ya da kahramanlık, ölüme ve öldürmeye verilen en yüksek değer." İşte Asteğmen Ayhan'ın savaş yaşantısı böyle bir yorumlamayla biçimlenmiştir. Romancının anlatım gücünü ortaya koyan sahnelerden biri, savaş meydanın romanın baş kişisinin bakış açısından, onun ruh halinin merceğiyle canlandıran tablo:

"Allah Allah Allah !... ' Daha önce böyle bağıracağıma inanmazdım. Sağımda solumda çığlıklar yere düşüyor, iki yüz, belki üç yüz metre, ölülerimizi metrelere serpip koşuyoruz. (...) Gözlerimi açıyorum, mavi üniformasının içinde, kara bıyıklı bir adam var karşımda. Benimki bu, diye düşünüyorum. Benim kurbanım ya da celladım bu. Oysa adamı tanıyorum, evet çevremde görmeye alıştığım adamlardan biri. Adam süngüsünü geri çekip yeniden saldırıyor. Yana çekiliyorum, omuz omuza geliyoruz. İki insan, aynı türden iki canlıyız biz. (...) 'Asteğmenim vur onu!' diye bağırıyor bir ses. Çavuş olmalı. Elimi belime götürüyorum... Öteki gürültülerin yanında ufacık bir ses: 'Pat...' Sanki bir şarap şişesi açıldı. Adamın gözbebekleri donuyor. Birbirimizden ayrılıyoruz; mavi üniformalının göğsünde kırmızı bir kan gülü açıyor. Suratıma sıçrayan kanı siliyorum. Adam ayaklarımın dibine yığılıyor, sanki kemiksiz, biçimsiz bir et yığını. " (s.111)

Savaş yaşantısı Asteğmen Ayhan'ı, intiharı denetecek bir ruh bunalımına sürükler. Kendini denetleme, vicdan muhasebesi, melankoli, geçmişi aşamama, onun savaşı hangi boyutlarda yaşadığını gösteren tablolarla romanda dile getirilmektedir. Asteğmen Ayhan'ın Kıbrıs dönüşü Ankara'da iki ay boyunca hayata yeniden uyum sağlama çabaları, kadını ve sevgiyi bir kurtuluş ışığı olarak denemeleri, bir başarısızlıklar zinciri görünümündedir. Onun cinsel sapıklıkları, Attilâ İlhan'ın roman figürü Yüzbaşı Demir'i hatırlatır. Mehmet Eroğlu, roman kişisinin kaderini, savaşın onun için ne anlama geldiğini bir başka figürünün ağzından şöyle özetler:

"Bundan böyle her gördüğünü buradaki birine, burada yaşadığın her olayı yaşayacağın öteki olaylara, her ölüyü köydeki o ölüye benzeteceksin. " (s.133)

Violet'in bu kehaneti, roman boyunca çeşitlemeler halinde doğrulanır. Violet, Asteğmen Ayhan hakkındaki şu yargısında da isabetlidir:

"Sen duygusal bir entellektüelsin. Bir hıristiyansın sen. Savaşı cinayet sayıp acı çekmekten hoşlanıyorsun. Oysa gözünü kırpmadan öldürmeyi becerebilenlerdensin." (s.221)

Romanın ilginç figürlerinden biri de Osmanlılığı özleyen, Türklere karşı özel bir sempati duyan İstanbullu papazdır. Ayhan'ın onunla kurduğu dostluk, yazarın romana kazandırmak istediği insancıl boyutun ilginç bir görünümü. Ayhan'ı hayata döndürme çabaları bakımından doktorla o, romanda aynı işlevi farklı yaklaşımlarla yüklenen iki figür. Papaz, kurtuluşu "akıl" denen "iblisi" bırakıp, inançtan yana olmakta görür:

"Nefret etsen de dünyanın birşeylere inanan insanlarla var olduğunu kabul etmelisin. " (s.83)

Doktor da onun hayatına yeni bir yön verme durumunda, önemli bir karar noktasında olduğunu, "beyni"ni oyalamak için bir kimseyi bulması gerektiğini, aksi halde kendisinin "kurban" olacağını söyler:

"Beynini bırak. Kendini teslim olmuş, yenilmiş hissetsen de hayatının yanında bunun ne önemi var?" Bırak o iblisi, dilediğini yapsın. O iblis için birini bulmalısın. Yoksa kurban sen olacaksın, o çoktan seni seçti." (s.79)

Ayhan, papazın da doktorun da öğütlerini birer kurtuluş çaresi olarak dener, ama yaşama direncine kavuşamaz. Doktor onda gittikçe büyüyen bir "ölüm özlemi" teşhis etmiştir ki, olaylar bunu doğrular nitelikte ilerler. Ayhan romanın ikinci kitabında, hayatına yön vermedeki güçsüzlüğünü kaderci bir çaresizlikle kabullenir:

"Geçmişi, bugünde, gelecekte yaşamaya mahkûm edildim ben." (s.233)

Mehmet Eroğlu'nun romanındaki eleştirici ton yanlızca kahramanın güçsüzlüğünde ve kötü sonunda ortaya çıkmıyor: Ayhan ve çevresinin trajedisi zaman zaman kültür (eğitim) eleştirisini de içeren bir yaklaşımla canlandırılıyor. Ali'nin cenaze töreninde Naci, devrimci aydın gençleri şöyle yargılar:

"Bir destan yazmaya kalkıştınız, ama seçtiğiniz bütün roller hıristiyan şövalyelerinkine benziyordu. Hıristiyan mistikliği, hıristiyan mazohizmi..." (s.337)

Ayhan'ın 'yabancılığı', romanda çeşitli figürlerin ağzından dile getirilirken onun da bu konuda kendi kendisiyle hesaplaşmalarına rastlıyoruz:

"Yabancı. Hem bu kız, hem de Naci haklı.(...) Viyolet. 'Sen batılı bir entellektüelsin' demedi mi? Eğer o köyde bir Papaz yerine bir imamla karşılaşsaydım, onunla da dost olur muydum?" (s.300)

"Issızlığın Ortasında" modern anlatım tekniklerine çoğu bir ruh doktoruyla onun konuşturduğu hastanın diyalogu şeklinde yürüyen geriye dönüşlerle yer veren bir roman. Bu anlatıma çağdaş romanlarımızla alışmış bir okuyucu, romanın olay zincirini izlemekte güçlük çekmez. Ama Mehmet Eroğlu, asıl uğraş alanının ve öğreniminin verdiği bir bilimsel disiplinle romanın olaylarını "Son Bölüm"de zaman ve nedensellik zinciri içinde özetleyen bir mektuba gerek duyuyor. Ayhan İlyasoğlu'nun Mösye Pier'e yazdığı bu mektupta onun vicdan muhasebesi, hayatına giren papazın değerlendirilişi ve topluma, giderek bütün insanlığa karşı bir ahlâk suçlaması ile yaşama direnci bulamayan insanın savunması yer alıyor:

" Evet insanlıkta inanılacak hiçbir şey kalmadı. Öyle bir insanlığın malıyız ki, değer verdiği bütün kavramlar kanla yıkanmamış, barış için geçtiği bütün yollar birer kan gölü, mutluluk diye sunduğu her şeyin gölgesi ölüm olmasın. Ben bir sona yaklaştım. Sürüp giden bu anlamsızlığı, mantığımın içine sığdıramadığım hayatı sona erdirecek bir çözüme vardım. Beynimi ortadan kaldırmalıyım." (s.347)

Mehmet Eroğlu, özellikle ruh çözümlemelerinde "ilk roman" düzeyinin çok üstünde bir romancı olduğunu gösteriyor. Eserinde bir genç insanın trajedisini ustalıkla canlandırmış. Gittikçe "içine dönen" bir roman kişisinin ruh dünyasını derinlemesine aydınlatırken hayatı ayrıntılarda da gözlemleyebilen bir duyarlılığı kanıtlayan örneklere yer veriyor. Meselâ 20 Temmuz 1947 günü Kıbrıs Çıkartması sırasında Ayhan'ın kumsalda "karşılaştığı ilk ölüm", güzel bir kelebeğin yok oluşu, saniye üslûbuyla ve şairane bir duyarlılıkla dile getirilirken, savaşın güzele hayat hakkı tanımayan yıkıcılığı bir odak imgeyle anlatılıyor. Romanda sık sık ortaya çıkan sinestezik (synästhetisch) bir anlatım, yazarın Attilâ İlhan çizgisini benimsediğini gösteriyor. Mesalâ "Otomattan dökülen çiğ ışık piyano notalarına karışıp ayaklarımın altında çığlık çığlığa eziliyor" (s.65) ya da "Kapıda ilkbahara ısmarlanmış bir güneş ayazda titriyor." (s.81) gibi.

Mehmet Eroğlu'nun etkilenimleri,onun romancılığında bir ardıllık izlenimi uyandırmıyor. Yeni kuşağın ustalara karşı duyarlılığını roman sanatımızda bir sürekliliğin belirtisi olarak olumlu değerlendirmekten yanayım.

4.28. "Geç Kalmış Ölü"

Mehmet Eroğlu'nun ikinci romanı "Geç Kalmış Ölü", Can Yayını olarak yeni çıktı. Üç bölümden oluşan eser 45 dakikalık bir dış, 15 günlük bir iç zaman çerçevesine oturtulmuş. Baş kişisi ve sorunsalı açısından yazarın ilk romanının bir devamı sayılabilecek ögeleri var. Siyasal eylemlere dönüşen öğrenci hareketlerinin edebiyatımızda yansımasında, Mehmet Eroğlu'nun romanları kanımca bir aşama niteliği taşıyor. Fürüzan, Emine Işınsu ya da Ayla Kutlu'da bu siyasal eylemlerin somut görüntüsü ve güvenlik güçleriyle çatışması ele alınmışken "Geç Kalmış Ölü" de ruhsal düzeyde bir hesaplaşmaya geçiliyor. Gerçeklik karşısında yenilgiye uğramış, yaşama direncini kaybetmiş bir genç olarak tanıdığımız Ayhan, arkadaşı Zafer'in izini bulmak, sonra da hayatına son vermek konusunda kararlıdır. Roman, onun güney illerinde sürdürdüğü on beş günlük arayışını, güneyin etnik ve toplumsal tablolarına, yetmişli yılların siyasal ekonomik görünümlerine de yer vererek işliyor. Ben-anlatı biçiminde kaleme alınan eserde ağırlık, merkez figürün yani Ayhan'ın iç dünyasında, ama pavyon kadınları, politikayı yönlendiren ticaret burjuvazisi, Arap asıllı tüccarlar, ahlâk düşkünü çıkarcı kozmopolit tipler, Ayhan'ın bunalımlarını ortaya çıkaran yan figürler olmanın ötesinde bir işlev yükleniyor.

Ayhan, yaşantılarını sürekli olarak irdeleyen, soyutlayan, düşünceye dönüştüren tutumuyla hayatı doğallıktan uzaklaşmış bir genç. Kendiyle durmadan hesaplaşması, başarısızlıkla sonuçlanmış eylemcilik döneminin ardından onun âdeta hayatın öteki uçta yer alan temel tutumuna sıçradığını göstermektedir: Salt eylemcilikten salt düşünürlüğe geçmiş, her iki halde de dengeden yoksun bir tek yanlılık içindedir. Sonunu merak ettiği arkadaşı Zafer'in "direnmekten vazgeçtiğini", kaçtığını, yani hayatta olduğunu öğrendiği an ondan nefret etmeğe, kendine güven duymaya başlar. Özel bir anlam yüklediği intihar düşüncesi, Ayhan'ın yenik benliğinin bir çeşit savunma tepisi niteliğindedir: Hayata, Tanrıya başkaldırmakla cesaretini kanıtlayacağına inandırmıştır kendini. Mehmet Eroğlu, romanının odak figürü Ayhan ve onun temsil ettiği eylemcilik serüveninden yenik çıkmış genç aydınların karşısına "o ince Arap bilgeliğini" servet hırsı yüzünden kaybettiğini söylediği Arap asıllı Fuad Bey'i yerleştirmiştir. İkinci bölümün sonunda yer alan Fuad Bey'e ağırlık vererek bilinçli bir biçimde eleştiri yönüne kaydırdığını hissettirmektedir.

"' (...) Selim, Zafer ve siz. Üçünüz de bir Fransız kadar batılı...'(...) hatta Hıristiyansınız. Oysa ben sizden değilim. Müslüman ve doğuluyum. Eğer meseleye bu zaviyeden bakarsanız, yani bir Türk'ün Batılı olmadığını ve müslüman olduğunu hatırlarsanız, ben bir Türk'e sizden daha ziyade yakınım.'

Birden gülmeye başlamaktan korktum. Türkçe sözcükleri seçmekte zorluk çeken biri bana Türk olmadığımı anlatmaya çalışıyordu. Ama yine de ince bir sızı gibi göğsümde titreyen bir sinir, haklı olduğunu, bütün hayatım boyunca çözemediğim düğümlerden birisinden söz ettiğini ele veriyordu." (s.290)

"Geç Kalmış Ölü" nün kurgusunda kendini duyuran gerçeklik anlayışı da roman figürlerinden yine Fuad Bey'in formülü doğrultusunda: Her zaman tek olan bir gerçeklik, ona göre "Sade peşin hükümlüler ve dar görüşlüler için geçerli olabilecek bir tarif"tir. Romanın çeşitli pasajları, en belirgin biçimde de üçüncü bölümün ilk sayfalarında yer alan telefon görüşmesi tablosu böyle bir çok katlı gerçeklik anlayışının ürünü. Ayhan, otel odasında onu çağıran şilep düdüğünü algıladığı anda hayatının dönüm noktasındadır: Ya kaçıp kendini kurtaracak ya da eski kararını uygulayarak intihar edecektir. Kendisini hayata bağlayan Ferda'yı Ankara'dan yıldırım telefonuyla aramak isteği, bir yerde içindeki çekişmenin son kıpırtısıdır. "İki dakika sonra telefon çalıyor. Ferda !" ile başlayan pasaj okuyucuya Ayhan'la aynı sanrıyı paylaştırır. "Yoksa konuşmadım mı?" Düşüncelerimi telefonun zili kesiyor. 'Alo, Ankara yıldırım hazır.' (...) 'İptal edin!' diye bağırıyorum. 'İptal edin, onunla konuşmak istemiyorum." Sanrılamadan gündelik gerçekliğe geçişi, Ayhan gibi okuyucu da böyle yaşıyor. Anlatım tekniği, simgesel ağırlık ve gerçeklilik anlayışı açısından bu pasaj, kanımca romanın en başarılı birimlerinden. Mehmet Eroğlu diyaloglarla merkez figürün iç monologlarını roman boyunca usta bir doku içinde yürütmeyi başarmış. İşte Ayhan'ın hayatından çizdiği son tablodaki iç monolog-diyalog örgüsü:

"... Sonra, o büyük kaya suratların önünde, Doğuyla Batının, geçmişle geleceğin düğümlendiği o noktada, tiz bir ses gökyüzüne sivri bir hançer gibi batarak yükselecek ve beni gezegenin yüreğindeki sonsuzluğa gömecek. 'Şimdi ne yapacaksın?' diyor Beatrice.

Bunca yıllı tetiğe dokunacağım o saniye için yaşadım. Geçmişimle geleceğimi birbirinden ayıracak, zamanı durduracak o saniye için; artık korkmuyorum. Sevincimden çığlık bile atabilirim. Ölümü bir kılıf gibi üzerime geçirecek ve geçmişten, yenilgilerimden kurtulacağım. Artık özgürüm.

'Ne olur gülme.' Diyor Beatrice, 'beni korkutuyorsun.'

'Bu sefer ağzımın içine ateş edeceğim.' Diyorum.

'You are speaking in Turkish.'

'Ayın yirmisinde Dante'nin cehenneminde olacağım.' Diye neşeyle bağırıyorum. 'Orada seni arayacağım." (s.308)

Mehmet Eroğlu,diyaloglarında figürlerin kişisel üslûbunu gerçekçi bir tutumla yakalıyor. Bu konuşmalar arasında roman kahramanının yabancı figürlerle olan iletişiminde İngilizce, Fransızca ve Türkçe cümleleri devreye sokarken konuşmanın iletişim dışında ruh hali gerçekliğiyle ilişkisini de yansıtmış oluyor. "Geç Kalmış Ölü", toplum eleştirisi, ruh çözümlemeleri, kültür felsefesinin ötesinde romanın herşeyden önce bir dil ürünü olduğunu kavramış bir yazarın eseri.
4.29. "Yarım Kalan Yürüyüş"

Mehmet Eroğlu, edebiyatımızda "eylemcilik" olgusuna belli bir uzaklıktan bakma eğilimini, "Yarım Kalan Yürüyüş" romanıyla sürdürüyor. Ahmet Altan'ın "inanç" ortak paydasında birleştirerek soyutladığı sağ ya da sol eylemcilik, Mehmet Eroğlu'nda roman kahramanının politik doğrultusunu hiç belirlememek biçiminde salt eylemcilik görünümüyle karşımıza çıkıyor. Korkut Lâçin, bir yandan "kahraman" kimliğiyle çevresi açısından ilgi, hayranlık ve korku objesi olarak algılanırken, öte yandan eylemciliğin dramını bireysel boyutlarıyla bir kişilik sorunu olarak yaşıyor. Yazar, romanının odak sorunsalını kahramanın kişiliğine içten dışa, dıştan içe yöneltilmiş bakışlarla somutlaştırma yolunu deniyor. Çok yönlü optik tekniğinin değişik bir uygulamasını görüyoruz romanda. Yedi ana bölüm ve "yazarın notu" başlıklı bir son bölümden oluşan eserde alt bölümlerin çoğunluğu, sorguya çekilen kişilerin "ifade" leri. Birer sorgulama sahneleri biçiminde kurgulanan bu bölümlerde romanın senaryolaşması, romancının kanımca çok yönlü optiğin içinde yatan tehlikenin tuzağına düşmesidir. Bir anlatı türü olan romanda konuşmaların işlenişi, bunların dram öğesi niteliklerini duyumsatmayacak dozda ve tarzda olmalı. Mehmet Eroğlu, odak figürün aydınlatılmasında önemli bir işlev yüklendiği bu "ifade"leri sorgulama süreci dışında da yansıtabilirdi.

"Yarım Kalan Yürüyüş"ün dış zaman çerçevesi tam bir gün belirlemesiyle anı notlarını andıran, ana bölümlerin birinci alt bölümlerinde 21 Temmuz 1983 ten 29 Temmuz 1983 e kadar, sekiz gün olarak ortaya çıkıyor. İç zaman süresi ise Korkut Lâçin'in ilk çocukluk anılarına kadar uzanıyor. Romanda gerilim, ölümle sonuçlanacak olan bir ağır yaralama olayının çözümlenme sürecine yerleştirilmiş. Çevresinde nerdeyse ölebileceğine bile inanılmayacak kadar efsaneleştirilmiş, kahramanlaştırılmış biri, Korkut Lâçin'dir vurulan. Üniversitede laboratuar yangınına sebep olmak ve suçu tek başına yüklenmek, Korkut Lâçin'in geçirdiği elli altı günü tecritte, tutukluluk yıllarının gerekçesidir. Romanda bu olay, Korkut'un ve onu tanıyanların anılarında yer ettiği gibi ve geçmişe ait, etkisi sürekli bir yaşantı olarak işleniyor. Sözkonusu yangının kanaryaları kurtarmak gibi çok duygusal bir motife dayanması, Korkut Lâçin'in kişiliğindeki karşıt çehreleri sergileyen gerçeklerden biridir. Mehmet Eroğlu, romanında bireyin felâketi olabilecek niteliğe dönüşen bir kişilik erdemini, yardım dileyene, haksızlığa uğrayana özveriyle koşmayı, yani bireyin özbenini koruma içgüdüsüne ters düşecek boyutlara ulaşan bir özgeciliği (diğerkâmlığı), kahramanı Korkut Laçin'in dramında sergiliyor. "Gri gözlü", "şeytan bakışlı" Korkut'un yirmidört yıl öncesine ait, yön verici yaşantısı, yetimhanede sevdiği küçük kız Ayşe'ye yetimhane duvarları dışındaki dünyayı görüp anlatmak için tırmandığı duvardan aşağıya atlarken geçirdiği kazadır:

"Neden tırmandın? Kan kaybından ölmek mi istiyorsun? Terkedilmiş bir hangarı andıran revir müdürünün çınlayan sesiyle doluydu o gün. Gri gözlü piç, o kız kuyuya atla dese atlayacak mısın? Yanağım dağlanmış gibi yanıyor. Müdür neden tokat attı? Belki de evet, dediğim için. Hissiz bir et yığını gibi tuttuğum kolu bırakıyorum. Direnmek, karşı koymak: o gün. O tokatla öğretildi bana." (s.64)

Korkut'u efsaneleştiren olaylar dizisinde kuyuya atlayış, elini yanan sobanın üstüne yapıştırma gibi doruklar, hep birer mozoist başkaldırı gösterilerdir, motifleri de haksızlığa karşı çıkma ve acıma duygularıdır. "Mesut Özen'in ifadesin" nde bu olaylardan biri başmuavinin bütün sınıfa uygulamak istediği cezayı Korkut'un nasıl protesto ettiği grotesk bir tabloda şöyle dile geliyor:

"Sınıfta çıt çıkmıyordu. Sonra Başmuavine bakıp güldü ve birden elini ateş gibi kızarmış sobanın üstüne koydu. Delirmiş gibi bağırdığımı hatırlıyorum. Ama O'nun kirpikleri bile kıpırdamıyordu. Hâlâ gülüyordu. Etinin kokusunu, kızarır gibi çıkırdığı sesi duyuyorduk. Eğer Başmuavin yalvarmaya başlamasa eli kemiğine kadar yanacaktı... Evet yalvardı; cezayı geri aldığını söyleyip, elini sobadan çekmesi için avaz avaz bağırarak yalvardı."

"Çekti mi?

Başmuavin sınftan çıkınca kolunu kaldırdı. Sobanın üstündeki kapak etine yapışmıştı. Elini silkeledi, kapak düşmedi. Sonra hiç bir şey olmamış gibi kapıyı açıp tuvalete, elini suyun altına sokmaya gitti." (s.70)

Korkut Lâçin çevresindekilerin değil, kendi ağzından ya da anlatıcının ağzından
tanıtılırken, düşünce ve algılayışlarında yaşının ötesinde, bir filozof kimliğiyle karşımıza çıkıyor. Romanın sorgulama tutanakları biçimindeki bölümlerinin dışındaki bölümlerde, en çok da Korkut Lâçin'in "ben anlatı"larında ustalıkla uygulanan bilinç akımı tekniğiyle kahramanın kişiliğini belirleyen yaşantılar gibi onun değişik düşünce ve kavramları da dile gelmekte. Bir örnek vermek gerekirse, zaman kavramını anmak isterim. Yıllardır saat taşımayan Korkut'un, hayatın dönüm noktalarını birer "an"da yoğunlaşmış görmesi, "an"ın yön verici gücünü kavramış olması, çelişkili gibi görünen bir derin anlam yüklüdür. Tutukluluğu sırasında tanıdığı Yozgatlı köylüden, denizde geçirdiği sürede birlikte çalıştığı yabancı denizcilerden edindiği bilgelikler, Korkut Lâçin'in hayat felsefesinin yapı taşlarıdır, onlarla zihinsel birlikteliğini sürdürmekte olduğunu her an fark ederiz. Etkileyici kişilikler arasında çok özel bir yeri olan isim, Cengiz Bey'dir. Romanın birinci bölümünde, lise son sınıfta tanışılmış bu felsefe hocasının "gülmek" üzerine yaptığı yorum yer alıyor. "Gülmek tüm insanlık ideallerinin varmak istediği en son noktadır." (s.40)

Dördüncü bölümde Cengiz Bey, Korku'un pek önemsediği, roman boyunca bir odak soru niteliğini taşıyan "sır"la ilişkili olarak anılıyor: Söz konusu olan, Korkut'un lise son sınıfta yazdığı ve Cengiz Bey'in sınıfa okumadığı bir kompozisyon, bir denemedir(s.172). Metnini ancak romanın yedinci bölümünde okuduğumuz "Sır" başlıklı kompozisyonun altındaki kırmızı kalemle yazılmış not, Cengiz Bey'in yargısı olsa gerek: "İlgi çekici. Ancak soruna bakış açısı tehlikeli ve korkutucu."

Hayatın anlamı nedir gibi son derece soyut ve felsefi bir soruya "dahi"lere karşı hayranlık ve nefret karışımı bir duyguyla cevap arayan onsekizinde bir gencin kendisi için çizdiği yol, belirlediği amaçtır, "tehlikeli " olan:

"Ne yapmalıyım? Yirminci yüzyıl kurtarıcılara, şövalyelere muhtaç değil mi?"

Aynı bölümde, İzmir, 29 Temmuz 1983 tarihini taşıyan 2. alt bölüm Korkut Lâçin'in Cengiz Bey'le buluşmasına ayrılmıştır. Romanın kanımca mesajı bu konuşmaya yoğunlaştırılmıştır: Cengiz Bey'in bu kez avukat olarak karşımıza çıkması, acaba felsefe hocalığıyla avukatlığın birbirine geçiş tanıyan ihtisas dalları olarak düşünülmesiyle mi açıklanmalı?

Cengiz Bey'in Korkut Lâçin açısından önemi, çevresindekilerin hepsinden çok farklı: Onun "yalnızlığın kabuğunu yarıp kendisine erişebilen tek insan" oluşunun vurgulanması, "yalnızlık" konusuna özel bir anlam veren roman bağlamı içinde değerlendirilmelidir. Cengiz Bey'in teşhisi, Korkut Lâçin'i, kuşağının tipik bir temsilcisi olarak germekle başlıyor: "Kurtarıcılık, sizin neslin içgüdüsü." (s.275) Bu genelleme ve tanıda "iç-güdü", düşünce ve irade düzeyine ulaşamamışlığın ifadesi olarak yorumlandığında, bir aşağılama yargısı taşır. Hayatın sırrı, ona göre "verilecek cevaplardan çok sorulacak sorularda aranmalı"dır. İnsan olmanın sınırlarını zorlamak saydığı kurtarıcılığı Cengiz Bey, Tanrı olmaya kalkışmak sayar. İnsan olmaya katlanmaktan söz eden Korkut Lâçin'e insanlığını aşmanın da bir mahkûmiyet anlamı taşıdığını hatırlatır: "Ya Tanrı olmak ? Bu daha korkunç bir mahkûmiyet değil mi?" (s.277) Tanrı'nın yaratıcılık özelliğini, amacı kendi içinde bir kaygı olarak yorumlar Cengiz Bey. Korkut Lâçin için bu çok can alıcı bir anahtar formüldür. Hayatında, yön verici davranış ilkesinin, kurtarıcılık tepisinin insanlık sınırlarını aşan bir alanda da onu eyleme itmiş olması, ölümcül bir hastayı "kurtarmak" için öldürmesine sebep olması ve bunu da gülerek gerçekleştirdiğini sonradan öğrenmesi, Korkut Lâçin'in kendisiyle hesaplaşmasını gerektirmiştir. Cengize Bey'in açıklaması kanımca bu yüzden onda bir ruhsal "uyanma" etkisi yaratmıştır:

"Korkut düşüncelerine geri döndü. Karşısındaki adam haklıydı. Dayanamamış, o çığlıkları unutamamıştı. Oysa yalnızca Tanrı, hem unutmaz, hem de dayanabilirdi." (s.278)

İnsanın "kendisiyle barış yapması"nın koşulu Cengiz Bey'e göre "istekleri düşlerden ayırmak"tır ki bu da gerçekçiliğe davettir. Mehmet Eroğlu "kader" anlamı taşıyan yön verici "an"lar gerçeğine, romanında birkaç kez yer veriyor. Korkut Lâçin'in bilinç dünyasında yeri olan kişilerden, Alman Denizci Dehler'in özdeyişlerinden biri de "an"la ilgili. Korkut için bir vicdan problemi olacak olan o öldürme kararında yine "an"ın yoğunlaşmış hayat parçacığı olma niteliğine dikkati çekmiştir:

"İçeriye girmeden biraz düşün, bir hayatı küçücük bir zaman parçasına, bir an'a sıkıştırmak..." (s.288)

İşte aynı yoğunlukta, ama bu kez "ıslah edici" etkide bir kader "an"ı, Korkut'un Cengiz Bey'den o "hayati" öğüdü işitip algılamasıdır. Lerzan'a koşup onu kendisiyle gelmeye çağırması, Korkut'un yaşına uygun bir sevgi yaşantısına hazır olduğunu, yani insan ölçülerine göre bir hayata evet deyişini simgeler. Dramın temelinde sevgisizliğin yer aldığı roman boyunca kendini hissettiren "Yazarın Notu"nda da tekrarlanan. Korkut Lâçin'in Lerzan'a gidiş bir bakıma da intihar olarak yorumlanıyor:

"O'nu o dört kurşun değil, zırhının ardındaki boş ve yalnız yüreğinde gülüşüyle açılan küçük, görünmez yara öldürmüştü... " (s.288)
Mehmet Eroğlu'nun romanında adı çok az geçse de en çok algılanan kavram, sevgi. Eksikliği gibi insandan başka objeler yansıtılmış haliyle de insan sevgisi "Yarım Kalan Yürüyüş"ü okunmaya değer kılan en büyük neden.

 
     
             
<<geri