| |
SANAT OLAYI
TARİH : AĞUSTOS 1984
SAYI : 27
SAYFA : 66-67-68
YAZAN : MEHMET EROĞLU
'Issızlığın
Ortasında' adlı romanıyla, sanat çevrelerinin gündeminde olan Mehmet Eroğlu,
edebiyatla ilgisini kendi başına yürüten, çevreyle fazla ilişkisi olmayan
bir yazar. Bu bakımdan, sanat dergileri okuru, onu yazılarından tanımıyor.
'Sanat Olayı' bunu göz önünde tutarak, yazardan, genellikle okumayı yeğlediği
romancılar ve roman okumaları üzerinde düşüncelerini yazmasını istedi.
Aşağıda okuyacağınız yazı, Mehmet Eroğlu'nun bir dergide yayınlanan ilk
yazısıdır.
'Kitapları
anlatmak kendini anlatmaktır'
Bu sözü
ilk kez 5 Mart 1971'de, ODTÜ'de, dördüncü yurdun 304 No'lu odasında duydum.
Bir arkadaşla, aşağı yukarı beş saattir devam eden makineli tüfek ateşi
altında tartışırken. Akışkanlar mekaniğinden söz ediyorduk ve o bana;
"O kitap hiç de öyle değil, sen kendi düşüncelerini anlatıyorsun,"
demişti. Haklıydı; bunu o zaman kabullenmemiştim, şimdi hakkını teslim
ediyorum. Arkadaşım kimya mühendisliği öğrencisiydi ve tabii ki akışkanlar
mekaniğinden haberdardı. Öfkeyle:"O iğrenç dersin serüven saplantınla
ilgisi yok," diye söylendi. Sonra ayrıldık; odanın dış duvarı delik
deşik olmuştu, neredeyse yıkılacaktı; sayıları birkaç bini bulan kaza
kurşunlarına kurban gitmemek için daha güvenli bir yer bulmak zorundaydık.
"Abarttığımı
sanmayın, aslında bütün insanlar serüven ve tehlikeden hoşlanır. Çünkü
hayatın en sıradanı bile, aslında tehlikeli bir serüvendir.,,
Ama akışkanlar
mekaniği konusunda haklı değildi. Bir kanalın ya da borunun içinde akan
davranışı -ikinci dereceden kabullere dayanan ünlü Bernolli denkleminin
bütün ceberrutluğu ve keskinliğine rağmen-tam bir serüvendir. Mecradan
kadar uzaklıktaki bir su molekülünün kesin davranışını bilen yoktur. O
küçük parça insan kadar esrarengizdir. Bir yönden gelir, eğimi izler ve
sonunda durgunlaşır. Hayat gibi. Kitaplar hakkındaki beğenimin ölçütü
de kabaca bu olmuştur: Tıpkı su moleküllerinin davranışı gibi, olaylardaki
şaşırtıcılık, hayatın eğimine benzeyen gizli bir serüven duygusu, kitapta
dönen girdabın tehlikesi. Abarttığımı sanmayın, aslında bütün insanlar
serüven ve tehlikeden hoşlanır. Çünkü hayatın en sıradanı, bile, aslında
tehlikeli bir serüvendir. Çünkü sonu ölümle bitecektir. Değişen, insanın
tehlikenin farkında olup olmamasıdır. Kimisi bu serüveni, tehlikeye iyice
yakın, tehlikenin bilincinde olarak yaşar, kimisi tehlike uzakta bir şeymiş
gibi (sirklerde, filmlerde) seyreder; ama her iki durumda da sonuç değişmez.
"Lisedeki sosyoloji hocam hatırlıyorum: Cengiz Bey sınıftaki ateşli
bir tartışmanın ortasında 'Sanatçıların Tanrı ile meselesi olmalı' demişti..,,
Serüven ve tehlikeden hoşlanıyorsam, "yazarın kim?" diye sorulduğunda,
neden hemen Dostoyevski diye cevap veriyorum? (Meslektaşım olduğu için
değil; içime Dostoyevski kurdu düştüğünde lise ikinci sınıftaydım ve Dostoyevski'nin
İnşaat Mühendisi olduğundan habersiz, biyoloji öğrenimi yapmayı düşünüyordum.)
Sanırım cevap, Dostoyevski'de de serüven vardır, olacak. Hem de serüvenlerin
en korkutucusu: Kişiliğin, ruhun ve tutkuların, insan hayatı, muhayyilesi
içindeki serüveni. (Belki klişe bir söz, ama insan bilineni tekrarlamak
zorunda kaldığında klişelerden başka söyleyecek söz bulamıyor) Dostoyevski'nin
serüveninin nasıl bir serüven olduğunu, ilk kez, "cehennem akıldadır,"
cümlesini okuyunca hissettim; sonraları o cehenneme nerede rast gelsem
Dostoyevski'nin eğimi çok dik olan akışını hatırladım. Bu düşünceden öte,
bir okur olarak Dostoyevski'den bana kalan düşünceleri hatırlamaya çalışıyorum.
Birincisi; Avrupalı Turgenyev'in aksine, iliğine kadar Rus olması. İkincisi;
Papaya kâfir diyecek kadar bağnaz dindarlığı. Şaşırtıcı olan üçüncüsü
ise, bu iki özelliğine rağmen evrenselliği. Bu bana evrensel olmanın yolunun
ulusal olmaktan geçtiğini düşünmeyi öğretmiştir. Sanırım sanatımızın nitel
bir sıçrama yapıp evrensel hale gelmesi için niceliğimizi ulusallıkla
beslemek zorundayız. Belki de bu nedenle yazmaya çalıştığım romanlarda
-elimden geldiği kadar- son seksen yıldır sürekli olarak kendini gösteren
o eylemci Türk tipini keşfetmeye, görebildiğim özelliklerinin altını çizmeye
çalışıyorum. (Malatya'dan kalkıp, Dostoyevski'nin kâfir dediği papalardan
birini vurmaya giden Türk gencinin serüveni bu eylemci tipinin varlığını
ve önemini kanıtlamıyor mu?).
Dostoyevski'nin, çoğu belli bir insanlık durumuna adını vermiş kahramanları
yanında -belki de biraz ihmal edildiğini düşündüğünden- benim ilgimi Krilof
çekmiştir. Ne zaman Krilof'u okusam, çok geride, belli belirsiz, Dostoyevski'nin
kendisini görmüşündür. Dostoyevski, onca keskin Tanrı inancına rağmen,
Tanrı'nın varlığından kuşku duymuş olamaz mı? (Karamazof Kardeşler'deki,
Dostoyevski gibi saralı olan ve "öyleyse Tanrı yok," diye bağıran
kardeşi hatırlayın.) İnsanlar genellikle yüksek sesle ve durmadan tekrarladıkları
şeye inanmazlar. (Bir toplulukta tehlike kapıya geldiğinde, "korkmayalım
arkadaşlar," diye bağırandan kuşkulanın; en çok korkan ve ilk kaçacak
olan odur.) Lisedeki sosyoloji hocamı hatırlıyorum: Cengiz Bey, sınıftaki
ateşli bir tartışmanın ortasında, "Sanatçıların Tanrı ile meselesi
olmalı," demişti. O söz, benim için hâlâ önemini koruyor.
İngiliz casus Lawrence, -kimine göre Hz.Muhammed'den bu yana Arapları
en iyi anlayan adam- Bilgeliğin Yedi Temel Direği, adlı kitabında, Tanrı'nın
çölün korkutuculuğu ve ıssızlığından doğduğunu söylüyor. O kitabı, lise
üçüncü sınıfta felsefe hocamız Mr. Badley'den istemiştik; vermedi. Sanırım
Lawrence'ın anlamsız Türk düşmanlığından ürkmüştü. O kitabı çok sonra,
bir yaz boyunca okudum. Rastlantı bu ya, okurken Türkiye'den yıllarca
önce ayrılan felsefe hocamız yaz için Türkiye'deydi ve beraberdik. 1963'te
"İnsanlığın bir tür olarak ortaya çıkışında herhangi bir ilahi neden
yoktu" demişti. Sözlerini hatırlatınca, "Yine de aynı kanıdayım,"
dedi. "İnanlar, Tanrı'yı keşfederek doğuşlarına ilahi bir neden bulmak
istediler ve belki de bu nedenle biyolojik amaçlarını aştılar." Sonra
bana, Conrad'ı okumamı öğütledi; biyolog olmadığıma da üzülmüştü. Üşenmeden
İngiltere'den gönderdiği Karanlığın Yüreği'ni yıllarca sonra okudum. Lawrence'tan
söz ederken, neden aklına Conrad gelmişti? İkisinin arasında ne ilişki
vardı? Conrad, Hıristiyan Batı Sömürgeciliğinin kuruluşunu anlatıyordu.
Lawrence? Batı emparyelizminin niyetlerini. Conrad, sömürgeci uygarlıktan
değil, Karanlığın Yüreği'nde anlattığı, saf ilkellikten yanaydı. (Çarpıcı
bir Amerika eleştirisi olan Kıyamet filminin, Conrad'ın bu romanından
yola çıkılarak yapıldığı için başarılı olduğunu düşünmüşümdür.)
Lawrence'ın bombalı batı uygarlığının geleceği var mı? Conrad'la aynı
damardan gelen Malroux; "Makine uygarlığı, onu oluşturan insanlık
için yüce değere sahip olmayan tek uygarlıktır," diyor. "Sorun
bir uygarlığın yalnızca bilimin ya da o anın uygarlığı olarak devam edip
edemeyeceğinin, değerlerinin sürekli olarak dinden başka bir kavrama dayandırılıp
dayandırılamayacağının görülmesine kalıyor"
Varmak için uzun zamandır yorularak yürüdüğümüz batı uygarlığı hakkında,
batıda önemli bir düşünür sayılan, yazar olduğu kadar, Sanat Tarihçisi
de olan Malroux'dan alıntılar. Epeyce karamsar değil mi? Karamsar olmasına
rağmen, çıkış yolu önerenler de var: "İnsanlığın kurtuluşu, henüz
biyolojik olarak pek azını kullandıkları beyinlerinin tamamından yararlanmalarını
öğrenmelerinde saklıdır." Bu sözler Koestler'in, Call-Girls adlı
kitabından. Koestler kitabında, bilim adamlarını telefonla çağrılan fahişelere
-Call-Girls- benzetiyor. Sözleri size inandırıcı geliyor mu? İnsanlık,
beyninin kullanılan bölümünü genişlettikçe hep daha korkunç silahlar yapmadı
mı? Televizyon dizilerine, filmlere bakın: Geleceğin uzayında hep savaş
var. Öyleyse umut nerede saklı? İnsanda: Yenilen, ama yine de direnen,
direndikçe güçlenen insanda.
Konu direnmek oldu mu sıra Morel'e gelir: Gary'nin Cennetin Kökleri'nin
kahramanı, Morel'e. (Cennet'in Kökleri'ni kim Türkçe'ye çevirir, kim yayınlarsa
büyük bir sevap işleyecek.) Bana göre Cennetin Kökleri''ni çok önemli
bir kitap yapan, yirminci yüzyıl insanının da, insanlık onurunu teknolojik
yel değirmenlerine karşı koruyacak Don Kişot'ları beklediğini anlatması...
Morel; İnsanlardan nefret ettiği ve bu nedenle insan türüyle ilişkisini
kestiği söylenen, savanda ve dağlarda vahşi bir fil diye tanımlanan, toplama
kapında, beyinlerinde şekillendirdikleri özgürlüğün sembolü hayali fillerle
Nazilere karşı direnerek kurtulan ve savaş sonrasında o filleri Afrika
düzlüklerinde kıyımdan korumaya gelen bir Don-Kişot'tur. Morel, tutsakken,
doğanın kalbinden kopup gelerek onları özgürlüğe kavuşturacak hayali fil
sürüleriyle ayakta kalmayı başarmış; insanlık onurunun, direnmek, ne pahasına
olursa olsun baş eğmemek olduğunu öğrenmiş ve sonunda insanlığın rüyası
özgürlüğü insanlara karşı tek başına savunmak zorunda kalmıştır.
Onu Gary'in sözleriyle tanıyalım:
"Sanırım hiçbir şeyin yok edemediği ve ebediyen bozulmadan kalmayı
başaran şeyler var. İnsanlara hiçbir şey olmayacağı gibi. İnsanlar galebe
çalınması zor bir tür. Küllerin içinden her zaman gülerek ve el ele yükselme
şansları var."
Morel de onlardan biri mi ?
"Morel'e gelince. Onun için her şey söylendi. Sanırım o yalnızlığın
içinde ötekilerden daha fazla yol almış biriydi... Oysa bu gezegenin üstündeki
insan, bulabileceği bütün dostluklara muhtaç olduğu bir noktaya varmıştır.
Ve o yalnızlığın içinde, bütün fillere, bütün köpeklere ve bütün kuşlara
muhtaçtır. Hâlâ aramızda yaşayan bu devasa, acemi doğa harikaları filleri
koruyabileceğimizi göstermenin zamanıdır. Hâlâ öyle bir özgürlük için
aramızda yer olduğunu..."
Özgürlük! İnsanların en azından dört bin yıldır uğrunda öldükleri o kavram!
Hemen hemen bütün ideolojilerin ütopyası. Ütopyasız bir ideoloji neye,
kime yarar? Gary, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda ortaya çıkan ideolojilerin
insanlığa, inanın korkutucu yanını tanıttığını söyleyerek özgürlüğü savunuyor.
Ya bağımsızlık? Ya Morel özellikle zamanımızda az gelişmiş ülkelerde görünen
bağımsızlık kavgası üzerine şunları söylemektedir:
"Bağımsızlık mı ? Bu benim için yeterli değil. Ulusal bağımsızlık!
Filleri korumaktan yalnızca bunun için vazgeçemem. Ulusal bağımsızlık
eski, çok eski ve artık işe yaramayan bir hile. Dünyanın onda dokuzu kendine
bağımsız diyen uluslardan oluşuyor. Hallerine bak. Hayır dostum, bu benim
için yeterli değil. Daha çoğunu istiyorum. Daha azı için bu kavgadan vazgeçemem...
"
Bu kitabı çoğunlukla tartışılması tabu sayılan kavramlara açıkça aldırdığı,
gözü pek olduğu için sever ve önemserim. Ama en önemli yanı insana olan
inançtır.
Cennetin Kökleri hakkındaki sözler zavallı Saint-Denis'den söz edilmeden
bitirilemez. Aklı düzenden, yüreği Morel'den yana olan Cizvit Papazı!
Bir din adamı, Tanrı gibi yüce bir değere inanan bir kişi her şeyden vazgeçebilir
mi? Tutkuyla sevdiği Afrika'nın geleceğinin kötü bir batı uygarlığı taklidine
dönmeye mahkûm olduğunu bilmesi, onu Conrad'ın, Karanlığın Yüreği''nde
savunduğu ilkelliği, Hıristiyan uygarlığına tercih etmeye mecbur ediyor.
Kitabın bence en dramatik bölümü, Cizvit Papazı Saint-Denis'in öldükten
sonra ağaç olmaya karar verip ilkel kabile büyücüsüyle yaptığı pazarlığı
hikâye eden satırlardır. Öldükten sonra özgür fil sürülerinin gezindiği
geniş Afrika düzlüklerini gören bir tepede, sabah güneşinin üzerine doğacağı
küçük bir koruda, bir sedir ağacı olmayı seçmek. Cennetin Kökleri''nde
ustaca yapılan şey, Malroux ve Koestler'in kültür üzerine yazdıkları metinlerde
ele aldıkları kavramların, roman boyutuna çarpıcı bir biçimde yansıtılmasıdır.
Ve sonuç aynıdır. Çözüm insanda, direnmeyi bilen insan soyundadır.
Döndük dolaştık yine Dostoyevski'ye geldik. "Acı ve şiddet karşısında
direnme. İnsanın mahkûm olduğu kader budur." Doğru bir söz. Ama ya
benim Japon'um. Belki bazılarının ona National Geographic'in son on yıldaki
sayılarında, zaman zaman rastlamışsınızdır. Adını unuttum. Zaten adına
hiç dikkat etmedim. Hatırladığım, garip bir parıltıyla yanan, içine dönmeye
hazır gözleri. Benim Japon, (başkalarına anlatırken onu böyle tanımlıyorum)
Everest'e bir kez, Kutuplara iki kez, Amazon ormanlarına iki kez, tek
başına (evet, tek başına) gidip gelmiş biri. Son gördüğüm resimde Filipinler
yakınındaki, dünyanın en derin deniz çukuruna, yine tek başına inmeye
hazırlanıyordu. O neyi kanıtlamaya çalışıyor? Kime meydan okuyor? Eseri
olmasa da, o da büyük bir sanatçı değil mi?
Başladığımdan beri bu yazının sonunu nasıl bağlayacağımı düşünüyordum.
Sanırım benim Japon bunu halletti. Tüm hayatını gökyüzünü gözlemekle geçiren
ünlü Çek astronomu Tycho Brahe'nin sözleri hem onu, hem de çoğu insanın
yaşama nedenini özetliyor:
" Ölüm döşeğinde Tycho Brahe bilgilerini Kepler'e armağan etti ve
çılgınlığının son gecesinde şu sözleri şiir yazan biri gibi tekrarladı
durdu: Boşuna yaşamış olduğum sanılmasın... Boşuna yaşamış olduğu sanılmasın..."
(Carl Sagan, Cosmos).
|
|
 |