YAZMAK
- YAZARIN DURUŞU- ROMAN- SANAT:
(Ocak 2004)
YAZMAK:
Yazmak,
gizemli, tutkulu ama çoğu kez yorucu bir serüvendir; bu yüzden aşka benzer.
Kavranışı da edebiyatın bu ilham verici ana teması gibidir: Öğretilemez,
öğrenilir ve kişiden kişiye değişen, neredeyse sayısız tanımı vardır.
Ben, 'beynin kendine yönelttiği hırslı dikkatten doğan, güçlü bir boşalma
isteği' şeklinde özetlenebilecek olanı yeğlerim. Çünkü yazmak tek başına,
tutkuyla, acı çekerek yapılır ve çoğu kez -tıpkı aşk gibi- mutlu sonla
bitmez. Yazmak dediğimiz bu kışkırtıcı eylem kimi zaman başka hayatlara
duyduğumuz özlemden, kendimizden farklı birisi olma hayalinden doğar,
kimi zamansa hayatımızda bulamadığımız ilahiliği edebiyatta aramanın bir
biçimi olarak önümüze çıkar. Yazmak bazen de günâhlarımızı bağışlatmanın,
ruhsal arınmamızı sağlamanın etkin bir yoludur. Bildiğimiz şudur: Anılaştıramadığımız
hayatlar eninde sonunda kendini yazdırırlar.
Yazmak her zaman, en karmaşık, en çetrefilli duygularda bile bir açık
seçikliğe ulaşma, insanın mahrem duygularının gizlerini keşfetme isteğinin
ortaya konulması olmalıdır. Bu ise kendini itiraf edebilme yeteneği edinmekle
mümkündür. Ancak burada dikkat etmemiz gereken nokta, bu boşalma, keşfetme
ya da itiraf isteğinin kaynağında neyin yer aldığının belirlenmesidir.
Israrlı, özlü, yürekte yerleşik uyarıcı bir dürtü mü, yoksa sadece benliğimizi
yatıştıracak ün satın alma niyeti mi beslemektedir yazma kaynağını? İşte
temel soru budur.
Dikkatlice bakarsak kalıcı yazarların beslendiği kaynağın çoğunlukla acı
olduğunu görürüz. Çünkü acı çekmek, bize insanları, nesneleri ve durumları,
-en çok da kendimizi- duyumsayıp kavrama yeteneği verir. Aslında gerçek
edebiyat bireyin çileli deneyimlerinden sonra acılı anılarını özümseyerek
kişiliğini oluşturma safhasında ortaya çıkar. Yazar hiç olmazsa hayatının
bir bölümünü Golgatha'da geçirmiş olmalıdır. Çünkü gerçek edebiyatçılarla
taklitçilerini birbirinden ayıran terazinin ölçü birimi -bizi gerçek kılan-
acıdır. Yazar, Dostoyevski gibi "yıkım ve kargaşadan doğan acıyı
sevmeyi" öğrenmelidir. Bazıları için yazmak hayatını edebiyata bağışlamak,
hatta kurban etmek anlamına gelirken, bazıları için bu eylem, bir oyun
veya ödül peşinde koşmaya dönüşür. Oysa Nietzsche, "Pazar yerinden
ve şöhretten uzakta oluşur bütün büyük ve değerli şeyler," der. V.
Hugo ise her yazınsal eylemi toplumsal bir eylem olarak görür.
Yazmak, her şeyden önce bir tutum, bir bakış açısı sorunudur. Bu nedenle
yazarın duruşunu belirleyen temel unsurlardan birisi de güzel ve doğruya
bakışıdır. "Doğru, bilginizin içeriğinin objesine uygun olması demektir.
Güzel ise bilginin bir niteliği değil, var olanın üzerinde söylenen önermenin
yüklemi ya da öznesidir." Ama doğruluk (gerçekler) sanat yapıtı içine
girerse o zaman güzellik olarak görünür.
Nasıl tanımlarsak tanımlayalım, yazmak için bize en çok gereken yalnızlık
içinde yaşanan, asla zaman aşımına uğramayacak derin bir pişmanlıktır.
Çünkü nereden bakarsak bakalım, romancının gerçek Tanrısı pişmanlıktan
oyulmuş bir puttur. Kıyıcılık ve merhametin birlikte varoluşunun, başka
canlılarda olmazken insan türünde yan yana ortaya çıkışı belki trajik
bir zıtlıktır ama bu zıtlık aynı zamanda yazma eylemine sağlam bir temel
oluşturur. Çünkü edebiyatın kalıcı -trajik- temaları bu çelişkinin ürünüdür
çoğu kez.
YAZAR
VE YAZARIN DURUŞU:
Yazarlar kimlerdir; nasıl insanlardır? Bu soruyu şöyle cevaplayabiliriz:
Gerçek yazarlar analarının rahminden değil, kalemlerinin ucundan doğarlar.
Aydın olmanın birinci niteliği muhalif olmaktır. İşte bu nedenle yazar,
hiç bir otoriteye, hiç bir politik sisteme bağımlı (angaje) olmamalıdır.
Ancak bağımsız yazar sorumsuz olamaz; insanlığa karşı görevleri vardır.
Bu görev, sorgulayarak yaşadığı zaman dilimine ışık tutmayı ve ona müdahale
etmeyi de kapsar. Sanatın amacı (bilim gibi, saf din gibi, felsefe gibi)
yaşamda var olmayanı, dengeyi arayışımızda daha adil, daha aydınlık olmak
değil midir? Uyumsuzlukları, çelişkileri belirginleştirmek, en azından
unutturmamakla görevli olan sanatçı, benliğinin kapılarını başka varlıkların
acılarına açandır. Bu yüzden bir yazarı büyütüp derinleştiren en önemli
unsur, mayasında kendini suçlama isteği ve yeteneğinin var oluşudur. Sanatçı
her şeyden önce adaleti tutkularının Tanrısı kılandır.
Kimi yazarlar hayran edinmekten çok, kendilerine hayran olmak için yazarlar;
kimileri ise gelecek ya da sonsuz bir hayat edinmek için. Bazılarımızın
yazarlığının özünün, sefahat içinde kendini yok eden birisinin çekiciliğinden
öte pek de anlamı yoktur. Bazılarımız için sanat yarar gözetmeyen bir
uğraştır; bazılarımız ise kimsenin görmediği, görse de farkına varmadığı
insan manzaralarının ressamı olmayı seçerler.
Bu satırların yazarı, sanatın ve sanatçının söyleyecek bir şeyi olması
gerektiğine inananlardan; yazar ya da sanatçının mayasında adalet duygusuna
tapınma olmalı, vicdanı yüreğinin yanında yer almalı ve bu vicdan toplumsal,
insanî kaygılar içermelidir, diyenlerden. Daha açık deyişle, yazar kendini
sever değil, insanlığı sever olmalıdır, diye düşünenlerden.
Bir yazar ancak hakkındaki övgülere de yergiler gibi aldırış etmediğinde
olgunlaşmış sayılır. Yazarlar yazdıklarına ne denli katılırlar? Kahramanlarını
ne kadar kendilerine benzetirler? Bu sorulara, iyi yazarlar kendilerini
var oluşlarının örsünde ufalayıp öğüterek kahramanlarının hamurlarına
katanlardır, diye cevap verebiliriz.
ROMAN:
İyi roman nedir? İyi roman her şeyden önce sabit bir fikir ya da yıkıcı
bir sorudur. Bu tür romanlar zamana karşı koyabilmiş, kalıcı eserlerdir
ve odağında da mutlaka insan vardır. İnsan olarak varlığımızın bilinmeyen
bir yanını keşfetmeyen, buna niyetlenmeyen ya da var olanın altını çizmeye
yeltenmeyen roman, roman değildir. Aslında roman türünün öncülerinden
sayılabilecek olan Robinson Crusoe bize romanın ana temasının ne olması
gerektiği konusunda bir fikir verir: (Tıpkı 3000 yıldır okunan Odyseus
gibi) 'Yazgısını arayan yalnız insan...' Sartre diyor ki, "Kötü roman
pohpohlayarak hoşa gitmeye çalışan romandır; iyi romansa inanma ve inanılma
işidir." Gerçek yazar kolaylığı sürgün edendir ve yazarken asla okuru
gözeterek yazmaz. Anais-nin'in sözlerini asla unutmamalıyız: "Bir
sanatçı yeterince büyükse her şeyi yalayıp yutabilir."
SANAT:
Sıra sanatın niteliklerinde: Sanat keşfeder, bilim kanıtlar. Yaratıcılığın
yolu ise uyumculuktan değil, başkaldırı ve yıkıcılıktan geçer. Sanat ise
isyana açılan en büyük kapıdır. Gerçek soyluluğun ölçüsü ne kanımızın
rengi, ne de erdemlerdir; ölçüt edebiyattır, sanattır. İnsanlığı kötülüğün
zalim krallığından, iyiliğin soylu efendisi olmaya ancak sanat taşıyabilir.
Buna rağmen sanat ve edebiyat hiç bir zaman yüceleştirilmemeli ve ahlâkçı
sınırların içine sıkıştırılıp kutsallaştırılmamalıdır. Picasso'nun dediği
gibi "Sanat asla iffetli bir şey değildir," ve iyilikten çok
kötülük, sevaptan çok günah kutbuna yakındır.
Son söz olarak şunları söyleyebiliriz: Yazgı, katlanılabilir bir ölüm
ummaktan başka bir şey değildir. Türümüzün bu gezegenin üstündeki konumunu
ve yazgısını araştırma merakı; galiba yazmak ve edebiyat da bundan ibaret.
Bunu bize yazgılarımızın -ne denli trajik olursa olsun- katlanılabilir
olduğunu kanıtlayan başyapıtlar söylüyor.
Mehmet Eroğlu
|
|
 |