![]() |
|||||||||||||
![]() |
|||||||||||||
|
256 sayfa 1. basım Eylül 2005 (Agora Kitaplığı), 4. basım Ekim 2005 (Agora Kitaplığı), Isbn: 975-8829-89-0 |
|||||||||||||
|
Homeros'un doğduğu kente komşu; güneşin, Tanrı'nın yarasından
düşen bir kan damlası gibi denize battığı; Şeyh Bedrettin'in müritlerinin en
son neferine kadar kesilip katledildiği; onlarca yıl insansız kalmış bir
yarımadanın ucunda gönüllü sürgününü yaşayan, kırgın bir erkeğin, Kuzey'in
kendine bakışının hüzünlü hikayesidir "Düş Kırgınları".
Aşk, pişmanlık, dostluk, erdemler ve insanlık durumları üzerine yoğunlaşan
duygusal bir düşünme; aşık olmak-sevmek ikilemi üzerine cüretkar bir deneme:
Mehmet Eroğlu'nun dokuzuncu romanı "Düş Kırgınları" bu şekilde de
tanımlanabilir. Mehmet Eroğlu, bu romanında -öteki eserlerinde rastladığımız zengin tema
çeşitliliğinin aksine- tek bir konuya, aşk ve sevgi ikilemi üzerine yoğunlaşır.
Aşk, yüreğin en narin ürperişi iken; sevgi, bazen de vazgeçmektir.
Bir yanda hayatı boyunca hep 'en son unutan' olmayı seçmiş, 'olgunluğun,
üzerinde bir kusur gibi durduğu', içki ile acısını katlanabilir kılmaya çalışan
düş kırgını bir adam, Kuzey; öte yanda 'mutluluktan daha görkemli olan şeyi'
aramaya niyetli, Şafak; ve 'sevdiğine değil, onu en çok sevene gidecek' olan,
Çiğdem. Ellili yaşlarda bir erkek ve yirmi beşinde iki genç kadın! Aşınmaz bir
pişmanlığın penceresinden bakılarak anlatılan bir öykü olan "Düş
Kırgınları", biri geçmişte, diğeri şimdiki zamanda yaşanan ve dramatik bir
biçimde birbirinin içine giren iki aşkın ustaca kurgulandığı bir romandır. Düş Kırgınları’nın -insanı araştırma
kaygısı bir yana bırakılırsa- aşka yönelişimizi kavrama çabasında olan bir
roman olduğu görülecektir… “Aşkın”, bir
yönüyle “yüreğimizin en narin ürperişiyken…”
bir yönüyle de “her şeyi alan ya da her
şeyi veren bir kesinlik” olduğunu, “Acıma,
sevecenlik gibi öteki duyguların yalnızca dış çemberinde yer aldığını” vurgulayan
bir deneme… Romandaki birbirine ilginç bir biçimde bağlanan iki aşk öyküsünün
dayandığı dramatik öz, sevgi ve aşk ikileminden doğmaktadır. Romanın sıkı olay örgüsüyle işlenmiş dış yüzeyinin
altında, birbirinden farklı, hatta zıt karakterlerin nasıl olup da birbirlerine
doğru çekildiği sorusuna verilecek cevabın araştırıldığı görülür. Her aşk
öyküsünde karşımıza çıkan o kışkırtıcı soruyla yüz yüze buluruz kendimizi: Birini
neden sever, neden aşık oluruz? Bu, Düş Kırgınları’nın kahramanlarına
bakılırsa, cevabı sevenin olgunluğuna göre değişen bir sorudur çoğu kez: “Genç
birisi, her zaman kendisi için -benliğini öne alarak- severken, genç olmayan, sadece
o olduğu için sever karşısındakini. Genç olan, sevdiğinden, verebileceğinden
fazlasını isterken, yaşlı olan, sevmenin bazen de vazgeçmek olduğunu bilir…” Kuzey için aşk, gençliğe, güzelliğe ve
canlılığa yöneliş, yaşama isteğinin dışa vurumuyken, genç Şafak için aşk, sunak
taşına uzanır gibi başına gelecek her şeyi kabullenmeye hazır olmak, Çiğdem
içinse yalanı kabullenmektir… Aşk’ı Şafak gibi, ‘bir kadınla bir erkeğin
birlikte oluşturabilecekleri en görkemli şey,’ olarak tanımlasak da, aşkın bir
yarısının olasılık, öteki yarısının da aldanış olduğunu unutmamamız gerektiğini
fısıldar Düş Kırgınları bize. Romanın gözlerden ve olağan yaşamdan uzak bir
doğanın bağrında gelişen ana sorunsalı, işte bu tartışmalardır. Düş Kırgınları’nı ilginç kılan diğer bir düzlemse,
Kuzey ve ruhsal çilekeşliği seçen ebedi dostu, yoldaşı Sami’nin mensup olduğu
kuşakla ilgili ileriye sürülen görüşlerdir. Romanda 1968 kuşağı, Saf İyilik
peşinde olan ve Karaburun’u bir felsefe merkezi yapmayı düşleyen çılgın
felsefeci İhsan tarafından şu sözlerle tanımlanır… “İnsan, Dostoyevskiyen bir
suçlulukla yoğrulmuş, öfkeli bir bilincini hep koruyan böyle bir kuşağa nasıl
ilgisiz kalabilir? Şu açık ki, Tanrı’nın taşınmaz ağırlıkta bir yükle, vicdanla
donattığı bu kuşağın tutkulu, şehvetli bir insan severliği vardı. Onlar umutsuzca
dünyaya iz bırakmaya çalıştılar. Belki göze çarpmayı gözeten beğeni dilencileri,
belki hayalperesttiler; yel değirmenlerin olmadığı bir çağda şövalye olmaya
kalkıştılar; belki çabaları nahifti. Ama dünyayı değiştirme isteğinden hiç vazgeçmediler…
Özetlersek, gömülmeyecek, toprağa karışmayacak türden insanlar olduklarını
kabullenmeliyiz. Yere değil, gökyüzüne aittiler. Onlar hakkında çok şey
söyleyebiliriz ama sıkıcı olduklarını asla…”
Hem karada hem de denizde yaşayan yunus insanlar, Şeyh Bedrettin dönemine kadar
uzandığına inanılan sırlar, benzersiz doğa betimlemeleri ve yerel öğeler
taşıyan yan öyküler... Mehmet Eroğlu, "Düş Kırgınları"yla kendisinin
de bir parçası olduğu Karaburun Yarımadası'nı hüzünlü bir aşk hikayesi için
mekan seçerek, insanı ve doğasıyla yeniden yaratıyor... |
|||||||||||||
|
Bugün
ölecek miyim? Öleceksem hazırım; cümlem dudaklarımda. Sıra son söze geldiğinde
insanın mutlaka söyleyecek bir şeyi olmalı. Kurtz, yaşamın son soluğunu
dudaklarına üflerken iki kez, “Ne dehşet! Ne dehşet!” demişti. Benim sözlerim,
“İçtim, hem de çok içtim,” olacak. Hayatımı boşuna harcamadığımı bundan iyi ne
kanıtlar? Doğumu kestirebiliyorken hiçliğe
göçeceğimiz anın rasgeleliği ne kadar anlamsız. Hayatımız boyunca
hazırlandığımız o kaçınılmaz son, kaderin umursamaz ama kararlılıkla atacağı
zarlara bağlı. Kuşku sınırını geçtiğimi, hayatımın bir bozgun olduğunu
kavradığım şu anki belirsizlik, Tanrı’nın almak için bunca yıl mayalandırdığı öç olmalı.
Kim Tanrı zar atmaz demiş: Bugün kaç atacak? İşte, günün sorusu. Başka sorular da var aklımda. Ölmeye
hazırlanırken kendimi yaşama içgüdüsünün arsız pençelerinden kurtulabilecek
miyim? Belki de ölme dileği, acı çekmeme isteğinden başka bir şey değil. Hayır,
umut yoksunu birisi gibi yakınırken kendime haksızlık etmemeliyim: Acıdan
korkmuyorum, benimki sadece gecikmiş bir buluşmanın sabırsızlığı. |
|||||||||||||