![]() |
|||||||||||||
![]() |
|||||||||||||
|
275 sayfa 1. basım Aralık 2006 (Agora Kitaplığı), Isbn: 9944-916-59-5 |
|||||||||||||
|
SEVGİ VE HAYALİN PEŞİNDE, GEÇMİŞE
VE GELECEĞE DOĞRU, AYNI ANDA YAPILAN FANTASTİK BİR YOLCULUK! “M, o
akşamüstü, göğsündeki garip sızıyla geçmişi olmayan, anısız bir güne
uyandı. Belleği onu hafifmeşrep bir sevgili gibi terk etmişe benziyordu…”
Mehmet Eroğlu, onuncu romanı Belleğin Kış Uykusu’nda, insanı en çok
kendisi kılan adını bile hatırlamayan bir adamın, Bay M’nin, yitirdiği
belleğinin peşine düşerek, geçmişe ve geleceğe doğru aynı anda yaptığı
fantastik bir yolculuğu anlatır. M’nin bindiği tren zamansız bir gecenin
içinde yol alırken, M bir yandan gençleşir, bir yandan da karşısına çıkan
yolculardan geri aldığı anılarla hayallerini, sevdiği kadınları ve
geçmişini hatırlar. İnsanın düşüncelerini okuyabilen, bir belirip bir
kaybolan bir Palyaço ile M’nin öfke ve hayranlık duyduğu, kadınların
gözbebeği yakışıklı Bay G, bu garip yolculuğun yoldaşlarıdır. Yolculuk,
M’nin seçim yapacağı istasyona kadar gizini korur. M, üç zor soruya cevap
verecektir. Acısız hayat bizi mutlu eder mi? İçinde bir tutam sevgi olan
hayatımızdan, ne kadar kötü olursa olsun vazgeçebilir miyiz? Gerçek
sevginin bir nedeni var mıdır?
Mehmet Eroğlu’nun benzersiz bir kurgu
ustalığıyla kaleme aldığı Belleğin Kış Uykusu, insanın, belleğin, vicdanın ve
hiç şüphesiz saf sevginin kaynağını araştıran sıradışı bir roman...
|
|||||||||||||
|
M, o akşamüstü, göğsündeki garip
sızıyla geçmişi olmayan, anısız bir güne uyandı. Belleğiyle gözlerini açtığı
anın arasına yerleşmiş, kendini bir varlık olarak kavramasına engel olan bir
boşluğun kıyısındaydı. Nedenini bilmeden titriyordu: Saat altıydı; küçük bir
bavul, uyanır uyanmaz yolculuğa çıkacakmış gibi ayaklarının dibinde duruyordu.
Ancak dağınık olduğu hemen fark edilen odada, yayıntının toplanması,
koltukların üstündeki küçük yastıkların düzeltilmesi, perdelerin kapatılması,
okunmuş gazetelerin ortadan kaldırılması gibi her yolculuk öncesinde
görülebilecek olağan hazırlıkların izi yoktu. M, neden yatakta değil de oturma
odasını andıran, ayrılık kokmayan bu odada, hem de rahatsız bir sandalyenin
üstünde uyuyakaldığını da bilmiyordu. Kucağında açık bir kitap, kimin
tarafından, ne zaman hazırlandığını hatırlamadığı bavulun üstünde bir uyarı
işareti gibi duran sarı zarf ve divana atılmış gri takım elbise… Bu nesneler
anlamlı bir bütünün parçaları mıydı? Öyle idiyseler hangi zamana aittiler?
Kendini zorlasa da araladığı cevapları bulamadı. Anıları yok olmuştu. Belleği
onu hafifmeşrep bir sevgili gibi terk etmişe benziyordu. Gariplik, anılarını yitirmiş belleğiyle
de sınırlı değildi; durumu daha da anlaşılmaz kılan şeyin boğazıyla göğüs
kemiği arasında gidip gelen sızı olduğunu düşündü. Acı vermeyen, gırtlağına
yaklaştıkça belirginleşen bu titreşim, geç kaldığını hatırlatan bir çalar saate
benziyordu. M, uyarıya kulak vererek koltuktan kalkınca kapının önünde
uyuklayan köpek de çalan zili duymuş gibi başını kaldırdı. Küçük gözler ve bu
gözleri daha da belirsizleştiren, şaşırtıcı büyüklükteki bir kafa... M,
şaşkınlığına rağmen yönsüz bir sevinçle, tek başına değilim diye düşündü. Ancak
bu boş, koğuşu andıran odada kendisinden başka bir canlının varlığını fark
etmesi, ne içinde bulunduğu garip durumu açıklamaya, ne de duyduğu o hüzünlü
yalnızlığı seyreltmeye yetti. Köpek, etrafa neşe ve canlılık saçmak bir yana,
soluk bile alamayacak kadar yaşlı ve yorgun görünüyordu. Peki, kime aitti, adı
neydi? M, hâlâ kararsız gözlerle onu süzen hayvana bakarken birden korkuyla
irkildi. Ya benimki? Evet, kendi adını da hatırlamıyordu. Zihninde sadece bir
harf titreşiyordu: M. Gerçeği o zaman kavradı: Belleğiyle zamanın arasındaki
bağ kopmuştu. Zamanın ıssızlığının ortasındaydı. Bir süre endişesinin
yatışmasını bekleyerek kendini dinledi: İçinde sadece uyandığı günün Pazar
olduğuna yönelik bir duygu vardı; tabii bu da yapacak hiçbir işinin
olmamasından, yani belleğinin boşluğundan kaynaklanıyor olabilirdi. M, göğsündeki sızı tekrar yer
değiştirinceye kadar etrafı süzdü, sonra aklına yapacak başka şey
gelmediğinden, divanın üstündeki takım elbiseyi alarak giyindi. Ceket, üzerine
göreydi, ama pantolonun beli oldukça boldu. Ya zayıfladım ya da elbise başkasına
ait… |
|||||||||||||