|
|
DÜŞ KIRGINLARI
HAYRİ K. YETİK
Türkiye tarihinin boyundan büyük işlevselliğe sahip sosyalist hareketi, 1920’lerde on beş kişidir; 1940’ta bir avuç yazar, aydın, 1960’larda görece bir kitlesellik kazanırsa da sonrasında bildik gençlik hareketinde boğulur. Türkiye İşçi Partisi saymazsanız parlementoya bile girememişlerdir. Ancak, 12 Mart 1970 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri onlara karşı yapılmıştır. Demek ki tarihin en önemli aktörleridirler. Resmi söylemin negatifini verdiği bu tarihin resmini renklendirererek çizen Mehmet Eroğlu, aynı zamanda bu nedenle döneminin romancıları arasında ayrıcalıklı bir yere sahip.
Tarihle, felsefeyle, siyasetle arasındaki mesafeyi koruyup roman estetiğini gözetip yarattığı özgün romanlarıyla 1974’den başlayarak bu süreci anlamamızı sağlayan bir perspektif oluşturuyor; kuru bildiriye düşmeden yaşadığı dönemin tarihine tanıklık eden bilinç ve sorumluluğu da içerecek biçimde.
İlk romanı Issızlığın Ortasında’nın kahramanı Ayhan, 1974, Kıbrıs çıkarmasında yaşadığı travma ve geçmişi arasında gidip gelirken pişmanlıklar da yaşar. Geç Kalmış Ölü romanında bu kahraman, intihar ve Doğu-Batı tartışması içinde görünür. Yüz: 1981 ise 12 Eylül 1980 Askeri Cunta döneminde asteğmen olarak askerlik yapmış bir işkencecinin çevresinde gelişir; işkenceleri anlatılmadan, yalnızca mağdurlarına, tabutluk denilen sorgu odalarına göndermelerde bulunarak.
Adını Unutan Adam’da 1965-1980 döneminin devrimci savaş geleneğinde olağan bir dayanışma göstergesi olarak algılanmış bir olayı seçer anlatmak için Eroğlu. “Yaşanmaya değer bir hayat edinmek, öldüklerinde güneşe gömülmek için” Filistin’e anti-emperyalist cepheye gidip, tutsak düşmüş Ali’nin kendiyle hesaplaşması romanın düğümünü oluşturur. Savaş serüveni kadar düşündürerek, bir o kadar gerilim yaratarak:
Görüşmeler sonunda hapishaneden bir İsrailli pilotun ceseti karşılığında 33 kişiyle birlikte salıverilmesini içine sindirememektedir; otuz üç hayatın değeri bir cesete indirgenmiş gibi değersizlendirilmiştir sanki… Eroğlu, buradan ve eylemleriyle Türkiye’yi sarsan 1970’lerin “kendilerine ısmarlanmamış bir devrimin peşinde ölüme yakın yürümüş” kuşağı adına tarihe tanıklık edecek biçimde kurguladığı romanlarını, Yürek Sürgünü ve Zamanın Aynasında’yla sürdürür.
Portrenin tamamlandığı onuncu romanı Düş Kırgınları, 12 Eylül vurgunu yemiş Sami ile Kuzey’in hikâyesinden bir kesitle ve son yılların romanlarında görmeye alışık olduğumuz türden bir yöntemle bu küçük pencereden yaşanmış otuz yıla ve bütün Türkiye’ye bakar; ordan gördüklerini yansıtır. Bakanın öznelliği, en azından bakışaçısıyla, bakılanın sınırlılığı bu tür anlatıların hepsinde olduğu gibi Düş Kırgınları’nda da zamanın manzarası açısından eksiltiler, eksiltmeler yaratmış; ama öykü uzun olmuş.
Dil lezzeti arayanlar için oldukça yetik bulunabilecek yarattığı aura sade okura fazla gelebilir. Bu kesimler, romanın kendisini yeni serüvenlere sürüklemesini bekler yalnızca. Bununla birlikte piyasa işi popüler romanların, sade okur beklentisine göre biçimlenen romansları yazınsal iddiası olan bir yapıt için ölçüt almak, göstermek kuşkusuz yersiz olur; ama bir roman, seçkin okurlara yönelse de bir başka deyişle yazınsal kaygılarla kurgulanmış olsa da o tür okurlara verecekleri olmalı, diye düşünüyor, bunu kişisel bir beklenti olarak kendime saklıyorum.
Yazarları buna zorlamanın, bu kadarcık bir uyarının bile sakıncalar yaratabileceğini göz ardı ediyor, endişelenmiyor değilim. Benim için Mehmet Eroğlu’nun durduğu yer kuşatıcıdır; Düş Kırgınları, sıcak odamda ya da bir yaz ikindisinde serin balkonumda zevkle okuyacağım bir roman, hem de anılarıma, düşlerime, düşüncelerime eşlik edebilecek, dönüp yeniden okuyabileceğim kadar. Eklem yerlerindeki sorunları, Çiğdem ve Sami’ye ait günlük bölümlerinin yarattığı eklenti duygusunun tıpkı şiirsel dil gibi doğallığını ve okurun romanın içindeki dalgınlığını olumsuz etkilediğini de görmezden gelip şunu söyleyebilirim: Bu uzunlukta bir metinde bu kadarcık eksiklik, kusur sayılmaz.
Ancak, romanın tarihe tanıklığına ilişkin göndermelerini irdeleyip değerlendirmek bir zorunluluk gibi geliyor bana. 78 Kuşağı dediğimiz kuşağın tarihteki yerini, kendisi de o kuşaktan biri olan, aynı zamanda bu kuşağın manzarasını vermeyi dert edinmiş bir yazar olarak Eroğlu’nun romancı kimliği açısından da önemlidir bu; çözümlenmesi gerekir diye düşünüyorum.
Bir üst-metin olarak daha çok Kuzey’in anılarının yer aldığı anlatı Çiğdem ile Şafak, arasındaki aşkının dolayımında gelişiyor gibi görünse de Sami’yle birlikte hikâyesidir denebilir; bu nedenle bir 78 Kuşağı romanıdır Düş Kırgınları. Metnin alt katmanında onların otuz yıl öncesinden başlıyor hikâyeleri. Bu kuşağın sosyalist hemen bütün bireylerinin yaşadıklarını yaşamıştır Kuzey ile Sami. Çatışmaya girmişler, saldırıya uğramışlar, Kuzey’in yanında belinden vurulup sakat kalmıştır Sami, ayağının biri aksıyor. Tutuklanmışlar, işkence görmüşler, siyasi sürgünler ya da kaçaklar olarak yurt dışına çıkmışlar; artı olarak Danimarka’ya İspanya’ya, Çin’e de gitmişler; şilepte tayfalık yapmış, okyanusları dolaşmışlar...
Sonrasında görece rahat bir hayatları var; roman da buradan başlıyor. Ege’nin Karaburun kasabasında bir oteli işletiyorlar; ama, alışılmış ticari kurallara aykırı bir işletmecilik anlayışıyla; nasıl mümkün olabildiği roman için de sorulabilir, ne var ki bu çok da önemli değil. Kuzey’in psikolojisini ve eskimemiş bir sosyalist olduğuna kanıt olması bakımından da işlevsel olabildiği söylenebilir…
Karakterlerin yapıp ettikleriyle ve bugünlerini belirleyip biçilendiren geçmişleri bağlamında tutarlılıkları sahiciliği kadar da romanın teknik başarısını ilgilendirir. Öncelikle tarihsel, toplumsal bir bağlama oturtmak zor, Mücella ile Fındık’ı saymazsanız toplumdan da soyutlanmış bir halde olduklarını söyleyebilirisiniz. Yazlıkçılardan başka insanlar yok gibidir; Eroğlu gibi bir yazar bunun bilincinde olsa gerek. Yine bu bağlamda roman 2000’nin ilk yıllarına oturmuş olmasına karşın dünyanın ve Türkiye’nin gerçeklerinden uzak bir izlenim yaratıyor. Bir iki yerdeki göndermenin yeterli olamayacağını düşünüyorum.
Güneydoğu’daki savaşa ilişkin kesitinde romanın başından beri adı geçen Emin ve eşinin kişisi oldukları yan olay, çok başarılı; nedense yazar onu şöyle bir anıp geçmeyi yeğlemiş. Eski bir yüzbaşı olan Emin’in yaşadığı bir çatışmada karşılaştığı travma, savaşın dehşetini anlatmaya yeter de artar bile; tanık olduğu vahşet nedeniyle karısının hamileliğine dayanamayıp ondan kaçması da müthiş bir keşif. Böyle olunca insan, bu hikâyeyi de anlatıya neden sarmalayıp daha kapsayıcı bir manzara yaratmadığını sormadan edemiyor.
Bunların hepsinden önemlisi Kuzey’in 78 Kuşağı’nı simgeleyen karakter olarak başarısı başarısızlığı... Öteki romanlarındaki 68’liler, 78’lilerle birlikte bu portre tamamlanabilir ama, Kuzey’in başarılı ve olumlu bir simgesellik edinme olasılığı yanında bu kuşaktan birçok birey gibi, elbetteki siyasi geçmişinin davasını güdenler bağlamında, bunalıma, nihilizme, intihara yönelişinin nedeninin belirsiz kalmasıyla Düş Kırgınları, eksik, hatta yanıltıcı olmaz mı? Kuşkusuz belirsiz kalan bir başka alan, kuşağının öteki bireylerinin savrulduğu yerlerdir. Sözgelimi birçoğu hayatın ve sistemin manipülasyonuna uğramış, öğütülmüştür. Bir kısmı da sistemle entegrasyona girmiş, hatta sistemin adamı olmuş, sistemin partileri kurumları içinde karşı saflara itilmiş... Direncini ve devrim ısrarını sistemin çarkları içinde de sürdürenler yok değil; ama hangi koşullarda, nasıl bir halde?
Roman, bu açıdan bütün bu savrulmaların göz ardı edilmesine, 78 Kuşağı’nın bütün bireylerinin Kuzey gibi olduğu izlenimi yaratılmasına yol açabilir. Sami, bütün bunlar arasında dengeci bir kişilik; yazarın bilinçle, aynı zamanda Kuzey’in sıra dışı düşüncelerini ve yaşamını dengeleyecek bir karakter olarak yarattığı anlaşılıyor; ama bence yeterli olduğu söylenemez.
Kişisel kanımı yansıtan sorularımın, yazarın seçimine, anlatı ustası olarak gerekçesine saygımı azaltmadığını bir kez daha belirtmeliyim. Başarılı romanlarıyla Türkçe edebiyatın son dönem yazarları arasında ayrıcalıklı bir yer edinmiş Mehmet Eroğlu, roman çizgisi ve roman anlayışıyla bu soruları yanıtlayabilir belki, ama Düş Kırgınları, bu soruları sorduruyor.
Soruların yanıtlanmasını romanla ve başka eleştirilere bırakarak Düş Kırgın’larını başarılı bir roman yapan niteliklerine dönersem sahipsiz bir köpek olan Benek’le ilişkisinden başlayabilirim. Yenik bir insan, zamanımızın bir kahramanı, bütün silahları, savunma mevzileri elinden alınmış biri ama, kendi içinde hâlâ direncini sürdürüyor; Benek ve Benek’e bağlılığı Kuzey’in içindeki isyan ateşinin simgesi olarak oldukça güçlü bir metefor...
Bütün köpekler öldürülür; Benek kurtulmayı başarır ve ormanda tuzaklardan uzak bir yer edinir kendine; Kuzey de ona saygısını korur; çünkü o direnmesini ve özgürlüğünü korumasını bilmiştir; bu özgürlüğüne düşkün firariye yaşamını sürdürmesi için sık sık yiyecek yetiştirir. Benek’le yirmi beş yıllık, nerdeyse tersiyle yüzü gibi oldukları arkadaşı Sami’den iyi anlaştıkları bile söylenebilir. Daha doğrusu Benek’i bu denli sevdiği, gözettiği... Öyle ki, “Bugün ölecek miyim? öleceksem hazırım…” tümcesiyle romana başlayacak kadar hep ölümle, kendi ölümüyle ilişkide olan Kuzey’in içindeki isyan Benek’in ölümüyle sönüyor ve artık yaşama nedeni kalmıyor. Şafağın kaybolması gibi bu da yazarın duygusal dünyasında büyük bir kırılmaya yol açıyor.
Benek, simgesel uzak çağrışımı ve göndermelerine karşın başından sonuna dek romana katılıyor. Eroğlu, bundaki başarısını tıpkı dilde olduğu gibi Kuzey’in psikolojisini ve bu psikolojiye uygun düşen felsefesini kuramsal sığlığa düşmeden olay içinde yaşatan türden bir ustalıkla dile getiriyor.
Kişilik ve karakteri bütün romana yayıldığı için bir bir sıralamak bu yazının amacı değil; bazı bölümlerini örnek olarak aktaracak olursam; birinci bölümün ilk tümcesi “Bugün ölecek miyim? öleceksem hazırım…”ın devamında ölüm anındaki son sözlerinin “İçtim hem de çok içtim” olacağını belirtmesi; okuru, felsefenin en önemli kavramı olan ölüm ve psikolojinin en sorunsalı intihar arasında bir serüvene hazırlıyor; bununla birlikte “İçmedi mi ağla’yan bir adam” vurgusu, romanın akacağı mecrayı imliyor. Sonunda Eroğlu, onun için “Duyduğu acı ancak çocuğunu yitiren bir anneninkiyle karşılaştırılabilir.”(252) Alkol bağımlılığını da “Vicdanı kurbanını hazmedemeyince içkiden medet ummuş olmalı.”(251) gibi vasıflarla betimleyecektir. İçiyorsa bir nedeni vardır Kuzey’in hem de toplumsal bir nedeni:
“Ne kadar inkâr etsek de boş. İktidarsızlığı kanıtlanmış bir kuşağa mensubuyuz biz.”(19)
Sami’nin buna yanıtı;
“Devrim yapamadık, iyi aşıklar olamadık. Kadınları gerektiği gibi sevemedik. (…) Şimdi de sevişemiyoruz.”
Kuzey arkadaşını buraya kadar onaylıyor:
“Doğru söylüyordu: Devrim yapamamıştık, iyi aşıklar olamamıştık; günlüğümü bir türlü hikâye kitabına çevirememiştim. Bize ölmeyi bilenlerin kuşağı diyorlardı; ama ölmeyi bile beceremiyordum. Sadece içmek ve dost edinmek, becerebildiklerim bundan ibaret.”(21)
Kuzey’in bir nedeni daha vardır: Kuşağının büyülü simgesi dünyevi ve evrensel bir değer, mutlak gelecek olduğu gibi mutlak güzel olacak ‘yarın’ şimdi yoktur ve hiç olmayacak gibidir... Ama, yalnızca yarın değil kaybettikleri dünü de yitirmişler; belki de asıl mesele bu.
“…elli yaşını geçtim, hatırlamaya değer ne yaşadım?” der Sami; “Dert etme, benim yaşadıklarım canıma okuyor.” diye yanıtlar Kuzey, “Belleğimde kocaman uçurumsu bir boşluk vardı.”(217)
Aslında gerçek değil bu ve doğru olmadığının farkındadırlar. Kuşağını simgeleyecek serüvenleri, dolaştıkları ülkeler yaşadıkları maceralar, bir yarımadaya sığınmışlıklarının yalnızca bir zorunluluktan başka bir şey olmadığını, en azından Kuzey’in yakınmaları arasında beliren,
“Dünya bizi aldattı; devrime sırtını çevirdi. Tıpkı insanın kendine arkasını dönmesi gibi…”(145) imgelemi, büyük anlam dünyası yalanlıyor bunu. Çünkü, edilgen görünmesine yol açmakla birlikte Kuzey’in Kuşağının ruhuna bağlılığı kadar devrime inancını ve o ruhun gücünü gösteren güçlü bir karakter yapan yanıdır bu.
78 Kuşağı’nın sorguladığı, yıllar yılı tartıştığı konulardır bunlar. Milyonlarca kez sorulmuş bir sorudur Sami’ninki:
“Devrim, Lenin’in uydurduğu bir düş müydü? (…) Ya devrimci olmak? Bu bizim istediğimiz bir şey miydi yoksa başımıza gelen bir şey mi?”
Kuzey:
“İnançsızlık savunması en kolay şeydir dostum. İster uydurulmuş olsun, ister olmasın, ben düş görmekten yanayım.”
Sami’nin yanıtı:
“Biz devrimi hayattan büyük sandık…”
Evet, 78’lilerin algı ve imelemi tam da böyleydi. Kuzey de bu inançtadır, soru olsa da
karşılığı:
“Değil miydi?”
Sami, yüzyılların, bin yılların yarasını kanatır; Hz. İsa’ya, Silvanius’un, Hallac-ı Mansur’un, Eba Müslim-i Horasanî’nin de uğradıkları ihaneti anımsatır:
“Biliyor musunuz, en kaliteli haini olan kuşak bizimkidir. Bana sorsalar acı çekmeyi sevenlerin, mazoşistlerin kuşağı derim. Sanki dünyanın tüm acılarını yüklenmeye mecburuz… ”
Sami’nin mazoşizm ithamı tartışılabilir; ama, bütün ülkenin, her köşesinin kontrol altına alındığı bir milyon insanın sorgulandığı, bir tek cezaevlerinde kalmış direnişçilere ihanetin “kalite”si kuşkusuz ironik bir sıfat olarak algılanacaktır. Bu anlamda “Samimi itirafçılar” olarak sosyalizmin tarihine girmiş olan ihanet biçimi her çağda olduğu gibi bu süreçte de hareketin, direnmenin aldığı en yıkıcı bir darbedir. Kuşağın bilincindeki en büyük yarılma ve acı.
Yakınmacı sözlerinin devamında kendini bundan alamadığı anlaşılıyor.
“İntihar eğilimimizin, yaşamımızdan vazgeçmeye yatkın oluşumuzun ardında da işte bu acılardan kurtulma isteği var bence.”(152)
Bu, şu anlamda doğru görünüyor: Karaburun gibi dünyanın en güzel yerlerinden birinde karınlarını doyurabilecek kadar bir yaşamları var; geçmişlerinden başka da sorunlarının olduğu görülmüyor; yazar böyle bir kesit aktarmıyorsa,
“Ölüm! varolma arzumuzun yitmesi, hiçbir şeyi arzu etmemek: Evet, yaşamak da yitirdiğim şeylerden birisiydi.”(175) vb düşünceler, yargılar şimdiye ilişkin olamaz. Sözü uzatmadan söylersem Kuzey, yeterince inançlıdır.
“İnancı arayanlar inançsızlardır.”(198) dediği için değil; inançlı biri gibi yenilgiyi hazmedemediği için. Pişmanlık duyguları taşımadığı için. Savaşım olanakları elinden alınmış, büyük hayalleriyle baş başa kalmıştır. Hayallerini terk etmemiş, inancını da; olmayan yalnızca silahıdır. Ölümle de alıp veremediği bir şey yok; artık yaşamla da alıp veremediği bir şey kalmamışken.
Sami onun için “Bazılarımızın korkuları var, bazılarımızın cesareti. Onun payına cesaret düşmüştü.”(153) der.
Öyleyse aksiyonu ateşleyen bir karşı fügür olarak Sami’nin de söyledikleri kuşkusunu içerir. Yer yer bu yanıyla konuşuyor Sami.
Kendini kötü hissetse de Kuzey’in mutsuzluğu, hatta karamsarlığı, hayalleri büyük insanlara özgü dövünmedir, pişmanlık olarak değerlendirilemez, yazar böyle nitelemiş olsa da bir tanrı olmadığını bir yazar olduğunu düşünerek karşı çıkıyorum buna; Kuzey’in iddiasından vazgeçmediği karakterinden belli; sevişebiliyor da… Sami’nin tanıklığıyla söylersem, “…her eylemci bir serüvencidir, okyanusa açılan birisinin eninde sonunda yazacağına inan”ılabilir.
Gregor Samsa gibi içi geçmiş biri değil çünkü, aşkla uyanacak; “daha çok insan olmak isteyen” Kuzey, sevdiği kadını Şafak’ı aramak üzere denize açıldıktan onbeş gün sonra dönünce; “artık bir yazarım; çünkü ölümü sevgilime bıraktım.” deyip yazacaktır.
“Bir öykü için gereken hayatın değil, hayallerin gerçeğidir”(252) Kuzey’in güncesinde bu var, yazar Eroğlu’nun aktardığına göre. “Aldatmayla aldanışın birbirinin içine geçerek gerçeğe dönüşmesi”dir bu; yazmak için gerekli olan yanılsama psikolojisi.
Artık bu aşamada neyin hayal neyin gerçek olduğu karıştırıyor yazar.
Fındık “cennet denizdedir” demiş ya esrarengiz biçimde denize açılıyor; son içkisini de içiyor. Şişeyle vedalaşıyor. Benek’le birlikte gömülmek üzere. Bir hayal içinde “Yarın” dediği bir resimdir bu. Denizin dibindeki bir uçurumun başı. Buluşma noktası. ‘Çoban yıldızı’ dediği veya sanrıları arasında öyle görünen Şafak karşı kıyıdaki dağa iniyor ve o dağ yuvarlanıyor. Fındık’ın kartal dediği dağa…
Mitolojik görkeme sahip anıları gibi oluyor ölümü de. En önemlisi düşüncelerinin imgeleminin büyüklüğü. Onu ufka benzetip “Onu görüyor, seyrediyor, hatta büyüleniyordunuz, ama asla yanına gidemiyor, onunla olamıyordunuz.”(115) dediği gibi Çiğdem’in, ancak yanına sokulunca büyüsünden kurtulunca, irdeleyince daha iyi anlaşılıyor bu.
Sonuçta yaşamları kuşaklarının bütün serüvenlerinden geçmiş gibi görünen bu iki arkadaşa ilişkin romanın İhsan Hoca’sının ağzıyla Mehmet Eroğlu’nun demek istediği şu:
“İnsan Dostoyevskiyen bir suçlulukla yoğrulmuş, öfkeli bir bilinci olan böyle bir kuşağa nasıl ilgisiz kalabilir? Şu açık ki, onların tutkulu, şehvetli bir insanseverliği vardı… Tanrı onları taşınmaz bir ağırlıkta yükle donatmış: Vicdanla. Laf aramızda, bu özelliklerinin Tanrının insanlaştırılması projesine çok uygun düştüğünü söylemeliyim. İnsanın, tüm erdemlerimizin boy attığı, vicdandan ibaret bir varlığa dönüştüğünü düşünün… Bilinçli bir seçim olduğuna emin olmakla birlikte onların insanlık adına acı çekmeye soyunduklarını kabul etmek zorundayız. Belki bizlere saçma gelebilir, ama onlar için insanlık kavramı bir din; biat ettikleri bir Tanrıydı.”(156)
“Her insanın kişiliğinde gizli bir çatlak var. Kuzey’inki vicdanıydı. O çatlaktan –tıpkı kayanın içine işleyen su gibi- yavaş yavaş yüreğine sızan pişmanlığı sonunda onu un ufak etmiş…”(251) diye betimlediği gibi Eroğlu’nun Kuzey Erkil, denize gömüldü ama, serüven sürüyor. Ne denizler tükenir çünkü ne de bekleyenleri. Mehmet Eroğlu, romanının oturduğu toplumsal ve tarihsel bağlamına ilişkin vurgusuyla 78 Kuşağı’nın dünya algısı ve gelecek tasarımını içrek biçimde sahiplenen bir yazar olarak da bu izlenimi yansıtıyor, bu misyona inanmış görünüyor. Kuzey’e içkiyi bıraktırması, hikâyesini yazdırması, aşkın fark edilmesine yol açan adı ‘tan’ anlamına gelen sevgilisi Şafak’ın kaybolması; Benek’in direnci ve özgürlüğü simgelemesi gibi Kuzey Erkil’in Çiğdem’den doğan kızının adının kendi adıyla aynı anlamda Şimal konmasına bakılırsa olumlu bir karakter çizmek istiyor... Kuzey yaşıyor; ama, Şimal bir kadındır bu defa; aşırı yorum sayılmazsa, bunula savaşım doğal olarak biçim değiştirmiştir, demek istediği bile ilerisürülebilir.
Burada içerik çözümlemesine yoğunlaşıldığından romanın anlam katmanları öne çıkmış oldu; göz ardı edilmemesi için belirtmeliyim, son otuz sayfasını saymazsanız, Düş Kırgınları’nı roman yapan biçimsel zorunluluklarını, yapısal özelliklerini değiştirip şiir hâline getirmek olanaklı. Buna gerek var mı?.. Hayır... İçerikle biçimin örtüştüğü Düş Kırgınları, siyasal romanlarda çokça zaafa uğrayan yazınsallığı korumuş; siyasal bildirinin içrek kılındığı, her satırının, her sözcesinin hesabı yapılmış gibi özen ve bilinçle dokunmuş; olayın, öykülemenin önüne geçmeyen dengeli biçemiyle şiir tadında okunabilir...
|
|

|