|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
||||||||
|
|
MEHMET EROĞLU’NUN ROMANLARINDA 1980
SONRASI DÖNEMİN İZLERİ Fethi Demir Giriş 1980 askeri darbesi toplumu derinden etkilemiş, siyasetten
günlük yaşama, kültürden edebiyata kadar birçok alanda etkisini göstermiştir.
Birçok açıdan kendinden önceki dönemlerle farklılık gösteren 12 Eylül
darbesi, yeni bir dünya görüşü, yeni bir toplumsal algılayış geliştirmesi
bakımından da toplumsal anlamda büyük bir değişimin ve dönüşümün başlangıç
noktasını teşkil etmektedir. Bu sebeple üzerinde ciddiyetle durulması;
siyasi, sosyal, kültürel ve sanatsal alana yansıma biçimlerinin dikkatle
incelenmesi gerekir. 12 Eylül darbesi her şeyden önce siyasi bir olaydır ve
failleri tarafından, toplumun içine sürüklendiği kaosu sonlandırmak ve ülkeyi
anarşi ortamından kurtarmak amacıyla yapılmıştır. Fakat iddia edilenlerin
aksine 12 Eylül darbesi, birçok bakımdan kendinden önceki darbelerden
farklılıklar gösterir. 12 Eylül darbesinin, 61 İhtilali’nde olduğu gibi sağ
aydın, 12 Mart muhtırasında olduğu gibi sol aydın üzerinde aynı anda baskı
kuran[1] bir anlayışla yapıldığına dair çeşitli fikirler ileri
sürülse de asıl amacın 12 Mart süreci ile sindirilen sol düşünceyi tamamen
ortadan kaldırmak olduğu, daha kabul gören bir yaklaşımdır.[2] 12 Eylül
darbesinin kapitalizmin küreselleştiği bir döneme denk gelmesi de oldukça
anlamlıdır. Çünkü 12 Eylül darbesi, ülkedeki kaos ortamını sonlandırmaktan
ziyade önerdiği yeni toplumsal, siyasi, sosyal ve ekonomik programla
kendinden sonraki döneme damgasını vurmuştur. Bu sebeple 12 Eylül darbesini
değerlendirirken, darbenin kendisinden çok darbe sonrası süreçte gelişen
sosyal, siyasi, kültürel ve ekonomik anlayışlara yoğunlaşmak, Türkiye toplumu
için bir kırılma noktası olan bu dönemin daha net anlaşılmasına katkı
sağlayacaktır. Peki, bu yeni dönemin başat özellikleri nelerdir? Dönemin
özellikleri genel olarak; siyasetin gözden düşmesi, siyasi kutuplaşmaların
yerini ara tonlara bırakması, siyasi ve düşünsel çatışmaların bireysel çıkar
ilişkilerine dönüşmesi, tüm ilişkilerin bireysel çıkar etrafında
şekillenmesi, toplumcu düşüncenin gericilik olarak algılanması, reklâm
sektörünün büyümesi, tüketime dayalı ve günübirlik bir yaşam anlayışının
kabul görmesi, medyanın ve özellikle televizyonun toplumsal yaşantının
merkezine yerleşmesi biçiminde özetlenebilir. 12 Eylül darbesinin toplumda
bir kültürel bölünme yarattığını ileri süren A. Ömer Türkeş de 1980 sonrası
dönemi benzer doğrultuda şöyle tahlil eder: “Türkiye’de 12
Eylül askeri darbesi ile başlayan ekonomik, siyasal, toplumsal ve ideolojik
şekillenmenin sonucunda bir kültürel bölünme yaşandığını söyleyebiliriz.
Artık kendini taşradan, yoksulluk ve isyandan ayıran, kendini bütün bu
çelişki ve çatışmaların dışında tanımlamak isteyen bir Türkiye çıkmıştı
ortaya. Bu kültürü çarçabuk üstlenen bir kesim, bundan böyle yalnızca alışık
oldukları şeyleri görmeye başladı. Objektiflere takılanlar arasında işsizlik,
açlık, evsizlik, hastane kapılarında bekleyen insanlar, kısaca yoksulluk
görüntüleri yer almıyordu elbette.”[3] 12 Eylül ve
Roman Edebiyat ve toplum ilişkisi hiçbir dönemde yadsınmamış[4], her zaman toplum-edebiyat ve toplum-roman ilişki
anlaşılmaya ve açıklanmaya çalışılmıştır. Büyük toplumsal olaylar edebiyatı
ve romanı etkilediği gibi, edebiyat eserleri de toplumsal değişimleri,
süreçleri etkilemişlerdir. Bu sebeple 12 Eylül dönemi de kaçınılmaz olarak
edebiyata ve romana da yansımıştır. En başta dönemin temel paradigması olan
bireyselcilik, 12 Mart döneminin toplumsal sorunları etrafında şekillenen
roman anlayışının yerini almıştır. Artık toplumcu ve siyasi bir romandan söz
etmek pek mümkün değildir. Çünkü 12 Mart dönemi, toplumdaki “bireysel tükeniş
fakat kolektif irade” nedeniyle toplumcu bir romanın yazılmasına imkân
vermişken “bireysel mücadele fakat kolektif tükeniş”[5] bağlamında değerlendirilen 12 Eylül döneminde toplumcu
bir romandan söz etmek pek mümkün değildir. 1980 darbesiyle birlikte roman sadece ele aldığı konular
ve bu konulara yaklaşım tarzı açısından değişmemiştir. Değişim romanın
içeriğini değiştirdiği gibi romanın biçimsel özelliklerini de etkilemiştir.
1980 yılındaki askeri darbenin yol açtığı sosyo-politik değişimler,
edebiyatta biçimci eğilimlerin artmasına neden olmuştur. Dünya genelinde
Marksist devlet sistemlerinde gözlemlenen çöküş belirtileri ise edebiyatta
bireyci eğilimlerin ön plana çıkmasını körüklemiştir.[6] Öncelikle Batı edebiyatında görülen bireyci ve biçimci
gelişmeler, yoğun çeviri etkinliğinin de desteğiyle, 1980 sonrası Türk
edebiyatında kendine azımsanmayacak sayıda yandaş bulmuştur. Toplumsal bağlarından kopan/koparılan dönem insanının
psikolojik olarak da sağlıklı olduğunu söylemek zordur. Sürekli bir şüphe,
kuşku ve güvensizlik duygusu insanları maddi değerlere yönelmeye sevk
etmiştir. Reklâm sektörünün gelişmesi, medyanın toplum yaşamında belirleyici
faktör konumuna gelmesi bu süreci daha da kronikleştirmiştir. Edebiyat ve
roman da bu bireysel ve psikolojik travma durumu içerisinde toplumsal
bağlarından kopmuş ve gözünü geniş toplumsal yığınlar yerine, günübirlik
yaşam algılayışı içerisinde akıp giden medyatik ve bireyci hayata
yöneltmiştir.[7]
Edebiyat yayıncılığının büyük medya kuruluşlarının
egemenliği altına girmesi, edebiyatı da manüplasyona açık bir hale
getirmiştir. Artık edebi ve sanatsal değer yerine “çok satmaya”, “popüler
olmaya”, popüler beklentilere yönelik roman yazma anlayışının 12 Eylül
döneminin edebiyat ve roman dünyasına bir yansıması olarak
değerlendirilebilir. Çünkü daha önceki dönemlerde olduğu gibi toplumsal
konular ne yazarın ne de toplumun ilgisini çekmediği gibi yazarın bu tür
konulara yönelmesinin koşulları da ortadan kaldırılmıştır.[8] Böylece Türk romanında köklü değişikliklerin meydana
gelmesi kaçınılmaz olmuştur. Gerçeklikten kaçınmaya çalışan, toplumsal
sorunlardan uzak duran, fantastik ve mistik öğelerin çoklukla işlendiği,
anlamın geri plana itildiği, tarihsel olana sığınma eğiliminin yükselişe
geçtiği, kimi eleştirmenler tarafından “çöküş romanları”[9] olarak tanımlanan bir roman anlayışı, dünyadaki
postmodernist eğilimlerin de etkisiyle dönemin başat roman anlayışı haline
gelmiştir. İşte bu nokta da 12 Eylül dönemin egemen roman
anlayışının biraz daha uzağında yer alan, 12 Eylül sonrası dönemin
eleştirisini yapan Mehmet Eroğlu’nun 1980 sonrasını anlatan “Yüz:1981”, ile 1990’lı yıllar
Türkiye’sine projektör tutan “ Zamanın Manzarası” adlı romanlarını
“tutunamayan kahramanlar” bağlamında incelemek, 1980 sonrası gelişen yeni
yaşam alışkanlıklarının anlaşılmasına yardımcı olacaktır. İncelemede yazarın
bu iki kitabının seçilmesinin temel sebebi, incelemeye tabi tutulan iki
romanın da özel olarak 1980 sonrası döneme odaklanmasıdır. Yüz:1981 Mehmet Eroğlu romanlarıyla son dönem edebiyatımızda belirli bir yer edinmiş, ele aldığı konular ve bu konuları işleyiş tarzıyla birçok kişinin ilgisini çekmeyi başarmış yazarlarımızdandır. Kendi tabiriyle “On bine yakın yayılmayan, aksine derinlemesine biriken”[10] bir okur kitlesi oluşturmayı başarmış olan Eroğlu, yazmaya 1974 yılında başlamıştır. Eroğlu’nun ilk romanı Issızlığın Ortası 1979 yılında Milliyet Roman Ödülü’nü kazanmasına rağmen, 12 Eylül nedeniyle yayınlanamaz. Yazarın 1981 yılında yazdığı Geç Kalmış Ölü adlı romanı da ilk romanıyla aynı akıbeti paylaşır. Bu sebeple yazarın eserlerinin okuyucuyla buluşması 1984 yılından sonraya rastlar. Issızlığın Ortası ve Geç Kalmış Ölü 1984’te, Yarım Kalan Yürüyüş 1986’da, Adını Unutan Adam 1989’da yayımlanır. Ayrıca birbirinin devamı olan ilk iki romanı Issızlığın Ortası ve Geç Kalmış Ölü ile 1985 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı’na ve Madaralı Roman Ödülü’ne layık görülür. 1994 yılında Yürek Sürgünü adlı romanıyla okurla tekrar buluşan Eroğlu’nun altıncı romanı ise Yüz:1981 adıyla 2000 yılında yayımlanmıştır. Yedinci romanı Zamanın Manzarası 2002 yılında yayımlanan Eroğlu’nun sekizinci romanı ise Kusma Kulübü’dür. Agora Kitaplığı tarafından basılan eserin yayım tarihi 2004’tür. Yazarın dokuzuncu romanı Düş Kırgınları 2005’te, onuncu romanı Belleğin Kış Uykusu 2006’da ve bir üçlemenin ilk kitabını oluşturan Mehmet Fay Kırığı-I adlı son eseri de2009 yılında yayımlanmıştır. Bu çalışmada üzerinde duracağımız ilk eser olan Yüz: 1981, Mehmet Eroğlu’nun altıncı romanıdır. İlk beş romanında 12 Mart dönemini ele alan Eroğlu, Yüz: 1981 romanıyla yakın tarihimizin önemli kırılma noktalarından biri olan 1980 askeri müdahalesi sonrası gelişen olayları anlatır. Bu sebeple Yüz: 1981'in Mehmet Eroğlu'nun diğer romanlarından önemli farklılıklar göstermektedir. Eroğlu, ilk beş romanın hepsinde solcu ve eylemci kimliği olan kişileri romanlarının başkahramanı olarak öykülerinin odağına yerleştirmişken bu kez sıradan, 1980 sonrasında çevremizde rastlayabileceğimiz bir tipi öne çıkarmaktadır. Bu açıdan Yüz:1981’i, Mehmet Eroğlu'nun 12 Eylül sonrası insanını mercek altına alma niyeti taşıyan eseri olarak tanımlayabiliriz. Romanda sıradan, günübirlik yaşayan, tek yeteneği para kazanmak olan, âşık olmak yerine kadınları cinsel bir obje olarak algılayan, kendi dışındaki her şeye duyarsız, 1980 sonrasında çevremizde rastlayabileceğimiz, isimsiz bir anti-kahramanın etrafında gelişen olaylar anlatılır: “Roman, ‘hiçbir hayatın başrolünü oynamadım, erdemlerle akrabalığım yok’ diyen bir anti kahraman ekseninde gelişiyor, birlikte olduğu kadınlar anlatılıyor. Âşık olmak yerine ilişki kurmayı seçen ve âşık olduğundaysa gerçek yüzünü keşfeden bir adamla karşılaşıyoruz.”[11] Roman boyunca, parasına para katmak için kafa yoran, kendi dışındaki insanları önemsemeyen, yer yer pornografik bir anlatımla dile getirilmiş günübirlik duygusal ilişkiler yaşayan, isimsiz bir anti-kahramanın yaşamından kesitler verilir. Çevresindeki olaylara duyarsız bir şekilde yaşamını devam ettiren isimsiz ve sıradan kahraman, yaşadığı apartmanda meydana gelen büyük toplumsal olaylara dahi ilgi göstermez. Aslında apartman Türkiye’yi sembolize etmektedir ve “Güney Kanadı’ndaki Sorun” da Doğu da yaşanan olaylara bir göndermedir. Fakat acı çekmeyi bir nevi hastalık gibi gören ve hayatı boyunca hiçbir güçlü duygu ve düşünce edinememiş bu anti-kahraman, tüm bunlardan uzak durmayı tercih eder. Bu sırada hayatını alt edecek bir sırrın farkına varmaya başlar. Yüzünün onu başkalarından gizleyen, olağanüstü değişme yeteneğine sahip bir yönü olduğunu anlar. Değişime uğrayan yüzü, onu geçmişte birlikte olduğu, 25 yaşındaki üç kadını birbirine bağlayan gizemli bağ üzerine düşünmeye iter. Çünkü kahramanın yüzü kendisine âşık olan kadınlara ölüm bulaştırmaktadır. Bu sırada yaşamını toplumsal mücadeleye adamış, felsefeci Tahir Bey’in kendisi hakkında yazdığı değerlendirmelerde yüzünün kendisine âşık olan kadınlara ölüm bulaştırmasının sebebini öğrenir. Yüzündeki hastalığın sebebi sıradanlıktır. Fantastik unsurlar taşıyan Yüz: 1981, bir anlamda bu bulaşıcı hastalığın açığa çıkarılmasını ve adının konmasını sağlamak amacıyla yazılmıştır. Çünkü olaylar ilerledikçe 12 Eylül sonrası dönemin hayat ve insan tipinin belirgin bir resmi ortaya çıkar; toplumsal vicdanın sığlaştığı, insanların insanlık yerine kendilerini koydukları, kendilerini sevmekten başka bir şey olmayan hayat tarzı gözler önüne serilir.[12] Çünkü Yüz:1981 12 Eylül sonrasına ait bir romandır[13] ve Eroğlu, aslında bireysel değil toplumsal bir sıradanlaşmanın altını çizmeye çalışırken, bu sıradanlaşmanın suçunun sadece romanın kahramanında değil tüm toplumda olduğunu anlatmaya çalışır. Doğan Hızlan’ın ifadesiyle Yüz:1981, Eroğlu’nun toplumcu anlayış çizgisini sürdürdüğü, tavır alma özelliği taşıdığı gibi yakın siyasal geçmişi sadece bir tanık olarak değil romancı kimliğiyle sorgulayan, unutturmayan bir roman olarak[14] da değerlendirilmelidir. Mehmet Eroğlu da aynı röportajda Yüz: 1981 romanını benzer noktaların altını çizerek değerlendirir: “Ortalık ekseninde insanın bulunmadığı, insanın araştırılmadığı, toplumsal dinamiğin odağında yer alan kentlerdeki dramların, çatışmaların göz ardı edildiği, günümüzden -adeta kaçan- apolitik romanların istilasına uğramıştı. Bu tarz kitaplara aykırı bir duruşu simgeliyor Yüz:1981. Yazma eyleminin gerisinde, beynin kendine yönelttiği dikkatiyle tetiklenen güçlü bir boşalma isteği yer alıyor. Yazarları birbirlerinden ayıran da bu boşalma isteğinin niteliği. Bu kimisinde acılı anılar, kimisinde ise ‘kısa vadeli benlik tatmini’ olarak ortaya çıkıyor. Gerçek edebiyat aslında bireyin acı anılarını özümseyerek kişiliğini oluşturma safhasında imkân dâhiline giriyor. Ama yazmak son zamanlarda, hayatımızı edebiyata bağışlamak, hatta kurban etmek yerine, bir oyun, masal anlatma, eğlendirme veya ödül peşinde koşmaya dönüşmüştü. Yüz:1981 en azından insanla, insanlık durumlarıyla yüzleşmeye kararlı bir roman.”[15] Yüz:1981 romanındaki insan hikâyeleri de “insanlık durumlarının” trajik
ifşasıdr ve 12 Eylül döneminin muteber insan tipolojisiyle rahatlıkla
ilişkilendirilebilir. Birçoğu kendi bireysel dünyası içerisinde boğulan bu
insanlar, 1980 sonrası gelişen toplumsal ve siyasi olaylar sebebiyle
tutunamamıştır. Bilhassa Kürt meselesi ve bu meselenin yol açtığı bireysel ve
toplumsal travmanın, Yüz:1981’den
başlayarak Eroğlu’nun romanlarında sürekli yer aldığına şahit oluruz.[16]
Kişiler
kadrosu içerisinde yan kahramanlar olarak karşımıza çıkan bu kişiler,
yaşadıkları çatışmalar sonucu bunalıma girmiş tipler olarak
değerlendirilebilir. (Ayhan, Mehmet vb.) Askerliğini Güneydoğu’da yaptığı
için “tutunamayan” ve bunalımlar yaşayan bu kişilerin yanı sıra romanda zayıf
kişilikli, içinde bulundukları çıkara dayalı ilişkiler yüzünden dolandırılan,
zavallı diyebileceğimiz insanlara da rastlarız. (Adnan ) Ayrıca romanda
duygusal ve romantik bir mizaca sahip oldukları için içinde yaşadıkları çağın
acılarına, kötülüğüne katlanamayarak tutunamamış bireylere de rastlamak
mümkündür. (Beyhan )Bu çerçevede değerlendirmeye çalışacağımız “tutunamayan
kahraman” ise romanın başkişisi olan ve yazar tarafından bilinçli olarak
isimsiz bırakıldığı için “İsimsiz Kahraman” olarak adlandıracağımız kişidir.
Yüz: 1981 romanında sıradan, apolitik, toplumsal duyarlılığı olmayan, tek hedefi parasına para katmak olan, âşık olmayı, olaylar ve olgular üzerine derinlemesine düşünmeyi beceremeyen bir anti-kahraman vardır. Fiziksel özelliklerine dair çok şey öğrenemediğimiz bu anti kahraman, kendini şöyle tanıtır: “ Hiçbir hayatın başrolünü oynamaya kalkışmadım; kendiminkinin bile. Bu durum beni ne utandırıyor, ne de görevini savsaklayanlara özgü o üstü örtülü suçluluk duygusuyla yüklüyüm. Derler ki, geçmişe sığınmayan, anılaştıramadığımız inatçı hayatlar kendini yazdırır; ötekiler, yani kâğıda dökülmeyenler, yaşanmakla tükenirler, çünkü kalıcı özleri yoktur. Yazılan ve tüketilen; böyle bölerek bakarsanız, hayatım bu iki tanımın arasında – tüketilene yakın – öylece duruyor. Kısaca ne iyi, ne de kötü; sizinkine benzer, olağan bir hayat demek bu.”(s. VI) Eroğlu; günlük hayatta hemen her yerde rastlayabileceğimiz sıradan bir kişiyi anlatarak, aslında 1980 sonrası oluşan egemen insan tipinin eleştirisini yapmayı amaçlar. Kahramanını isimsiz bırakmasının temel sebebi de kahramanı şahsında topluma yönelik genel bir eleştiri yapma isteğinden kaynaklanır. Ayrıca Eroğlu’nun 1980 sonrası döneme yönelik yaptığı eleştirilerden olan kısa yoldan maddi zenginliğe ulaşma arzusuna İsimsiz Kahraman’da da rastlarız. Bu arzu; İsimsiz Kahraman’da fetişist boyutlara ulaşmıştır ve günlük yaşamında kullandığı sıradan eşyaları algılayış biçimine bile yansır: “ Zenginliği bu evde düşlemiş, bu evde planlamış ve amacıma bu evde ulaşmıştım. Bu manzaralı, geniş, ancak eski evin her köşesi – parayla ilgili – hayaller kurabildiğim tek yerdi. Yani bu evi terk etmek, bir anlamda zenginlikten vazgeçmekle eşanlamlıydı benim için.”(s. 19) Parayı yaşamının merkezine koyan İsimsiz Kahraman’ın; yine 1980 sonrası insanının genel özellikleri arasında da yer alan düşünsel sığlık içerisine düşmesi kaçınılmaz olmuş ve bu durum onu; apolitik ve kendinden başkasını düşünmeyen bir kişi haline getirmiştir. Toplumsal olaylara duyarsız kalabilen İsimsiz Kahraman’ın aslında felsefe tahsili yapmış olması ise 1980 sonrası dönemde felsefenin ve bilimin nasıl yozlaştırıldığına ve güdükleştirildiğine ironik bir göndermedir. İnsani olan tüm değerleri böylesine fütursuzca kaybetmenin bir sonucu olarak; yine insanı yücelten değerlerden biri olan aşk; İsimsiz Kahraman’ın hayatında yerini günübirlik cinsel ilişkilere bırakmıştır. Aşk yerine günübirlik ilişkiler yaşayan İsimsiz Kahraman’ın romanın ana olay örgüsünü oluşturan yüzündeki sıradanlaşmadan kaynaklanan kendisine âşık olan kadınlara ölüm bulaştırması da onun günübirlik ilişkiler yaşayıp, hiç kimseye âşık olamamasından kaynaklanır: “ O gizli güç, aslında yaşamınıza kasteden sinsi bir düşman değil mi? Peki, gerçeğe, duygularımıza, aşka ve geleceğe düşman olan ne olabilir? Yaşam, gerçeklere arkasını döner, merhameti ve aşkı unutur, geleceğe gözünü kapar ve kendini aşmaya çalışmaz, sadece varlığını korumak haline dönüşürse, ölümcül bir zehirle çürür: Sıradanlıkla...’ ”(s. 418) Sonuç olarak; sıradanlaşan, âşık olmayı beceremeyen, sadece maddi zenginliğe önem veren bir insanın veya daha genel bir ifade ile toplumun tutunamaması doğaldır. Çünkü belirli bir kültür yaratamamış ve kendini var eden değerlerin hepsi yozlaştırılmış ya da içi boşaltılmıştır. Yalnızlaşan, kendine ve topluma yabancılaşan, deyim yerinde ise kendini ve içinde yaşadığı toplumu çürüten İsimsiz Kahraman’ın tutunamaması kendi kişilik özelliklerinden ziyade 1980’le beraber gelişen siyasi, sosyal ve kültürel atmosferden kaynaklanır. Eroğlu’nun da İsimsiz Kahraman şahsında altını çizmeye çalıştığı, eleştirdiği bu ortamdır. Öyle ki İsimsiz Kahraman’a sıradanlık hastalığını bulaştıranın 1980 darbesi ve bu darbe sonucunda gelişen süreç olduğu, romanda net bir biçimde dile getirilir: “ ...yani 1981’de bir gün, bilmediğim bir şey olmuş, yüzümden bir yılanın derisi gibi soyulan ikinci yüzüm, asıl yüzümün kopyası doğmuştu. Kim bilir, belki de asıl yüzüm bu kopyaydı.”(s. 183) Zamanın Manzarası Yüz: 1981 ile 1980 sonrasını
ele alan Mehmet Eroğlu, yedinci romanı olan Zamanın Manzarası’nda ise hayatında bulamadığı anlamı edebiyatta
arayan, yedi kişiyi öldürdüğü çatışmalardan edindiği pişmanlığıyla bunalıma
giren Barış Utkan’ı anlatır. Füsun Akatlı’nın okurun karşısına özgül
arayışlarla çıkan Eroğlu’nun, trajik olanı temel belirleyici olarak
kullandığı eseri olarak değerlendirdiği[17] Zamanın Manzarası hakkında birçok edebiyat eleştirmeni tarafından çeşitli görüşler ileri sürülmüştür: “Zamanın Manzarası, iflah olmaz bir hayalcinin, kimselerin görmediği, görse de farkına varmadığı insan manzaralarının ressamı olabilmek için yazan, büyük hayatların, dolayısıyla büyük dramların yazarı Mehmet Eroğlu’nun yedinci romanı.”[18] “ ‘Zamanın Manzarası’, Mehmet Eroğlu’nun önceki romanlarından aşina olduğumuz roman dünyası içerisinde yer almakla birlikte, bir takım özgül arayışlarla çıkıyor okurun karşısına. Her şeyden önce, psikolojik çözümlemelerin bu romanda boyutlandığını, derinlik kazandığını söylemek gerek. Öyle ki, yaşadığı ağır sarsıntıların yıprattığı ruhunda açılan derin yaralarla baş etmeye çalışan roman kişisi, bireyselliği ile kaynaşan psikolojik durumunun temelinden kopmaksızın bir ‘trajik kahraman’ boyutuna ulaşıyor bu romanda. Bu özelliğe bağlı olarak da, psikolojik çözümlemelerin, çoğu yerde felsefî bir öz kazandığına tanıklık ediyoruz.”[19] Roman, kısaca 1988 – 2002 yılları arasında Türkiye toplumunun yaşadığı sıkıntıları, bilhassa Güneydoğu’da binlerce hayata mal olan çatışmaları, ülkede cereyan eden yolsuzluk, rüşvet ve talanları, cezaevlerinde meydana gelen ölüm orucu olaylarını, Barış, Elif ve sürgünden dönmüş politik bir göçmen olan Metin arasındaki aşk ilişkisi etrafında anlatır. Roman Barış Utkan’ın askerlik sonrası İstanbul’a dönmesinden sonraki süreci anlatarak başlar ve olay örgüsü geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman olmak üzere üç zamanlı anlatım kurgusu çerçevesinde anlatılanlarla ilerler. Olaylar, ölüme yaklaşmış, evliliğinde problemler yaşayan, zengin Elif’in, Barış Utkan'ın yazdığı tek romanından etkilenip onu ziyarete gelmesiyle başlar. Bir yanda hayatını boşa geçirdiğini düşünen Elif ile dağlarda yitirdiği acıma duygusunu ona geri verecek bir kadının peşindeki Barış Utkan arasında bir yakınlaşma olur. Bu yakınlaşma bir süre sonra aşka dönüşür. Barış bu ilişki sayesinde, yaşadığı çatışmaların ruhunda yarattığı tahribatı azaltmaya çalışmakta; bir anlamda vicdan azabından kurtulmaktadır. Elif ise Barış’ın yazdıkları ve deneyimleri sayesinde içinde bulunduğu sıkıntılara alışmayı ve göğüs germeyi öğrenir. Fakat bu ilişki Elif'in sürgünden dönen politik göçmen Metin’e âşık olmasıyla yeni bir boyut kazanır. Elif’e duyduğu aşka karşılık bulamayan Barış ise Elif’in maddi zenginliklerle dolu dünyasından uzaklaşarak o güne kadar parçası olduğu her şeyden daha büyük ve daha geniş olan yoksulluğuna geri döner. Böylelikle bu aşk öyküsü, içinde üç kişinin yer aldığı, ama yazgılarının kesişmediği, ikili bir çiftin oluşmadığı trajik bir boyut kazanır. Roman, Elif’in ölümü, Metin’in kaçışı ve Barış’ın intiharı ile trajik bir şekilde sonuçlanır. Kısacası Zamanın Manzarası’nda yoksullukla zenginliğin karşı karşıya getirilmesi sonucu ortaya çıkan büyük trajedilerin, üçlü aşk sarmalı çerçevesinde doğaya usulca giydirilerek gözler önüne serildiğine tanık oluruz.[20] Romanın yan öyküleri de ana öykü kadar trajik olmakla birlikte 1990 Türkiye’sinin öteki yüzünü göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Ölüm orucuna girmiş Tuncer ile ona destek olmak için çabalayan eşi Semra’nın trajedisi, Güneydoğu’da savaşırken bacaklarını kaybetmiş olmanın acısını intihar ederek dindirmeye çalışan Nihat, öğrencisi Hasan’ın intiharına dayanamayan Feride vb... insan manzaraları ile Eroğlu içinde yaşadığı, tanıklık ettiği ve gözlemlediği dönemin bir panoramasını gözler önüne serer. “Son yirmi yılda on binlerce kişinin hayatını kaybettiği ve toplumun her kesiminin az ya da çok etkilendiği kirli savaşlar yaşamış bir ülkenin “starlığa” soyunan yazarlarının “kadınları kim daha iyi anlatıyor” tartışmasına kilitlendiği bir edebi konjonktürde, Eroğlu sorumlu bir yazar/aydın tavrıyla hikâyesinin merkezine savaş acılarını, açlık grevlerini, zenginlik ve yoksulluk arasında giderek derinleşen uçurumu, yani gerçek hayatın gerçek insanlarını”[21] 1990’lı yıllar Türkiye’sinin hüzünlü panoramasını, kahramanlarının kaderiyle organik bir bağ kurarak anlatır. Yüz:1981 ile birlikte 1980 sonrasını anlatmaya başlayan Eroğlu, Zamanın Manzarası adlı yedinci romanında da 2000’li yılların eşiğindeki Türkiye toplumunun bir değerlendirmesini yaparken bu yaklaşımını romanın kişiler kadrosuna da yansıtmıştır. Açlık, yoksulluk içerisindeki milyonlarca insan (Zehra), girmiş oldukları bunalımlar sebebiyle savrulmuş askerler( Nihat, Rasim), sanatın ve edebiyatın değerinin parayla ölçüldüğü bir ortamda tutunamamış, başarılı olamamış yazarlar ve sanatçılar (Barış), kısa yoldan köşe dönme hayalleriyle ailelerinden kopmuş, hayalleri örselenmiş gençler (Fatma), siyasi sürgünden dönen solcular (Metin), toplum tarafından dışlanmış bireyler (Avni) vb. birçok kişiye romanda yer verilmiştir. Romanın başkahramanı Barış Utkan’ın merceğinden
izlediğimiz tüm olay ve kişi bağlantıları, okura tuhaf bir nesnellik izlenimi
bırakan saptama, gözlem ve yorumların ürünü olarak sunulmuştur. Romanın olay
örgüsünün arka planında yer alan savaşın, Güneydoğu’da yıllarca sürmüş olan
çatışmaları sembolize ettiği netlikle görülmektedir. Bu sürece asteğmen
rütbesiyle katılmış olan Barış Utkan’ın silah arkadaşlarından ikisi romanın
yan kişilerindendir. Aynı şekilde,
somut ve nesnel gerçekliği olan, F tipi cezaevlerine karşı yürütülen açlık
grevi ve sonucundaki “hayata döndürme operasyonu” da romanın kişilerinden
Semra’nın bağlantısıyla yer yer gündeme gelmektedir. Bu izlenimler ise, herhangi bir politik/stratejik
yorumla ilişkilendirilmeksizin, romanın ve roman kişilerinin nesnel gerçeklik
düzlemindeki arka planları olarak verilmiştir.[22] Farklı sebeplerden dolayı “tutunamayan” birçok insanın hikâyesini bir arada vermeyi başaran Eroğlu, böylece Türkiye toplumunun öteki yüzünü insanı merkeze alarak anlatmıştır. Büyük çoğunluğu “tutunamayan” bireylerden oluşan kişiler kadrosu içerisinde üzerinde duracağımız “tutunamayan kahraman” ise romanın başkişisi Barış Utkan’dır. Barış Utkan, Zamanın Manzarası romanının başkahramanıdır. Sorunlu bir çocukluk geçirmiş olan Barış, sanat tarihi eğitimi almış, Güneydoğu’da askerlik yapmış, girdiği çatışmalarda bir parmağını kaybetmiş, savaş sendromu yaşayan ve kendini bir yere ait hissedemeyen tutunamamış bir yazardır. Roman boyunca Barış’ın tutunamamasının tüm yönleri yavaş yavaş açığa çıkarken bu tutunamamanın ardındaki toplumsal, siyasi ve sosyal koşullar da aydınlanır. Eroğlu’nun diğer romanlarındaki kahramanlarının birçoğu gibi; Barış da sorunlu bir çocukluk dönemi yaşamıştır. Annesi, Barış’ı doğururken ölmüştür. Babası ise onu terk edip gitmiştir. Barış’ın tutunamamasının başka bir boyutu da askerlik sonrası yaşadığı bunalımlardan kaynaklanmaktadır. Girdiği bu bunalım sonucu psikiyatriste giden Barış, askerliğin psikolojisinde yarattığı tahribatı şöyle anlatır: “ Orada, dağlarda, hiçliğin derinliklerine gömüldükçe, kendime on altı yaşımdan beri sorduğum soruları bir kez daha tekrarladım: İyiliğin peşinden giderek nereye varabiliriz. Özgürlüğe ulaşabilir miyiz? Asla!”(s. 41) Kısacası Barış’ın geçmişi trajik olaylarla dolu olduğu gibi bugünü ve yarını da yoksulluğun, umutsuzluğun, yalnızlığın ve çaresizliğin kıskacı altındadır. 2000’li yılların koşulları göz önüne alındığında bu kıskaçtan kurtulma şansı da oldukça zayıftır. Ancak her şeye rağmen yazar Barış’a önemli bir şans, bir tutunma fırsatı vermiştir. Bu fırsat Elif ile arasında başlayan yakınlaşmadır. Zira yazar, Barış Utkan ile Elif Heper’in yoksulluğun ve zenginliğin içinden yükselen acıları, kendi yaşam üslupları ile hiç mi hiç çelişmeden birbirleriyle buluşturmuştur.[23]
İlk başlarda Barış’ın sorunlarını bu duygusal yakınlaşma sayesinde az da olsa aştığına ve en önemli yeteneği olan yazmaya yeniden başladığına tanık oluruz. Ancak Elif ile aralarında gerek ekonomik, gerekse sosyo-kültürel bakımlardan çok büyük farklılıklar vardır. Aralarındaki sınıf farkından dolayı ilişkileri karşılıklı bir aşka dönüşmemiştir: Çünkü kendi ifadesiyle “ ‘Alt katta oturduğuna bakmadan hep üst kattakilere âşık”(s. 381) olmuştur. Bu küçük burjuva heves, önceleri Barış’ın geçici bir süre de olsa zengin bir yaşama ulaşmasını sağlar. Fakat bu durum vicdani bir hesaplaşma içerisine giren Barış’ın kendi yoksulluğu ile Elif’in zenginliğini karşılaştırmasına yol açar. Barış, bu karşılaştırmanın sonucunda tercihini yoksulluktan yani “tutunamayanlardan” yana kullanır. Aslında Eroğlu, Barış Utkan bağlamında 12 Eylül sonrası dönem yazarının, sanatçısının içinde bulunduğu bunalıma da işaret ederek gerçek edebiyatın ve romanın başkasının isteği doğrultusunda ve çıkar için yazılamayacağını ya da yazılmaması gerektiğini vurgularken bir yazarın doğru ve edebi eserler vermesinin temel koşullarını da “vicdan sahibi ve taraf olmak” biçiminde tanımlar. Sonuç olarak sorunlu bir çocukluk dönemi geçirmiş, katıldığı çatışmalarda insan öldürmüş, aşkına karşılık bulamamış, çevresindeki insanların hep acı dolu yaşamlarına tanıklık etmiş olan Barış, vicdanının sesini dinler. Ve ölümleri gazete sayfalarında küçücük birer haber olmanın ötesine geçemeyen yoksul çocukların, ölüm oruçlarına dayanamayarak ölen insanların, çocuklarını yaşatmak için çırpınan ailelerin, bir gecekondu ilkokulunun öğretmeni Feride ya da girdiği çatışmalarda ayaklarını ve tüm umutlarını yitiren Nihat gibi acılı insanların hayatlarını yansıtırarak[24] hem 1980 sonrası dönemin toplumcu gerçekçi bir noktadan resmini çeker hem de 1980 sonrası egemen roman anlayışına bir gönderme yapar. Sonuç Sanatın ve daha dar anlamıyla romanın politik olayları ele
alması ve işlemesi hep sorunlu olmuştur. Yazarın anlattığı politik süreç veya
olayla mesafesini doğru kurması, eserin bir propaganda aracı haline gelmesine
izin vermemesi gibi sorunlar edebiyat ve sanat çevrelerinde bilhassa 12 Eylül
gibi hassas dönemler gündeme geldiğinde sıkça tartışılmıştır ve tartışılmaya
da devam etmektedir.[25] Yaşamın, siyasetin, insan ilişkilerinin, ekonominin
köklü değişmelere uğradığı bir dönemin, romanda yeterince işlenmemesinin
kökeninde bu tartışmaların da etkili olduğunu kabul etmek gerekir. Fakat asıl
kabul edilmesi gereken 1980 döneminin ülkemizde bir tabu olarak görülmesi, bu
konunun edebi, siyasi, kültürel, sosyal, psikolojik ve ekonomik
yansımalarının tartışılmasına dair bir ortamın yeterince geliştirilmemesidir.
Ayrıca özel olarak 1980 sonrası Türk romanı açısından kabul edilmesi gereken
olgulardan biri de 12 Eylül’den sonra pazar ekonomisine geçilmesi ile beraber
bilhassa popülerleşen romanların büyük çoğunda yaşanan paradigma kaymasıdır.
Çünkü Ahmet Oktay’ın yerinde tespitiyle romancıların büyük bölümü “yaşanan
somut zamanın güncel sorunlarıyla yüzyüze gelmeyi ve onları anlamlandırarak
birbiriyle diyalektik ilişki halinde bulunan bireysel ve toplumsak koşullar
hakkında bir bilinç oluşturmayı değil, artık dönüştürülmesi olanaksız geçmişi
yazınsal bir haz nesnesi haline ”[26] getirmektedir. İşte tam da bu noktada, 12 Eylül sonrası gelişen dönemi
paradigma kaymasına düşmeden ve bir haz nesnesine dönüştürmeden ele almaya
çalışan Mehmet Eroğlu, 12 Eylül’ü yozlaşmanın, sıradanlaşmanın, insani
değerlerden uzaklaşmanın bir miladı olarak görmüş ve bu durumu sert bir
üslupla eleştirmiştir. Bu eleştirinin izlerini en net biçimde
gözlemleyebileceğimiz nokta ise Eroğlu’nun romanlarının odağına aldığı
tutunamayan kahramanlardır. Gerek Yüz:1981’de
gerek de Zamanın Manzarası’nda 1980
sonrası dönemin eleştirisini tutunamayan kahramanlar bağlamında yapan Eroğlu,
dikkat çekmek istediği sorunlara dair kişiler kurgulayarak belirli bir
duyarlılık oluşturmayı amaçlamıştır. Eroğlu’nun tutunamayan kişilerinin ortak
özellikleri şunlardır: -
Kendilerine
ve topluma yabancılaşmışlardır. -
Tutarlı
bir ideolojik görüşleri yoktur. -
Sorunlu
bir çocukluk dönemi geçirmişlerdir. -
Aile
bağları zayıftır. -
Karşı
cinsle sağlıklı ilişkiler geliştirememişlerdir. -
Düzenli
bir ekonomik gelirleri yoktur. -
Var
oluş problemi yaşamaktadırlar. -
Toplumsal
anlamda kök salamamışlardır. -
Çoğunlukla
intihar eğilimi taşırlar. -
Psikolojik
olarak sorunlu kişilerdir. Sonuçta, bu özellikler, 12 Eylül
sonrası dönemde oluşan toplumsal dokunun ürettiği insan tipine önemli ölçüde
denk düşmektedir. Bu nedenle, bu kahramanlarının tutunamamalarının
anlaşılması; 12 Eylül darbesinin siyasi, sosyal, kültürel anlamda yarattığı
tahribatın anlaşılmasına ve bu tahribatın giderilmesine yönelik geliştirilecek
siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel çalışmalara katkı sağlayacaktır. KAYNAKÇA Kitaplar AKTEN, Sevim, “Yazın ve Toplum İlişkisi Üzerine
Kuramsal Bir Yaklaşım: Yazın Toplumbilim”, Edebiyat ve Toplum Sempozyumu, AÜ TÖMER Gaziantep Şubesi,
Gaziantep 1999. BELGE, Murat, 12 Eylül Filmleri, Edebiyat Üstüne Yazılar, İletişim
Yayınları, İstanbul 1998. ECEVİT, Yıldız Türk Edebiyatında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, 3.
Baskı, İstanbul 2004. ÇELİK, Nihat, Çöküş
Romanları, Papirüs Yayınları, İstanbul 2003. DEMİR, Fethi, Mehmet Eroğlu’nun Romanlarında Tutunamayan Kahramanlar,
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Van 2006. EMRE, İsmet, Postmodernizm ve Edebiyat, Anı Yayıncılık, Ankara 2004. KAHRAMAN, Hasan
Bülent, Post-Entelektüel Dönem ve
Edebiyat, Agorakitaplığı, İstanbul
2009, s.139. MORAN, Berna, Türk
Romanına Eleştirel Bakış-III, İletişim Yayınları, 10. baskı, İstanbul
2004,OKTAY, Ahmet, “Roman, Tarih, Onaylama”, Postmodernist Tahayyüle İtirazlar, İnkılâp Kitabevi, İstanbul
2000. Makaleler- Köşe
Yazıları AKATLI, Füsun, “Trajik Roman
Karakteri ” , Radikal / Kitap, 4 Ekim 2002, S. 81. AŞÇI, Buket, “12 Eylül Sonrasının
Resmidir ”, Sabah Gazetesi, 7 Ekim 2000. DOĞAN, Erdal, “ Toplumda Vicdani Derinlik Azalıyor” , Radikal, Ekim 2000. HIZLAN, Doğan, “ Eroğlu’dan Siyasal
Bir Roman” , Hürriyet Gazetesi, 7 Ekim 2000. KARAOSMANOĞLU, Ülkü,“Zamanın
Manzarası’nda Dün ve Gelecek ”, Cumhuriyet Kitap Eki, Ocak 2003. TÜRKEŞ, A. Ömer, “ Varoşları
kim yazacak? ”, Kaçakyayın, Aralık 2005, S. 32. TÜRKEŞ, A. Ömer, “ Bu Zamanın
Gerçek Öyküsü ”, Akşam-lık / Kültür Sanat ve Kitap Dergisi, 25 Ekim
2002, S. 25. ULUSOY, İlhan, “ Sıradan Suçlu ”, Evrensel
/ Kültür – Sanat, 25 Ekim 2000. ÜLKER, Çiğdem, “ Mehmet Eroğlu ile Söyleşi ”, Varlık Dergisi, Nisan
2004. Fethi DEMİR Erciş Meslek
Yüksekokulu Yüzüncü Yıl
Üniversitesi VAN Tlf. 0 505 235 77 62 |
|
|
||||||||
|
|
|
|
|
||||||||
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
[1] İsmet Emre, Postmodernizm ve Edebiyat, Anı Yayıncılık, Ankara 2004, s. 247
[2] Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bakış-III, İletişim Yayınları, 10. baskı, İstanbul 2004, s. 49
[3] Türkeş, “ Varoşları kim yazacak? ”, Kaçakyayın, Aralık 2005, S. 32, s. 6.
[4] Sevim Atken, “Yazın ve Toplum İlişkisi Üzerine Kuramsal Bir Yaklaşım: Yazın Toplumbilim”, Edebiyat ve Toplum Sempozyumu, AÜ TÖMER Gaziantep Şubesi, Gaziantep 1999, s.162
[5] Hasan Bülent Kahraman, Post-Entelektüel Dönem ve Edebiyat, Agorakitaplığı, İstanbul 2009, s.139.
[6] Yıldız Ecevit, Türk Edebiyatında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2004, s. 89.
[7] Türkeş, a.g.m., s. 7
[8] Moran, a.g.e., s. 53
[9] Nihat Çelik, Çöküş Romanları, Papirüs Yayınları, İstanbul 2003, s. 17
[10] Çiğdem Ülker, “ Mehmet Eroğlu ile Söyleşi ”, Varlık Dergisi, Nisan 2004, s. 23.
[11] Erdal Doğan, “ Toplumda Vicdani Derinlik Azalıyor” , Radikal, Ekim 2000.
[12] İlhan Ulusoy, “ Sıradan Suçlu ”, Evrensel / Kültür – Sanat, 25 Ekim 2000.
[13] Buket Aşçı, “12 Eylül Sonrasının Resmidir ”, Sabah Gazetesi, 7 Ekim 2000, s. 5.
[14] Doğan Hızlan, “ Eroğlu’dan Siyasal Bir Roman” , Hürriyet Gazetesi, 7 Ekim 2000.
[15] Doğan, a.g.m., Ekim 2000.
[16] Fethi Demir, Mehmet Eroğlu’nun Romanlarında Tutunamayan Kahramanlar, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Van 2006, s. 124
[17] Füsun Akatlı, “Trajik Roman Karakteri ” , Radikal / Kitap, 4 Ekim 2002, S. 81, s. 71-72.
[18] Ülkü Karaosmanoğlu, “ Zamanın Manzarası’nda Dün ve Gelecek ” , Cumhuriyet Kitap Eki, Ocak 2003 s. 7.
[19] Akatlı, a.g.m., s. 71-72.
[20] Ülkü Karaosmanoğlu, , “ Zamanın Manzarası’nda Dün ve Gelecek”, s. 7.
[21] A. Ömer Türkeş, “ Bu Zamanın Gerçek Öyküsü ”, Akşam-lık / Kültür Sanat ve Kitap Dergisi, 25 Ekim 2002, S. 25, s. 3.
[22] Akatlı, a.g.m., s. 71-72.
[23] Ülkü Karaosmanoğlu, “ Zamanın Manzarası’nda Dün ve Gelecek ” , s. 7.
[24] Türkeş, “ Bu Zamanın Gerçek Öyküsü ”, s. 3.
[25] Murat Belge, 12 Eylül Filmleri, Edebiyat Üstüne Yazılar, İletişim Yayınları, İstanbul 1998, s. 152
[26] Ahmet Oktay, Roman, Tarih, Onaylama, Postmodernist Tahayyüle İtirazlar, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2000, s. 77