Mehmet eroğlu, Sartre

 

varoluşçuluk bağlamında sartre’dan eroğlu’na insanlık durumu

 

Özge Sönmez

 

Yazarın yaşadığı toplumun sözcüsü olup olmadığı üzerinde sürekli tartışılan bir konu olmuştur. Yazar üretim sürecindeyken içinde yaşadığı toplumdan ne ölçüde etkilenir? Yazarın, çevresinde gelişen olaylardan kendini tamamen soyutlaması beklenemez çünkü yazar bir birey olarak istese de istemese de o içinde yaşadığı topluma aittir. Yazarın yazma amacı da, bilinçli ya da bilinçdışı olarak, bir kitleye sesini duyurmaktır. Bu nedenle kendisini yaşadığı evrenden koparamaz, onun bir parçası olduğu için ürettiği eserlerde de toplumdaki çeşitli hareketlenmeleri az ya da çok yansıtır veya bu hareketlerden esinlenir.

 

Yazınsal anlatılar(roman, tiyatro, öykü vb.) her zaman gerçeklerden yola çıkarak oluşturulmaz fakat düşsellik için kullanılan izlekler de yaşadığımız dünyanın nesnelerinden yararlanılarak oluşturulur. Ne kadar düşlersek düşleyelim var olandan yola çıkmak zorunda kalırız. Yazar, eserinde kişi, mekân, olay örgüsü seçiminde ve bu örgüyü aktarma biçiminde özgürdür. Fakat aynı zamanda yaşadıklarından ve önceki edimlerinden de etkilenmektedir. Bu nedenle, hiçbir esere aslında tam olarak “bu benim eserim” diyemeyiz çünkü o eserin ortaya çıkışı önceki okuduklarımıza, yaşadıklarımıza, gördüklerimize, duyduklarımıza vb. bağlıdır. Bu noktada yazar ister istemez yaşadığı ve onu var eden toplumla bağlantı kurar. Savaşlar, yıkımlar, komşu ülkelerde doğan felsefi ve edebi akımlar, kısacası dünya üzerindeki her hareket yazarı besler. Bu geniş kaynakla üretim yapan yazarın toplumu yansıtması kaçınılmazdır.

 

Jean-Paul Sartre’ın 1944 yılında yazmış olduğu Gizli Oturum adlı tiyatro eserini ve Mehmet Eroğlu’nun 2007’de yazmış olduğu “Belleğin Kış Uykusu” adlı romanını, varoluşçuluk akımı çerçevesinde, yazıldıkları dönemin koşullarını da göz önünde bulundurarak, değişik yönlerden (kişi, zaman, mekân, stil, olayların sıralanışı, anlatım biçimi vb) karşılaştırmasından önce varoluşçuluk ve Jean-Paul Sartre hakkında kısa bir anımsatma gerekli görünüyor.

 

Jean-Paul Sartre 1905 yılında Paris’te doğmuştur ve 1980 yılında aynı yerde ölmüştür. Ünlü bir yazar ve aynı zamanda filozoftur. Düşün adamı olduğu kadar eylem adamıdır da. Nobel ödülü de dâhil olmak üzere birçok önemli ödülü kendi yazarlık tanımıyla bağdaşmadığı için reddetmesiyle de hatırlanır.

 

Sartre, varoluşçuluğu kendine göre şekillendirmiştir. Varoluşçu felsefe her varoluşçu filozofta (Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Albert Camus, Dostoyevski, hatta Socrates) kendine özgü bir nitelik kazanarak tekrar tanımlansa da bu felsefenin temelini atan isimlerin başında Soren Kierkegaard gelir. Varoluşçulukta sıklıkla görülen saçma, bulantı, korku, kaygı gibi kavramlar Kierkegaard’da görülür. Bu filozof, mevcut Hıristiyanlığı eleştirerek, onun karşısında nasıl daha iyi bir Hıristiyan olunacağı konusu üzerinde kafa yormuştur. Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır. Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir.[1]     

 

Jean-Paul Sartre ise bu felsefeyi şu şekilde tanımlamaya çalışıyor: “Felsefe terimleriyle söylersek, her nesnenin bir özü, bir de varlığı vardır. Öz, sürekli nitelikler topluluğu demektir. Varlık(ya da varoluş) ise dünyada etkin olarak bulunuş demektir. Çoğu kimseler özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanırlar. Örneğin bezelyeler bir bezelye düşüncesine göre yerden biter, yuvarlaklaşırlar. (…) Bir ev kurmak isteyen kimsenin, ne biçim bir nesne yaratmak istediğini iyice bilmesi gerekir: Burada öz, varoluştan önce gelir. İnsanları Tanrının yarattığına inanan kimseler ise şöyle düşünürler: Tanrı insanları kendindeki insan düşüncesine göre var eder. Öte yandan, inançsız kimseler de şu geleneksel görüşe bağlanırlar: Nesne, ancak özüne uyduğu zaman var olur.

İnsanda -ama yalnız insanda- varoluş özden önce gelir. Bu demektir ki insan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur. Çünkü o, özünü kendi yaratır. Nasıl mı? Şöyle: Dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirler. Bu belirleme yolu hiç kapanmaz, her zaman açıktır…”(Sartre, 1990:8) 

 

Buradan da anlaşılacağı gibi varoluşçuluk felsefesinin kesin bir tanımını yapmak çok zordur. Sartre da varoluşçuluğun tam olarak bir tanımını yapamaz. O’na göre bu felsefeyi tanımlamaya çalışmaktansa, belirtileri, ürünleri, kaynakları, konuları ve özellikleri üzerinde durmak daha uygun olur. En temel özelliği, insanı “önceden tanımlanmamış” bir varlık olarak ele almasıdır. İnsan kendi yaşamını, ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. Bu görüş, Sartre’ın ünlü sözü olan “varoluş özden önce gelir” düşüncesini de açıklamaktadır. İnsan yaptığı seçimlere ve eylemlerine göre bir öz kazanacaktır. Önceden belirlenmiş bir öze sahip değildir. Kendi özünü kendisi oluşturur. Daha sonraki başlıklarda ayrıntılı olarak ele alacağımız eseri “Gizli Oturum”da da [varoluşçuluğunu vurguladığı diğer başlıca eserleri: Bulantı (1938), Duvar (1939), Özgürlüğün Yolları (1945), Kirli Eller (1948), Sözcükler (1964)] belirttiği gibi, kahraman ya da alçak olmak insanın kendi eylemlerinin sonucudur.

 

“Varoluşçuluk bir hümanizmdir”

Varoluşçuluk konusunda Sartre’ı diğerlerinden ayıran bir başka nokta da sanılanının aksine Sartre’ın diğerlerinden daha iyimser bir bakış açısına sahip olmasıdır. Felsefesinin en çok eleştiri aldığı, fakat onun vurgulamaktan hiç vazgeçmediği yönü budur. Bu nokta; bireyin dünyanın tüm olumsuzluklarına ve insanın çektiği tüm acılara rağmen mücadele etmeyi, savaşmayı seçmesi, dönen çarkın bir vidası olduğunu reddetmesi ve kendi benliğini kendisinin oluşturma çabasıdır. Sartre insana inanır ve güvenir. O’na göre insan “biten”, “sonu olan” bir varlık değildir. Bu düşünce tarzı bize Sartre’ın varoluşçuluğunun insancıl olduğunu kanıtlayabilir. İnsanın her zaman yapacak bir işi vardır. Bu işlerin en başında da kendini anlamak ve tanımak gelir. Bunun için insanın kendisinin dışına çıkması gerekmektedir. Ancak kendi dışına çıkabilen birey kendini anlayıp tanıyabilir. Sartre’ın insana olan güvenini ve saygısını bu sözler bize aktarmaktadır : “İnsan ilerleyiştir, aşıştır, oluştur; ilerlemenin aşmanın göbeğindedir.”(Sartre, 1990:98) İnsanın kendisini ancak ve ancak kendisinin gerçekleştirebileceğine yürekten inanan Sartre, hayatı anlamlı kılanın bireyin kendisi ve eylemleri olduğunu vurgular.

 

Varoluşçuluk, eylem ve sorumluluk

Sartre bir düşün adamı olduğu kadar bir eylem adamıdır da. “Aydın” ve “gerçek bir entelektüel” olarak nitelendirilmesi de çağının sesine ve sorunlarına her zaman kulak vermesi, bunlara çözüm araması ve eyleme geçmesi nedeniyle olduğunu söyleyebiliriz. Çağının sorunlarını kavrayıp, yılgınlığa düşmeden bu sorunları çözme çabasına girişmesi onu diğerlerinden farklı kılar. Baskılar ve savaş onu üretken kılar. Sartre II. Dünya savaşı sırasında Almanlar tarafından hapse atıldıktan sonra direniş hareketine katılmıştır. “Sinekler(1943) adlı ünlü oyununu bu koşullarda yazmış ve oyun sahnelenmiştir. Aynı şekilde, “Varlık ve Hiçlik(1943) adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü yapıtını da bu sırada yazmıştır. Ayrıca, 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russel Mahkemesi'nin de başkanlığını yapmıştır.

 

Sartre, iki savaş arası dönemde bireyin bunalımını inkâr etmemiş fakat bu durumdan kurtulabilmek için öncelikle bireyin konumunu anlaması gerektiğini öne sürmüştür. “Toplum içinde yaşayan bireyin tehdit altında olduğu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insanın manasız bir varlık haline geldiği, kendi kendini yitirme tehlikesinin baş gösterdiği ve bireyin varoluşunun büyük bir kumarda öne sürülen para gibi tehlikede olduğu”(Sartre, 1990:10) görüşünü benimser ve insanın bu tehlikeden kurtulmasının, sorumluluğunu yüklenmesine, durumunu kavramasına bağlı olduğunun altını çizer. Dünyada kendi başına bırakılan bireyin yaptıklarından her zaman sorumlu olduğunu ve kendisini nasıl yaparsa öyle olacağını vurgular. Burada da başta belirttiğimiz gibi yaşanılan çağın, bu çağın sorunlarının, aydınları, düşünürleri yazarları derinden etkilediğini görüyoruz. Bu durumda varoluşçuluk felsefesinin “iki savaş arasında sıkışıp kalmış bireyin haykırışı” olduğunu ileri sürmek yanlış olmaz. Kişi, yalnızlığına, terk edilmişliğine ve boğuntusuna rağmen kendini tanımalı, benliğini kazanmalı ve kendini yaratıp, baskıdan kurtulmalıdır. Bunun için de seçim yapmalıdır.

 

Varoluşçuluk, seçim yapma özgürlüğü ve Tanrı

Bu noktada atlanmaması gereken bir başka unsur da kişinin bir bütünlüğün içine doğmuş olması gerçekliğidir. Bütünlük bireye belirli bağımlıklar sunar. Birey bu bağımlılıkların içinde sürekli olarak seçim yapmak ve karar vermek zorundadır. Bu seçim ve kararlarında özgürdür. Fakat seçim yapan her birey sorumluluk alır, almalıdır.

 

Varoluşçuluğun temel taşı olan seçim yapma eylemi bireye oldukça büyük bir sorumluluk yükler. “İnsan seçim yaparken kendi kendini seçer”. Hiçbir zaman kötüyü seçmeyiz, bir başka deyişle yaptığımız seçimlerin hep iyi olduğunu düşünürüz. Seçtiklerimiz bizim için değerli olanlardır. Bu seçimlerimizle olmak istediğimiz kişiyi yaratırız. Aynı zamanda da herkesin nasıl olması gerektiğini de tasarlamış oluruz. Bu tasarı oldukça büyük bir değer kazanır ve tüm çağı kapsar. Bu da bireyin sorumluluğunun katlanarak artması demektir.

 

Dünyaya atılan birey seçim yapmaya mahkûm edilmiştir. Seçimlerinde özgürdür. Dolayısıyla “insan kendi özgürlüğüne mahkûmdur, zorunludur.” (Sartre, 1990:72) Bu özgürlük, bireye neyi seçmesi ya da seçmemesi gerektiğini söyleyen, buyuran, yazılı ya da yazısız genel bir ahlâkın ya da yasa koyan başka bir varlığın(Tanrı) reddinden doğan bir sonuçtur. İnsan kendi yasasını ve ahlâkını yaptığı seçimlerle kendisi belirler. Bu nedenle özgürdür. “Bir tek kilise tanıyorum: o da insanların toplumudur.” der (Sartre, 1964:36) Ona bu seçimlerinden dolayı ne ceza ne de ödül verilecektir. Tek yapması gereken eylemlerinin sonucunu göze almak ve sorumluluğunu yüklenmektir. İşte bu nedenle, bu özgürlük anlayışının tam bir kurtuluş yolu olduğunu söylemek güçtür fakat bireyin varoluş yolunu açtığını kesin olarak söyleyebiliriz.

 

Varoluşçuluk ve bulantı

Bireyin bu sonsuz seçim özgürlüğünde bunalması, kaygıya, korkuya kapılması, umutsuzluğa düşmesi, bocalaması ve kendi varlığının anlamını sorgulaması kaçınılmazdır. Kendi başına bırakılmışlık ve yalnızlık duygusu bireyi, tiksinti ve bulantıya götürecektir. Kişin yapmak istedikleri sürekli olasılıklar dâhilindedir. Bu da umutsuzluğa neden olabilir. Fakat bu umutsuzluk bireyi edilgen olmaya davet etmez. Olasılıklar evreni, bireyin seçtiği bir eylemi gerçekleştirmek için elinden geleni yapması ama bunun dışında hiçbir şeye tam anlamıyla güvenmemesi ve umut bağlamaması duygusunu doğurur.

 

Bir başka deyişle, bu bulantı ve kaygılar kişiyi eylemden uzak tutmaz, aksine, koşullar ne olursa olsun eyleme iter fakat gerçekleştirmek istediğini gerçekleştirmesi için tüm gücüyle çalışmasını sağlar, sadece hayal kurmamasını ister. Bunun nedeni de olasılıklar evreninde insanın her zaman özgür olması ve yarın ne yapacağının belli olmasıdır. Çünkü ne yapacağına kendisi karar verir.

 

Varoluşçuluk ve “öteki”nin varlığı

Varoluşçuluğun insana değer veren bir felsefe olduğunu ve ona nesne gözüyle bakmadığını söylemek yanlış olmaz. Bu düşüncemizi Sartre’ın şu sözleri destekleyecektir: “Biz, insanın insan için çoğunca bir nesne olduğunu tartışmak istemiyoruz, ama böyle bir nesneyi kavramak için öznenin de özne olarak yine kendine kavuşması, kendine başvurması gerektiğini sanıyoruz.” (Sartre, 1990:118) 

 

Birey bir aracıya başvurmaksızın kendini tanıyacak, anlayacak ve özünü oluşturacak kadar yücedir. İnsan sadece kendini bulmakla kalmaz, başkalarını da bulur. Dünyaya bırakılmış bireyin en önemli eylemi “insanı keşfetmek”tir.

 

Sartre, Decartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım!” gerçekliğine bir de “öteki”nin varlığını ekler. Kendimizi anlarken başkalarını da anlarız. Kendi varoluşumuz, başkalarının varlığına da bağlıdır. Kendimizi bulmak için “öteki”nden geçmek zorundayız. Bu da demek oluyor ki, kendimi bilebilmek için bir başkası gereklidir. Sartre bunu “özneler-arası evren” olarak tanımlamış. Biz ancak bu evrende kendimizi ve başkalarını anlayabiliriz.

 

Bireyin birey olabilmesi için yine bireye ihtiyaç duyması gerçekliği insanın varlığının vazgeçilmez oluşunu tekrar ortaya koyar. İnsan ne kadar özgür olursa olsun “öteki”in varlığına bağımlıdır, hatta kendisi olabilmek için “öteki”ne muhtaçtır. Bir başka deyişle “öteki” yaptığımız seçimlerde de rol oynar, bizi hep kendimizi sorgulamaya, eylemlerimizi değerlendirmeye zorlar. Çünkü “öteki” bizim hakkımız da olumlu ya da olumsuz da olsa bir düşünceye sahip olacaktır. Bu düşüncenin,  içeriği ne olursa olsun, varlığını bilmek bile kişiyi tekrar tekrar kendini sorgulamaya götürür. Sartre bu sorgulamayı Gizli Oturum adlı eserinde derinlemesine incelemiş ve sonunda “Cehennem, ötekidir.” demiştir.

 

Mehmet Eroğlu’nda Varoluşçuluk ve İnsan

Mehmet Eroğlu 1948 yılında İzmir’de doğdu. 1971 yılında, 12 Mart darbesinin ardından kurulan sıkıyönetim mahkemesince yargılanmasına başlandığı sırada mezun oldu. İki yıl süren yargılamanın sonucunda, 1973 yılında, Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi’nce TCK’nun 141-142. maddesine muhalefetten 8 yıl ağır hapis ve 2 yıl sürgün cezasına mahkûm edildi. 1974 genel affıyla mahkûmiyeti kalktı. Eroğlu bu dönemde yazmaya başlamıştır. Burada da bir kere daha toplumdaki hareketlenmelerin yazarları edebi ve düşünsel yönden etkilediği görülmektedir.

 

İlk romanı “Issızlığın Ortası”(1979) yılında Milliyet Roman Ödülü’nü almıştır. 1981 yılında tamamladığı “Geç Kalmış Ölü” ancak 1984 yılında basılabilmiştir. Buna karşın, birbirini bütünler nitelikteki bu iki romanı, Milliyet Roman Ödülü’nün ardından, ülkemizin en değerli edebiyat ödüllerinden Orhan Kemal Roman Armağanı ile Madaralı Roman Ödülü’ne layık görülmüştür.[2]

 

Eroğlu da Sartre gibi çağının sorunlarına duyarlı, yaşadığı toplumun sıkıntılarını içinde hissedebilen, sorunlara çözüm bulmaya çalışan ve bu çabasını edebiyatla okurlarına yansıtmayı seçmiş bir yazardır. Sartre’ın iki savaş arası dönemde duyduğu iç sıkıntısını ve bulantıyı duymuş, Eroğlu da Türkiye’nin 1980 döneminde düşün, edebiyat, sanat, gelecek neslin örnek alacağı zihniyet açısından aldığı yaralara duyarsız kalmamıştır. Çağının tanığı olmayı, gördüğü baskılara rağmen yazın hayatı boyunca sürdürmüştür. “Yarım Kalan Yürüyüş”, “Adını Unutan Adam” ,“Yürek Sürgünü” adlı eserleri sırasıyla yayımlanmıştır. 12 Eylül sonrasının apolitik ve bencil insanının irdeleyen “Yüz: 1981” adlı romanı ancak 2000 yılında yayımlanabilmiştir. 2002 yılında “Zaman Manzarası”, 2004 yılında “Kusma Kulübü”, 2005 yılında“Düş Kırgınları”nı yayımlamıştır. Bizim çalışmamızda ele aldığımız “Belleğin Kış Uykusu” adlı en son romanı Aralık 2006’da yayımlanmıştır.

    

Eroğlu’unun romanlarının vazgeçilmez öğesi insandır. Yazar, varoluşçuluğun yapı taşını oluşturan “insanlık durumu”nu romanlarının merkezine oturtur. Çağıyla kol kola yürüyen bir yazar olarak Eroğlu da ülkesinin sorunlarına ve bu sorunların insanların duygu ve düşünüşlerini nasıl etkilediğini ve bunun sonucu olarak toplumun kendi kendisini nasıl tekrar tekrar şekillendirdiğini ele alır. Sartre gibi o da insanın kendi kendini var ettiğine inanır, insanın kendisini ne yaparsa o olacağını savunur. "Önemli olan insanın şunu, ya da bunu yapabilmesi değil, tek tek yapabildiklerinin tümüyle bir insan olabilmesidir…" (Eroğlu, 2002: 387) Onun için her şeyden önce “insan olabilmek” gelir. O halde, bizler “insan” olarak doğmamışızdır, yaşadıkça “insan” oluruz. Bu nokta da, Eroğlu, Sartre’ın “Varoluşçuluk bir hümanizmdir” sözüyle buluşur. İnsan kendi özünü kendisi yaratır. İnsan, insan olabilmek için aracıya gerek duymaz, o bir nesne değildir ve bu yüzden değerlidir.

 

Sartre’da ki varoluşçuluğun netliği Eroğlu’un da zaman zaman kaybolur, bize bu konu hakkında çelişkilerine ve kendi kendini yüksek sesle sorgulamalarına tanıklık ettirir. Bazen kaderciliğe doğru kayar. Başka bir deyişle, yazar romanlarında sanki bu sorunun cevabını arar gibidir, uzun düşünüşlerinin sonunda yine Sartre’a yaklaşır: 

 

"Her insan kendi yıkımının karmaşık nedenlerini, gizli planlarını, kaçınılmazlığını içinde mi barındırır? Yoksa bu, yazgısının, Tanrı'nın seçimi midir? Ah, bir emin olabilsem!"(Eroğlu, 2002: 44)

 

"Kimseyi suçlama! Nereye varacaksa oraya varır kaderin!"(Eroğlu, 1984:40)

        

Varoluşçuluk ve Tanrı

Eroğlu için Tanrı’nın varlığını sorgulamak bir tabu değildir. Dinsel inançların, bilimin ve aklın önüne geçtiği toplumlarda tabular hakkında yorum yapmak, onları eleştirmek, karşı çıkmak ya da yıkmaya çalışmak hiçbir ülkede kolay olmamıştır ve bunun için uğraşan edebiyatçılar, sanatçılar, bilim adamları hatta aydın din adamları bile çok acılar çekmişlerdir. Toplumların kökten değişikleri kabul etmeleri ne yazık ki bireylerin ki kadar hızlı olamamaktadır.

 

Dünyadaki eşitsizliği, adaletsizliği, yaşanan yıkımları, savaşları, ölümleri ve haksızlıkları sorgulamakla işe başlayan Eroğlu, bunların hesabını Tanrı’dan sormasının kendisinin hakkı olduğunu vurgulamış ve kendisine hesap veremeyecek bir Tanrı’ya inanmanın ne derecede doğru olduğunu anlamaya çalışmıştır.

 

"Benim kadar acı çekmedikçe Tanrı'ya inanmamı beklemeyin benden… Tanrı inancımın peşindeyse benim çektiğim acıları O da çekmeli. İstediğim adalet ve eşitlik. Kutsal kitapların ayetlerine yazdığı, ama kendisinin uymadığı o adaletli eşitlik…" (Eroğlu, 2002: 43)

 

Tanrı’yı kutsal tahtından yeryüzüne indirip, karşısına almış, onunla samimi olmuş, hatta ona sitem edecek kadar yakınlaşmıştır. Eroğlu’unun Tanrı’ya yönelttiği en önemli sitem tutarsızlıktır. Buyurduklarıyla yaptıkları birbirini tutmayan bir Tanrı insanlığa sadece acı vermektedir. Eroğlu’na göre işte tam da bu nedenle Tanrı insanları asla anlayamaz.

 

Ona göre Tanrı insanı dünyaya bırakmış ve onu unutmuştur. Yarattığı varlıkla ilgilenmez, onu acılarla, sancılarla dolu bir dünyada kendi haline bırakır. Dayanaksız, yardımsız ve yapayalnızdır. Sartre’la bu noktada da kesişir Eroğlu. Sartre için de Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu önemli değildir. “Varoluşçuluk, Tanrı’nın yokluğunu ispata uğraşmaz. Böylesi bir çabayla kendini yormaz. O şuna bakar daha çok: Tanrı var olsaydı, yine de bir şey değişmeyecekti: İşte bizim ana görüşümüz budur. Hiçbir şey, -Tanrının varlığını gösteren en değerli kanıt dahi-, kişioğlunu kendinden, benliğinden kurtaramaz.”(Sartre, 1990:99)  Eroğlu da böyle bir çaba içerisinde değildir zaten. Sartre’ın vurguladığı, Tanrı olsa da olmasa da insan için pek bir şeyin değişmeyeceğidir. Tanrı insanı unutmuştur.

 

"Tanrı insanla, annesinin babasının sayısız sevişmesi sırasında bir kez ilgilenerek ona can verir, yaşayacağı zaman aralığını seçer, sonra da onu tamamıyla unutur. Hayatı boyunca yansızdır. Görmeden, görse bile ayırt etmeden seyreder… Sizi tekrar hatırladığında ölme vaktiniz gelmiştir." (Eroğlu, 2000: 172)

 

“Tanrı avcıdır, acının sonuna gidip pusuya yatar, sabırla bekler, yenilmiş, boyun eğmişken ele geçirir seni. Asla yardım etmez, sadece seyreder. Tanıktır bir anlamda." (Eroğlu, 2000: 173)

 

Yazar, her romanında sorgulamalarını biraz daha derinleştirerek bulmaya çalıştığı insanın varlık amacını, gidiş gelişlerle, çelişkileriyle bize yansıtmıştır. Kimi zaman Tanrı’yı tümüyle reddedip, bazen insanı Tanrılaştırmış, zaman zaman da yazgıya boyun eğerek biraz nefes almıştır.

 

"İnsanı yaratırken Tanrı'nın bir amacı yoktu. İşte bu nedenle kendi amacımızı arayıp bulmak zorunda kaldık ve Tanrı'nın amacını aştık." (Eroğlu, 1984: 143)

 

“Yaşamak konusunda biz insanlar diğer canlılara göre daha acemiyiz. Ve bu insanlar doğayla uyumsuz bir tür olarak kendilerine Tanrı yaratmaktan başka ne yapabilirlerdi? Yarattılar ama sonra da Tanrı'ya, yaşama ihanet ettiler. Doğmak, üremek ve ölmekle yetinmediler. Amacı, yaşamın mantığını zorladılar…" (Eroğlu, 1984: 214)

 

"İnsanın kendisini yaratıcısının gözüyle, çırılçıplak görmesinden daha korkutucu ne olabilir? Hiçbir şey. Hayır, belki Tanrı'nın kendisi olmak. Sadece bu daha korkutucu…" (Eroğlu, 2002: 385)

 

İnsanın Tanrı’ya neden ihtiyaç duyduğunu kavramaya çalışmakla kalmamış, eleştiriyi, hakkını aramayı ve hesap sormayı elden bırakmamıştır. 

 

“Tanrı yok, dedi M, eskiden inanıp inanmadığını bilmeden. “Bence insanlar Tanrı’yı kendileri icat ettiler… Çünkü her insanın son hedefi Tanrı olmaktır.”

 

“Demek insanlar Tanrı olmak isterler? Siz de mi?”

 

Palyaço’nun sesi ne yüreklendirici ne de caydırıcıydı. “Evet,” dedi M. “Tanrı olmak isterdim.”

 

 “Neden?” Meraklanmış mıydı? Belki, ama sesi merakını vermiyordu.

 

M, “Hesap sormak için,” diye karşılık verdi. “Tanrı’dan, Tanrı olmadan nasıl hesap sorabilirsiniz?” (Eroğlu, 2006: 174)

 

Eroğlu, Tanrı ile ilgili sorgulamalarını daha da ileri götürerek dinlerin çokluğunun nedenini bulmaya çalışmıştır.

 

"O mesajını hep dolambaçlı yollardan vermeyi seçer. Neden bu kadar çok peygamberi var sanıyorsun?" (Eroğlu, 2002: 295)

 

Bu satırlar bize yazarın tabu olan birçok konuyu ele almaktan hiç çekinmediğini gösterir. Onun yazma serüveni hep bir arayışa, kavranma çabasına ve insanı dünyada konumlandırma uğraşına dayanır. Eleştirilerinde keskin olsa da sorgulamanın sonucunu hep okura bırakır. Karar verecek kişi okurdur. O sadece varoluşumuzu kavramamızda bize yol açar.

 

 Cennet, cehennem ve şeytan olguları

Olayların geçtiği mekânları daha sonra ayrıntılarıyla inceleyeceğimiz romanda, Tanrı’yı ve dini sorgulayan Eroğlu, dinî dünyaya ait farazî mekânları da romanlarına katmıştır.

 

“Benim gibiler sonunda şu veya bu şekilde hep cehennemin yolunu tutarlar. Şeytanların balosuna katılmaya… Orada hayat bozuk para gibi durmadan el değiştirirmiş. Bir Tanrı'nın, bir şeytanın cebine… Eğer kâğıt para olamazsan asla bir hayatın olmaz… Olacaksan banknot olacaksın!" (Eroğlu, 2002: 241)

 

Sartre’ın Gizli Oturum’u cehennemde geçer. Eroğlu da Belleğin Kış Uykusu’nda cenneti ve cehennemi ele almıştır. Kahramanın belleksiz çıktığı bir tren yolculuğuyla başlar roman. Tren zaman zaman kahramanı cehenneme götüren bir aracı, zaman zaman da cehennemin kendisini çağrıştır.

 

“Yine o korkuyla ürperdi: Ölmüştü ve bu tren onu cehenneme taşıyordu. Ne yapmalıyım? Trenden insem…”(Eroğlu, 2006:53)

 

Ne var ki kendi içimize yaptığımız yolculuğa bir kere başladıktan sonra bir daha kolay kolay vazgeçemiyoruz. Bay M. trenden inmekten vazgeçmiştir. Aynı sorgulama Gizli Oturum’un kişileri tarafından da yapılmıştır.

“Garcin

-Ben gidiyorum.

Inès

-Uzağa gidemeyeceksin: kapı kapalı.

(…)

Estelle

-Hiçbir şey elde edemeyeceksin; eğer bu kapı açılırsa ben kaçacağım.

Inès

-Nereye?

Estelle

-Nereye olursa. Senden mümkün olduğunca uzak bir yere.

(Kapı bir anda kendiliğinden açılır.)

Inès

-Hadi Garcin? Gidin.

Garcin, yavaşça

-Bu kapı neden açıldı diye soruyorum kendi kendime.

Inès

-Neyi bekliyorsunuz? Hadi, hadi çabuk!

Garcin

-Gitmeyeceğim.

Inès

-Ya sen, Estelle? (Estelle hareket etmez; Inès bir kahkaha patlatır.) O halde? Hangimiz? Üçümüzden hangisi? Yol açık, bizi tutan kim? Hah! Gülmekten öleceğim! Biz ayrılamayız.”(Sartre, 1944:84-87)[3]  

 

Buradaki kişilere de kendilerinden ve yaptıklarından kaçabilme şansı verilse de bu seçeneği seçmemişlerdir. Sartre’ın ve Eroğlu’nun kahramanları kendilerine sunulan seçim şansını vicdanları nedeniyle kullanmamışlardır. Bu davranış çalışmamızda daha sonra ayrıntılarıyla incelenecektir.

 

Eroğlu’nun yarattığı cehennemle ilgili örnekler çoğaltılabilir:

 

“Cehennem, bağırsaklarından dışarı atmıştı onları.”(Eroğlu, 2006:171)

 

“M, Papyonlu adamı iterek kapıya atıldı ve kompartımanı cehenneme çeviren kızıl alev topunu yararak koridordan çıktı. Adını koyamadığı, zarımsı bir şey bedenini ele geçiriyordu. Dehşetin ürpertisi!”(Eroğlu, 2006:194)

 

“Ancak değişen sadece pencerenin ötesindeki cehennemin koyuluğu değildi; mekân da değişiyordu.” (Eroğlu, 2006:195)

 

Eroğlu, aynı zamanda, cennetin nasıl bir yer olabileceğini, insanların cennetten ne anladıklarını, acının olmadığı yere cennet denilip denilemeyeceğini sorgularken, aslında insanın hayatta çektiği acılar karşında aldığı tavrı, insanı insan kılanın acılarına sadık kalmak olduğunu vurgulamak istemiştir. Romanının başkahramanının isminin “Sadık” olmasının nedeni bu olabilir.

 

Mutluluk istasyonunda mola veren trenden inen Bay M. kenti beğenmeyip trene geri dönmüştür.

 

“Sadece mutlu insanların yaşadığı, ağlamanın bilinmediği, gözyaşının arka bahçeye düşen bir meteor kadar şaşkınlık yarattığı, gölgesiz bir kent! M, mutluluğun böylesine tekdüze ve sıkıcı olabileceğini daha evvel hiç düşünmemişti.”(Eroğlu, 2006:125)

 

Acının olmadığı bir yerde Tanrı’ya gereksinim duyulmayacağını vurgulamış ve kendi kurgusal cennetinden Tanrı’yı kovmuştur.

 

“Tanrı! M bilincinin bulanıklaştığını hissediyordu: “Yani sizler Tanrı’ya inanmıyor musunuz?”

 

“Hayır,” dedi adam.(…) “Tanrı aşağıdakilerin inandığı bir şeydir. Biz neden inanalım ki?(…) Tanrı, mutsuz ve çaresizlerin beyaz atlı prensidir. Burada kurtulmayı bekleyen yok; Tanrı’yı ne yapalım? Üstelik Tanrı yalnız da gelmiyor; kendisi bir yana, boyunduruğu altına girenlere gereksiz yükler yüklüyor.”(Eroğlu, 2006: 217-218)

 

Çocukların, edebiyatın, sanatın, müziğin, aşkın kısacası acının ürettiği hiçbir şey bu yapay cennette yer alamaz. Bu cennette hep şimdiki zaman yaşanır, her şey aynı ve tek düzedir. Değişikliğe yer yoktur ve buna gerek de yoktur.

 

Romanında cennet ve cehennem olgularına başvuran yazar, aynı zamanda şeytan ve peygamber sözcüklerini de benzetme olarak kullanmıştır. Romanının başkarakterlerinden biri olan palyaço bazen şeytana bazen peygambere benzetilmiştir:

 

“M, aynı anda çığlık atarak kendini geriye fırlattı. Adamın boynuna değen parmakları ateşe dokunmuş gibi yanmıştı. Acı bedeninde titreşirken kokuyla irkildi. Daha önce hiç dokunmadığından fark etmemiş olmalıydı: Teninde yangın vardı. Şeytan! M, düşüncesinin çığlığa düşünmesine engel olamadı. “Şeytansın sen!”(Eroğlu, 2006: 179)

 

M, Palyaçoyu kastederek: “Kötülüğün ressamı olmaktan vazgeçmiş, çocuksu bir peygambere dönüşmüştü şimdi de. Birden önseziyle benzeyen uyarıcı bir acıyla irkildi. Her peygamber ömrünün yarısını inancından kuşku duyarak geçirmez miydi?”(Eroğlu, 2006: 202)

 

Eroğlu’nun tüm bu kurguyu “acı” olgusunun üzerine kurduğu söylenilebilir. Belki de Sadık hayatta çektiği acılara artık katlanamaz olduğundan bir savunma mekanizması olarak belleğini yitirmiştir.

 

Varoluşçuluk, korku, bulantı ve acı

Varoluşçuluğun temel öğelerinden olan bulantı Eroğlu’nda saf acıya dönüşmüştür. Acı, yazar için üretici bir olgu olduğundan onu dişi olarak tanımlar. Bu olgu bize varlığımızı hatırlatır. Bizi biz yapan çektiğimiz acılardır. İnsanlığımız bu acılar karşısında aldığımız tavırla belli olur. Ya ağlar, sızlarız, ya dayanamaz ölümü seçeriz ya da mücadele ederiz.

 

Eğer kendi özümüzü oluşturabilirsek acı bizi üretken kılar. Acısız bir hayat hayal etmek gereksizdir. Zaten acısız hayatın anlamı da yoktur. Yazar bu romanında acının altını defalarca çizer, onu soyut bir kavram olmaktan kurtarıp, somutlaştırır ve insanın birey olabilmek için acıya ihtiyaç duyduğunu vurgular. Ama bu acıyı, insanı eylemsizliğe iten bir olgu olarak değil, aksine eylemin başlangıç noktasını oluşturan bir öğe olarak ele alır. Bu nedenle de yapay cennetin de acıya yer vermemiştir. Çünkü ona göre acı hayattaki tek gerçek şeydir.

 

“Bir sahneye dönüşen kompartıman, kokusu, rengi ve fiziksel varlığı olan yoğun bir acıyla doluydu.” (Eroğlu, 2006:160)

 

“Kavranması mümkün olmayan, anlaşılamaz ve anlatılamaz bir acıydı onunki. Yıllar doğru tanımı öğretmişti: Anlatılabilen, kavranan acı, katlanılabilen acıdır; katlanılamayan da anlatılamayan ve kavranamayandır… Sınırları belli olmayan, her sabah şafağa eşlik ederek doğan, gün boyu güneşle büyüyen, günbatımında karanlıkla birlikte şekil değiştirerek koyulan, midesi, yüreği, beyni ve gözyaşlarında gezinen, sonsuz acıdan söz ediyordu M…” (Eroğlu, 2006:200)

 

“Doğrusunu söylemek gerekirse, bana öğrettiği tek şey, acının kösnül ve dişi olduğudur. Acı, doğurur doğurmaz yeniden hamile kalan tavşana benzer, durmadan yeni acılar yavrular.” (Eroğlu, 2006:203)

 

Bulantıyı daha önce “Kusma Kulübü” romanında, çirkinliklere karşı arınma yolu olarak geniş bir biçimde yer veren yazar, bu romanında da bulantı sonucu kusmayı ele almıştır. Yarattığı yapay cennete gelen insanlar kusarak acılarından arınırlar ve bunun sonucu olarak da hafiflerler. Cennet sakinleri bunu “arınma” olarak nitelendirirler. Oysa arındıkları erdemleri ve vicdanlarından başka bir şey değildir. Yapay cenneti görmeye giden Bay M’nin başına da aynı olay gelir.

 

“Çevreyi huzur veren bir bahar çevrelemişti. M bu huzuru bozan tek şeyin midesindeki bulantı olduğunu düşündü. (…) Kalın bir vidayı andıran bulantı yemek borusunu parçalayarak, döne döne boğazına yükseliyordu. Kafasının içinden dışarıya doğru yayılan uğultuyu o ekşi, kusma hissi izledi: Kulakları içeriden gelen basınçla zonklarken art arda öğürmeye başladı.(…)

 

“Ne oldu bana?”

 

Adam, “Telaş edecek bir şey yok,” dedi.(…) “Her şey normal: Arınıyorsunuz.” (Eroğlu, 2006: 226-227)

 

Yaşarken çektiği acılardan, sıkıntılardan, üzüntülerden arındığının farkında olmayan Bay M. neye uğradığını anlayamaz. Ağırlığının hafiflediğini hisseder ama bunun nedenini bilmez. Oysa yapay cennettekiler bu konuda tecrübelilerdir.

 

“Adam, “Sabır,” dedi. “Arınma, bazılarında uzun ve sancılı bir sürece dönüşebilir. Galiba sizin durumunuzda da böyle olacak. Anlaşılan çok yüklenmişsiniz.”

 

“Yüklenmek mi? dedi M. “ Hiçbir şey anlamıyorum. Yük dediğiniz de ne?” (…)

 

“İnsanın orada, aşağıda…” Eliyle trenin öteki tarafını işaret ediyordu, “edindiği alışkanlıklar.”

 

M, “Alışkanlık mı?” diye sordu. (…) Daha açık konuşur musunuz? (…)

 

“Aşağıdakiler bunlara, sadakat, cömertlik, yardımseverlik, şövalyelik gibi adlar veriyorlar… Oysa biz burada önyargısız, kendi içimize dönük yaşamayı seçtik. Saf, şeffaf, insanın kendisine yetmesi diye de tanımlanacak bir yaşam.” (Eroğlu, 2006: 227-228)

 

Korkununsa insanı koruyan en sağlam zırh olduğunu söyletiyor Bay M’ye. Bireyin, yaşamı boyunca acıdan korkmasının ve kaçınmasının kendini kandırmaktan başka bir şey olmadığını vurgulayan yazar, mutluluğun da gerçek anlamda tadılamayacağını savunuyor.

 

“Mutluluk dediğimiz derin bir kuyuya benzer. Asla dibini bulamayız. (…) Kim size mutlu olduğunu söylüyorsa ona kuşkuyla bakın. Çünkü bilinç, mutluluğu ancak sona erdiğinde algılar…” (Eroğlu, 2006:30)

 

 

varoluşçuluk bağlamında sartre’dan eroğlu’na insanlık durumu -II

 

Özge Sönmez

 

 Varoluşçulukta özgürlük ve seçim

Bireyin özgürlüğü bu felsefede çok önemli rol oynamaktadır. Kendi yasasını kendisi koyan birey, büyük bir seçim yapma evreni olan dünyada özgürlüğe mahkûm edilmiştir. Yaptığı seçimler ve aldığı kararlarla kendi özünü oluşturan insanı sınırlayan yine başka bir bireyin özgürlüğünün başladığı yerdir. Eroğlu’nun romanında varoluşçuluk felsefesinin yapı taşlarından biri olan bu olgu da ele alınmıştır. Palyaço ve Bay M. özgürlüğü ne olduğunu tartışırlar.

 

“Özgürlük bağıntısızlık mıdır?”

“Bir halden öteki hale geçmek, her şeyden vazgeçebilmek,”dedi Palyaço. (…)

“Ya özgürlükten vazgeçmek! Buna ne ad vereceğiz?”

“Özgürlüğün en saf biçimi…” dedi Palyaço.” (Eroğlu, 2006:202)

 

Seçim yapmakta sınırsız özgürlüğü olan bireyin, seçim yapmama gibi bir seçimi yoktur. İşte bu nedenle birey kendi özgürlüğüne mahkûmdur. Kendisini kendi seçimleriyle bağlar. Seçim yapma eyleminin “Belleğin Kış Uykusu”nun çerçevesini çizdiğini söyleyebiliriz. Eroğlu’nun, romanı hakkında yapılan röportajlarından birinde insan ne kadar özgürdür sorusuna verdiği yanıt dikkat çekicidir: “İnsan ancak vicdanının izin verdiği ölçüde özgür.”[4]

 

Hayatın, sorulara cevap bulmaktan çok, doğru soruyu bulmak için geçirdiğimiz bir serüven olduğunu ileri süren Eroğlu, bu romanının ana temasına da çok önemli bir soru oturtmayı başarmıştır. Bu soru, okuru ve aynı zamanda kahramanı, varoluşçuluk felsefesinin esası olan seçim yapma eylemine götürecektir. Tüm romanın esasının bu soruya dayandığını söylemek yanlış olmaz.

 

Palyaço Bay M’ye sorar:       

“İnsan acılarından vazgeçer mi? Acısız bir hayat için anılarını terk eder mi?(…) İşte, öğrenmek istediğim bu.” (Eroğlu, 2006:206)

 

Bu sorunun etrafında dönen roman kurgusu, bireyin yaşadığı hayatın her anına sahip çıkmasının varoluşun ön şartı olduğunu vurgular niteliktedir. Eroğlu, kahramana seçim yapma şansı tanıyarak insanı hayat karşısında tekrar sınar. Ona göre, “neresinden bakarsanız bakın, önemli olan son istasyon değil, süreç ve seçimlerdir.”(Cumhuriyet Pazar Eki, Aralık 2006)

 

Bay M. bir an yapay cennetin çekimine kapılsa da, yapacağı seçimin ön izlemesine izin veren yazarın sayesinde kararını tekrar düşünür.

 

Sartre’ın kapısı açılan cehenneminden çıkmak istemeyen üç kişiliği gibi, Bay M. de seçimini gerçek ve acının var olduğu yaşamdan yana yapar. Çünkü o acılar “Sadık”ı Sadık yapmıştır. Kendisiyle yüzleşmek, hatalarını kabullenmek zorundadır. Aslında bunu yapmaya onu hiç kimse zorlamaz, ne Tanrı, ne dini kitaplar, ne yasa, ne de toplum. Sadık’ı ve Sartre’ın kahramanlarını zorlayan tek olgu insanın içindeki vicdandan başka bir şey değildir. Yazarın bir röportajında bu konu hakkında söyledikleri dikkat çekicidir. “(…)vicdanımın sadık kölesiyim. (…) Vicdan sözcüğünün –sanırım Latince ve bazı yabancı dillerde- bilmek fiilinden geldiği söylenir; bilmekten, yani farkında olmaktan.”[5] Varoluşçuluk da insanın kedisinin, kendisi sayesinde farkına varmasıdır.

 

Sartre’ın tiyatro eserindeki kişiler

 

“Gizli Oturum” beş sahneden oluşan tek perdelik bir oyundur. Oyunda üç ana kişilik vardır. Bunlar Garcin, Inès ve Estelle’dir. Bir de kat görevlisi(garson) vardır. Fakat bu kişilik diğerlerine oranla daha az söz almıştır.

 

Bu eserde, kişilikler başlangıçta birbirlerine hayat hikâyelerini tam olarak anlatmazlar, başka bir deyişle olayları kendi istedikleri gibi yansıtırlar. Daha sonra birbirlerinin üzerine giderler ve tüm gerçekleri itiraf ederler. Böylece cehennemde olma nedenleri ortaya çıkar.

 

Garcin durumunun farkındadır, cehennemde olduğunu bilincindedir. “Konumum hakkında hiçbir şeyi inkâr etmiyorum.”(Sartre, 1944:15) Sık sık diğerlerinin onu rahat bırakmasını, kendisini sorgulamak istediğini belirtir. Başlarda, diğerleri gibi, itiraf etmediği birçok şeyi sonra itiraf edecektir. Cehennemden kurtulma çareleri arar fakat bunların hepsi boşunadır. “Hiçbirimiz tek başına kurtulamaz; ya hep beraber kaybedeceğiz ya da hep beraber bu işten sıyrılacağız.” (Sartre, 1944:63) Başta kendini tartışmasız bir kahraman gibi gösteren Garcin sonunda bir alçak olduğunu itiraf etmiştir. “İşte onların, benim arkadaşlarımın verdikleri karar bu. Altı ay içinde diyecekler ki: Garcin gibi alçak.” (Sartre, 1944:80) Estelle’in ona olan ilgisini ise karşılıksız bırakır. Onu sevmeyi denese de Inès’in varlığı sürekli buna engel olmaktadır, ayrıca Garcin “seni sevmeyeceğim: çünkü seni fazlasıyla tanıyorum”(Sartre, 1944:74) diyerek birbirini çok iyi tanımanın her zaman güzel duygular doğurmayacağını vurgular.

 

Kendi kafasında yarattığı cehennemle, bulunduğu yer arasındaki fark kendisinde hayal kırıklığı yarattığından zaman zam o da burada olmasına bahaneler bulmaya çalışır, fakat sonunda vazgeçer. Bunun yanında yaptıklarında pişmanlık duymadığını da belirtir. “Hiçbir şeyden pişman değilim. Ödeyeceğim ama pişman değilim.” (Sartre, 1944:54) Her şeye rağmen yine de dünyaya bir an olsun dönme isteği vardır. Bu nedenle cehennemden kaçma girişimlerinde bulunur. Fakat kapı açıldığı anda gitmekten vazgeçer. Çünkü Inès onun alçak biri olduğunu düşünmektedir. Ancak, onu kendisinin böyle olmadığına ikna edebilirse cehennemden kurtulacağını anlar. “İkna etmem gereken kişi sensin: sen benim ırkımdansın. Gideceğimi düşünüyor musun? Seni burada, zafer kazanmış bir şekilde, kafanda bana ait olan tüm bu düşüncelerle bırakamam.(…) Ama sen, benden nefret eden sen, eğer bana inanırsan, beni kurtarırsın.”(Sartre, Gizli Oturum, 1944:88) diyerek Sartre’ın yukarıda belirttiğimiz “öteki” kavramının altını çizmiştir. Fakat bu ikna çaba asla bitmeyecek gibi gözükmektedir. Eserin sonunda Garcin’in, “Sonsuza dek beraberiz” diyen Ines’e, “Pekâlâ, devam edelim.”demesinin nedeni de bundan başka bir şey değildir.

 

Inès oyunun başından beri durumunu sorgulayan bir karakterdir. Kendine bahaneler aramaz. Gerçekçidir. Yüzleşmekten kaçınmaz. “Cehennemdeyiz küçüğüm, burada asla hata olmaz ve sebepsiz yere insanları mahkûm etmezler.” (Sartre, 1944:40) Bu tavrını dünyada yaşadığı hayata da bağlayabiliriz. Inès, cinsel tercihi çoğunluktan farklı olan bir bireydir. Bu nedenle yaşamı çeşitli ön yargılarla baş etmekle geçmiştir. Bu nedenle diğer kişilerin üzerine gider. Onları kendileriyle ve yaptıklarıyla yüzleşmeye çağırır. Cesurdur. Bunun kanıtı da cehennemden kaçma girişiminde bulunmayışıdır. Her birinin diğerinin cellâdı olacağını da düşünen odur. “Anladım, bizi neden bir araya koyduklarını biliyorum.(…) Fiziksel bir işkence yok değil mi? Ama buna rağmen, cehennemdeyiz. Ve kimse gelmeyecek. Kimse. Sonuna kadar beraber kalacağız. Değil mi? Sonuç olarak, burada olmayan biri var: cellat.(…) Cellat, diğer ikisi için her birimiz.” (Sartre, 1944:42) Oyundaki en akıllı karakter olduğunu söylemek yanlış olmaz. Söylemleri Sartre’ın felsefesini açığa çıkarır niteliktedir. Kötü olduğunu kabul eden, çekeceklerini bilen, yaptıklarıyla yüzleşen ve diğer iki kişilikle her fırsatta dalga geçen hatta gerçekçiliğiyle onları rahatsız eden bir karakterdir. “Zevk saatlerimiz geçirdik değil mi? Ölene kadar bizim yüzümüzden acı çeken insanlar var ve bu bizi çok eğelendiriyordu. Şimdi, bedelini ödemek lazım.” (Sartre, 1944:41) Kimseden yardım beklemez, durumundan kurtulmaya çalışmaz, yaptıklarının bedelini ödemeye hazırdır.

 

Estelle Inès’in tam tersi bir kişilik sergiler. Korkaktır. Sahneye girdiğinden beri kendisinin cehennemde olmasına sürekli bahaneler arar. Yanlışlık yapılmış olabileceğini bile düşünür. “Kendi kendime acaba bir yanlışlık mı oldu diye soruyorum. (…) bizim burada yanlışlıkla bulunduğumuza inanmak daha iyi değil mi?”(Sartre, 1944:38) Yaptıklarını kabul edemez. Çoğu olayı diğer ikisinden gizler. Yüzeysel bir kişiliğe sahiptir. İlgilendiği şeyler; kanepelerin ne kadar çirkin renkte olduğu, dudağında boyanın taşıp taşmadığı, bir aynasının bile olmayışı ve Garcin’in onunla bir türlü ilgilenmemesidir. Kendisine ölü denilmesini bile kabul edemez. “Oh! Sevgili bayım, böyle kaba kelimeler (“ölü” kelimesi için) kullanmasanız. Bu… bu çok şok edici.” (Sartre, 1944:31) Oysa ki, bu yüzeysel ve zayıf görünen kişiliğin altında bir bebek katili yatmaktadır. Kendini ne kadar masum göstermeye çalışırsa çalışsın en az diğerleri kadar suçludur. Fakat durumunu hiç sorgulamaz ve cehennemden kaçmaya çalışır. “Rahat bırakın beni. Beni korkutuyorsunuz. Ben gitmek istiyorum! Ben gitmek istiyorum.” (Sartre, 1944:59)

 

 Sartre’ın kişiliklerinin gerçek dünya ile ilgili sayıklamaları

Kişilikler cehennemdeyken aynı zamanda yaşadığımız dünyaya ait görüntülere de sahiptirler. Biz buna sayıklama adını vermeyi uygun gördük. Çünkü biri görürken diğerleri onun ne gördüğünü bilemez ve görüntüye sahip kişi sürekli olarak konuşma halindedir. Bu davranış diğerleri tarafından sayıklama olarak düşünülebilir. Kendi ölümlerinde sonra arkalarında akan hayat hakkında bazı sahneler görürler. “Odamın kapısını mühürlerdiler. Ve oda karanlıkta bomboş.”(Sartre, 1944:33) Bu onlara gerçekten öldüklerini kanıtlamakla kalmaz, aynı zamanda geride kalan insanların kendileri hakkında neler düşündüklerini de gösterir. “Garcin bir alçak(…) İşte onların, benim arkadaşlarımın verdikleri karar bu. Altı ay içinde diyecekler ki: Garcin gibi alçak.”(Sartre, 1944:80) Artık dünyadaki hiçbir nesne ya da kişi onlara ait değildir. “Yatak odamda altı tane büyük ayna var. Onları görüyorum. Onları görüyorum. Ama onlar beni görmüyor.(…) benim olmadığım bir ayna ne kadar boş.”(Sartre, 1944:45) Bunun sarsıntısını ve hayal kırıklığını yaşarlar.

 

Eroğlu’nun romanındaki kişilikler

 

Eroğlu’unun eseri bir roman olduğu için karakter sayısı oldukça fazladır. Biz çalışmamızda romana yön veren ana karakterleri incelemeyi uygun gördük. Romanın kahramanı Bay M. (Sadık), Bay G., Palyaço, Bay M. nin karısı Suzan ve sevgilisi Nesrin eserin temel kişilikleridir.

 

Bay M. belleksiz bir şekilde uyuyakaldığı oturma odasında uyanır. Hazırlanmış bir bavul ve üzerinde bir sarı zarf bulur. Zarfın içinde, ayın 14’ünde, saat 21’de kalkacak ekspres tren bileti vardır. Trene binmeye karar verir. Kendisi ile ilgili hatırladığı tek şey “M” harfidir. Yanındaki tek yolcu Bay G. ve adının trenin delisi olduğunu söyleyen fakat sonra kendi aralarında ona palyaço demeyi karalaştırdıkları kişi ile birlikte seyahate başlarlar.

 

Sadık (Bay M) yaşamı boyunca çok fazla acı çekmiştir. Bunu romandaki geriye doğru yapılan zihin yolculuğunda anlıyoruz. Karısı ruhsal bunalımda olan, ikiz kızlarını küçük yaşta sağlık sorunları nedeniyle arka arkaya kaybeden bir babadır. İkizlerin kaybından sonra yatağa mahkûm kalan karısına yıllarca bakmıştır. Evliyken aynı zamanda Nesrin’le yaşadığı duygusal ilişkide de başarı kazanamayan Sadık, sevgilisi tarafından da terkedilmiş ve derin bir yalnızlığa düşmüştür. Hayatta kendi isteğiyle bir şey yapmayan, müziğe yatkınlığı olduğu halde onu bile annesinin baskısıyla devam ettiren, sıradan bir insandır Sadık. Büyük ve maceralarla dolu bir hayatı olmamıştır. “Büyük hayatlar, büyük adamlar içindir; o sadece kendi sıradan hayatının kahramanıydı.”(Eroğlu, 2006: 272) Onun yaşamında egemen olan tek duygu acıdır. O kadar çok acı çekmiştir ki, elli beş yaşına gelmiş ve acısız bir hayat dileğinde bulunmuştur.

 

Kedisine acısız bir hayat verilse bunu kabul eder mi? Bay M. roman boyunca tren kompartımanlarında bir bir anılarıyla yüzleşir. Sıfır bellekle çıktığı yolculuk, kendisiyle karşılaşmasıyla sona erer. Arada geçen zaman çok kısa da olsa aslında bir ömrün özeti yapılmıştır. Trendeki Bay G. karşısında her zaman edilgen ve içine kapanıktır. Geçmişini ve kim olduğunu arar. Kendisini dışardan görür. Son durakta kendisiyle karşılaşmasının nedeni de budur. Birey kendini ne kadar tanımaktadır? Kendi eylemlerinin arkasında duracak mıdır? Acılarına sahip çıkacak mıdır? Yoksa kendine ait olanları silip acısız bir hayata mı başlayacaktır? Tüm roman boyunca Bay M.’nin beyni ve yüreği ile birlikte bunu sorgularız.

 

Ona hayatta en çok gitmek istediği yerlere gitmek, yaşamı boyunca elde etmek istediği tüm kadınları elde etme fırsatı sunulsa, kısacası kendisine bir “cennet” vaat edilse bile o kendi hayatına ve acılarına sadık kalmıştır. İkizlerini gömeceğini, sevgilisinden ayrılacağını ve hasta karısına belki de daha uzun yıllar bakmak zorunda kalacağını bile bile kendi yaşamına sarılmıştır. Eylemlerine sadık kalan ve sorumluluk almayı bilen biri olduğu söylenebilir. Bellek yitimi bir kaçış gibi görünse de bizim Sadık’ın hayatı hakkında bilgi edinmemiz için başvurulmuş bir teknik olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bay M.’nin roman ilerledikçe Bay Mazi’ye dönüşmesi rastlantı değildir. O Sadık’ın geçmişidir. Geçmişine sahip çıkmayan bir insanın kendisine gelecek kuramayacağı vurgulanır. Bay M. “Hem kurban hem de cellât rolüne bürünebilen bir canlıyla türdeş olmanın utancı; insan olmanın ayıbı”nı (Eroğlu, 2006: 101) iliklerinde duyan bir roman kahramanıdır. Varoluşunun sıkıntısını çeker. Hayatının anlamını bulmaya çalışır. Tekrar kendi hayatını seçerek, bu anlamın sadece ve sadece yaptığı seçimlerden ibaret olduğunu anlar.

 

Sartre’ın da vurguladığı gibi, her şeyi seçmekte özgürüz, ama sonuçlarını göze almak ve bu eylemlerimizin sorumluluğunu üzerimize almak zorundayız. Bu eylemler iyi veya kötü ne sonuç doğurursa doğursun, onlar bizi biz yaparlar. Yaşamımızın anlamı buna bağlıdır. Bu noktada sözü Eroğlu’na bırakmakta yarar görüyoruz: “Hayat nedir? Biliyorsunuz insanın kısa ya da uzun, mutlaka bir ömrü oluyor ama ona verilen bu ömür boyunca hiç hayat edinememesi de mümkün. Hayat, bütün özgün yapıtlar gibi amaçlarımızın ve değerlerimizin bir sonucu. Çoğu kez yaptığımız bazen de yapamadığımız seçimlerin bir sonucu.”[6]

 

Bay G., Bay M’nin hep yapmak isteyip de yapamadıklarını yapan bir kişiliktir. Ondan çok daha yakışıklı, iyi giyimli, sürekli gülen ve mutlu bir kişilik olarak Bay M’nin tam zıttı bir portre çizer. Acıdan kaçan, ölüleri değil canlıları aklında tutan biridir. Kadınlar tarafından arzulanır ve yaşına rağmen çok genç ve sağlıklı durmaktadır. Bu bir anlamda M’nin acısız bir hayatı seçerse sahip olacağı kişiliği gösteren bir ön izlemedir. Bu tren M’ye seçim şansı vermekle kalmaz, aynı zamanda hangi seçeneği seçerse nelerle karşılaşacağının ipuçlarını da gözler önüne serer. Bay G. yani Bay Gelecek, acısız hayatın başrol oyuncusudur. Bay M’nin sürekli olarak Bay G. ile yarışıp kaybetmesi, ona imrenmesi, hatta kıskanması ve kızması “bu adam benim hayatımı çalıyor” diye isyan etmesi bu nedenledir. Fakat acılarına sadık kalan M.’nin Bay G.’nin ne kadar yüzeysel ve basit bir kişilik olduğunu anlaması uzun sürmeyecektir. Bay G’nin yüzeyselliği Sartre’ın kahramanı Estelle’in yüzeysel kişiliğiyle örtüşmektedir.

 

Palyaço ise romanın bilge kişiliğidir. Bay M’yi sorularıyla sürekli olarak sıkıştıran ve onu yapacağı seçim üzerinde düşünmeye zorlayan bir karakterdir. Hayatın anlamının sorulara verilen cevaplarda değil, doğru soruyu sormakta gizli olduğunu düşünen bir bilgedir. Bazen Bay M’nin vicdanının sesi gibidir. Çünkü bizi acılarımıza sadık almaya zorlayan vicdanımızdan başkası değildir. “Yolculuğun asıl zevki gidecek yere varmaktan çok, yoldadır”(Eroğlu, 2006: 34) diyen bu bilge kendi kişiliğini de ortaya koymuştur. Inès de Gizli Oturum’un bilge kişisidir.

 

Karısı Suzan ruhsal sorunları olan bir bireydir. İkizler doğduktan sonra bu sorunları iyice artmış, ikisinin de arka arkaya ölümüyle ve Sadık’ın onu aldatmasıyla acısına yenilmiş ve çıldırmıştır. Doktorların çok fazla yaşamayacağını söylemelerine rağmen tam on iki senedir ölüme direnmektedir. Evde, kilitli ve idrar kokan bir odada, elleri ve ayakları bağlı yaşamaktadır. Ara sıra attığı çığlıklar yaşadığını tek kanıtıdır. “Ondan daha şanssız birini tanıyor muydu Sadık? Tanrı, hiç ortağı olmamıştı zavallının. Sadık utancının faturasını ödemiş olarak salona geri döndü.” (Eroğlu, 2006: 273-274)

 

Nesrin ise bu acılı hayatında parlayan tek ışıktı belki. Fakat o da bu koşullara fazla dayanamayarak sevgisine rağmen Sadık’ı terk etmiştir. “Nesrin onu terk edince o da sahip olduğu tek hazineyi, anılarını dostu yapıp çıkmıştı. Başını korkuyla sallayarak derin bir soluk aldı. Anıları olmasaydı ne yapardı? Bir gün belleğimi yitirirsem, çıldırırım, diye düşündü.” (Eroğlu, 2006: 274)

 

Sartre’ın ve Eroğlu’nun eserlerindeki mekân

 

 

Oda

Ev

Tren

kilitli

+

-

-

kapalı

+

+

+

boğuk

-

+

+

sıkıcı

-

+

+

sıcak

+

-

+/-

soğuk

-

-

+/-

karanlık

-

+

+/-

aydınlık

+

+

+/-

kirli

-

+

-

sisli

-

-

+

puslu

-

-

+

 

Bu tabloda da görüldüğü gibi mekânlar için olumsuz sıfatlar kullanılmıştır. Trenin özelliği romanın sürecine göre olumlu ve olumsuz sıfatları birlikte taşımasıdır. Varoluşçuluk felsefesinin hakim olduğu eserlerde mekanların kapalı, sıkıcı şekilde betimlenmesi bu iki eserde de karşımıza çıkmıştır.

 

Sartre’ın ve Eroğlu’nun eserindeki zaman

Tiyatro eserleri sahnede oynanmak üzere yazılmış metinler olduğundan genellikle şimdiki zaman kullanılır. Geçmişe ait bilgiler geriye dönüşlerle verilir. Bu eserde de kişilikler önceki yaşadıklarını kendi ağızlarından geçmiş zaman kullanarak anlatırlar. Sartre bu yapıtında hem cehennemde geçen zamanı hem de dünyada olup bitenleri şimdiki zaman kullanarak izleyiciye/okuyucuya aktarmıştır. Kişilikler şimdiki zaman kullanarak dünyada gördüklerini cehennemde dile getirirler. “Gomez gazetede. Camları kapatmışlar; demek ki mevsim kış. Altı ay olmuş.” (Sartre, Gizli Oturum, 1944: 76)

 

Eroğlu’nun eseri, her ne kadar kendisi bunu tiyatro oyunu şekline dönüştürmeyi düşündüğünü belirtse de, roman türünde yazılmış olduğu için kullanılan zamanlar daha karmaşık ve çeşitlidir. Karşı karşıya olduğumuz metin, geriye dönüşler ve zaman sıçrayışlarıyla örülüdür. Belleğini yitirmiş, altmış yaşına yaklaşmış bir adamın yolculuğu geriye dönüşlerle bize yansıtılır. Trene bindiğinde gördüğü yirmi beş yaşlarında bir erkek yüzü kalır aklında. Bu kendi gençliğidir aslında. Tren ilerledikçe zaman adeta geriye akar. Kompartımanlarda bir anda ortaya çıkan karakterler sanki Bay M.’nin belleğini tekrar kazanması, anılarını hatırlaması ve onlara sahip çıkması için görevlendirilmişlerdir. Ona çocukluk anılarını teker teker şimdiki zamanda oluyormuş gibi yaşatırlar. Arada sırada karşılaştığı bu erkek yüzü giderek yaşlanırken kendisi gençleşir. Yazar bir bölümde zamanı dondurmayı bile denemiştir. Mutluluk istasyonunda mola veren trenden inen ve “dönmeyeceğim” diyen Bay M. bu kenti beğenmeyip trene geri dönecektir, fakat trenin onu beklemesi tuhafına gider. Bir kafede oturmaktadır ve fincanı alırken gözü duvardaki saate takılır. Saat üç otuzdur.(Eroğlu, Belleğin Kış Uykusu, 2006: 123) Daha sonra üzerinden biraz zaman geçer ve tekrar bakar: saat yine üç otuzdur. “Zamanı merak eden, ölçen bir tek o mu vardı? Sadece kendisi! Zamanı donması!(…) Saat yine tam üç otuzdu. Geriye yaslandı. İnkâr etmek anlamsızdı. Trenin kimi beklediği açıktı.” (Eroğlu, Belleğin Kış Uykusu, 2006: 127)

 

Her şeyi bilen ve gören anlatıcı (sıfır odaklayım) zamana da hâkimdir[7]. Hatta aynı kompartımanda, birbirlerini değil sadece onu gören, ayrı zamanlarda yaşayan iki kadını buluşturur. “Anlaşılması, kabul edilmesi mümkün olmasa da durum ortadaydı: İki ayrı zaman diliminde, birbirinin varlığından habersiz iki ayrı kadınla bir aradaydı. (Eroğlu, Belleğin Kış Uykusu, 2006:140) Durumu en iyi Bay M. özetler: “yolculardan bazıları yaşlanırken bazıları gençleşir. Aynı anda iki, bazen üç değişik zamanın hüküm sürdüğü olur. Sürekli değişirsiniz. İnsanlar birdenbire arkanızda, önünüzde belirir, sonra aynı şekilde kaybolurlar. Aynalara, pencerelerin camlarına bakın, sanki yokmuşsunuz gibi yüzünüz görünmez.”(Eroğlu, Belleğin Kış Uykusu, 2006:143) Örnekleri çoğaltabiliriz. “Kadın, “Tam yirmi iki yıl oldu,” diye karşılık verdi. (…) M,en fazla iki saat önce sona eren dramın ne kadar uzak bir geçmişte kaldığını fark edince hüzünle irkildi. (Eroğlu, Belleğin Kış Uykusu, 2006:189) Yirmi iki yıl iki saate eşitlenmiştir. “Bu garip katarda geçirdiği tek gecenin tam otuz beş yıl sürdüğünü biliyordu artık.”(Eroğlu, Belleğin Kış Uykusu, 2006 : 203) Romanın sonunda koltukta uyuyakalmış kahramanın sadece beş dakika kestirdiğini anlarız. Bütün bu olup bitenler beş dakikalık bir zaman diliminde gerçekleşmiştir.

 

Her iki eserde önemli çağrışımlar yapan nesneler

Bireylerin kendileriyle ve yaptıklarıyla yüzleşmeleri temel alan iki eserde de bireyin kendi yüzünü görmesi engellenmiştir. Aynanın ve camın yokluğunun önemi iki eserde de hissedilir. İnsanın kendine bakma ihtiyacı ve bu nesne elinden alındığında içine düştüğü durum oldukça başarılı yansıtılmıştır. Kompartımanlarda, tren tuvaletlerinde ayna arayan, pencerelerde kendini görmeye uğraşan Bay M. yüzünü ancak ve ancak kendi yaptıklarıyla yüzleşip, seçimini gerçekleştirdiğinde görebilmiştir.

 

Gizli Oturum’da da Estelle’in aynasına düşkünlüğü, bir aynada kendisini göremediğinde “acaba ben gerçekten var mıyım?” diye bir soru soracak kadar ileri boyuttadır. Inès’in Estelle’e “Size ayna olabilir miyim?”(Sartre, Gizli Oturum, 1944: 45) diye sorması ise bize bireyin kendisini ancak bir başkasının gözünden görebileceğini kanıtlamaktadır. Inès’in teklifini kabul eden Estelle, onun gözlerine bakarak dudağına ruj sürmeye çalışır ve der ki: “Çok küçüğüm. Kendimi çok kötü görüyorum.” (Sartre, Gizli Oturum, 1944: 46) Inès’in cevabı ise çok dikkat çekicidir:  “Ben seni görüyorum. Her tarafını. Bana sorular sor. Hiçbir ayna bu kadar sadık olamaz.” (Sartre, Gizli Oturum, 1944: 46) Bu noktada Sartre bize bir kere daha “öteki”ne olan gereksinimimizi vurgular. Kendimiz ancak diğerlerinin varlığı sayesinde tanıyabiliriz. Peki ya diğerleri bizi yanlış tanırlarsa? Estelle gerçek bir aynayla, Inès’in gözlerini karşılaştırır: “Aynalardaki görüntüm evcildi. Onu o kadar iyi tanıyordum ki… Güleceğim: gülüşüm gözbebeklerinizin derinliklerine gidecek ve orada Allah bilir neye dönüşecek.” (Sartre, Gizli Oturum, 1944: 48) Bize cehennemi yaşatan karşımızdakinin hakkımızdaki düşünceleridir aslında. Inès’in dediği gibi: “Eğer ayna yalan söylemeye başlarsa? Ya da gözlerimi kapayıp, sana bakmayı reddedersem, bütün bu güzellikle ne yapacaksın?” (Sartre, Gizli Oturum, 1944: 48) Bu iki eserde insanın gerçek aynasını yine diğer bir başka insan olduğunu ve bu aynaya her an ihtiyaç uyduğumuz vurgular. Karşımızdakinin bizim hakkımızdaki düşünceleri kendimiz tanımamızda büyük rol oynar. 

 

Her iki eserin anlatım tarzları

Gizli Oturum’daki replikler çok sade, akıcı ve açıktır. Olaylar hiçbir karmaşaya yer verilmeden anlatılmıştır ve esrin derinlinin bu basit diyaloglardan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Sartre laf kalabalığına yer vermemiştir. Başlangıçta birbirlerine saygılı davrana kişilikler eserin sonuna doğru iyice birbirlerini tanıdıklarından hakaret bile etmişlerdir. Cehennemde olmanın ve sonsuza dek orada kalmanın yaratacağı his oldukça başarılı bir şekilde yansıtılmıştır.

 

Belleğin Kış Uykusu romanında birçok olay birden fazla tekrarlanmış, bu tarz, zaman sıçrayışları içinde gezinen okuyucuya kolaylık sağlamıştır. Seçilen kişilikler sıradandır. Anlatıcı her şeyi önceden bilir ve görür. Birçok zaman diliminde aynı anda bulunuruz. Gelecek ve geçmiş bugünde birleşmiştir.“Parça parça olaylardan, anılardan, düşlerden bir bütüne ulaşmak isteyen roman kişileri gibi, romancılar da roman kurgularında “ikileme” yöntemine başvururlar. Bu nedenle bir romanda bir olay birkaç kez yinelenir, aynı olaya birçok kişi ortak olur veya bir olay içine başka bir olay giydirilir. (…) Kişi ve olaylarla ilgili bu ikilemeler anlatının uzam zaman boyutu için de geçerlidir. Şimdiki zaman-geçmiş-gelecek, kişinin algılama, düşleme, anımsama yetisiyle eşzamanlı bir bütün olarak yaşanır. (Oluşum, Aylık Sanat Ve Düşün Dergisi Sayı 63/105 Ocak, Ankara, 1983: 100)  

 

Romanını iç monologlar ve zaman sıçrayışlarıyla ören Eroğlu, yeni bir zaman kurgusu yaratmış ve merkezine parçalanmış ve sıradan kişileri oturtmuş, bu kişileri zaman zaman kişiliksizleştirerek kendilerine dışardan, tarafsız bir gözle bakmalarını sağlamıştır. Belleksizlik olgusunun ele alınmasını temel nedeni bu olabilir, kişinin kendisini silerek hayatını dışardan biri olarak tekrar yaşaması. Bay M’nin kendisiyle istasyonda karşılaşmasının nedeni de budur.

 

Her iki eserin sonuçlarındaki ortak özellik ise başladıkları yere geri dönmeleridir. Varoluşçuluk felsefesini taşıyan eserlerde buna sıklıkla rastlanır. Bay M. yani Sadık, uyuyakaldığı koltukta uyanıp hayatına kaldığı yerden devam eder. Gizli Oturum’da ise üç kişi yine aynı şekilde birbirlerini sonsuza dek suçsuz olduklarını ikna etmeye çalışarak devam ederler. Eser cehennemde başlamış, aynı yerde sona ermiştir.

 

İki eserin sonucundaki sonuçsuzluk duygusu, başka bir deyişle hiç bitmemiş ya da hiçbir şey olmamış gibi bir his vermesi varoluşçuluk felsefesinde bize aktarılmaya çalışan kısır döngüdür. Kişi seçimini yapmalıdır. M. yaşantısına sahip çıkar ve hayatı bu nedenle aynı şekilde kaldığı yerden devam eder, Sartre’ı kişilikleri de cehennemde olduklarını kabullenirler ve kendilerince buldukları bir çözümü sonsuza dek deneme yoluna girerler.

 

Sonuç

Bu çalışmada iki eserin benzerliklerini ve farklılıklarını varoluşçuluk felsefesi çerçevesinde incelemeye çalıştık. Edebiyatçılarından yaşadıkları çağdan, çağın sorunlarından etkilendiklerini, iki ayrı zamanda ve uzamda yaşamış bu yazarların yapıtlarının topluma yapılan sanatsal içerikli bir çağrı olduğu kanısına vardık. Yaşanan savaşların ve toplumsal hareketlerin edebiyat ve düşün dünyası üzerinde büyük bir etkisi olduğunu, yazarlarımızın toplumdan beslenerek ürettiklerini ve bu ürünleri tekrar topluma geri verdiklerini düşünüyoruz.

 

Varoluşçuluk felsefesi ise Sartre’ın döneminde kendisine yöneltilen eleştirilere rağmen hâlâ kendi varlığını koruyabilmiştir. Çoğu zaman kendisinin yanlış anlaşıldığından yakınan Sartre Eroğlu gibi yazarların varlığı bunun en güzel kanıtıdır. Çalışmamızın sonuç bölümünü Sartre’ın çok tartışılan ve bu araştırmanın konusu olan eserde geçen ünlü sözü “cehennem ötekilerdir” hakkında yaptığı bir radyo röportajının metninden birkaç satırla bitirmeyi uygun bulduk.

 

“Cehennem ötekilerdir demek istedim. Ama “cehennem ötekilerdir” hep yanlış anlaşıldı. Bu sözle benim, diğerleriyle olan ilişkilerimizin her zaman can sıkıcı ve iblisçe olduğunu söylemek istediğimi sandılar. Aslında söylemek istediğim başka bir şey. Demek istiyorum ki; eğer başkalarıyla olan ilişkilerimiz çarpıksa, kirlenmişse, o halde öteki ancak cehennem olabilir. (…) Kendimiz hakkında düşündüğümüzde, kendimizi tanımaya çalıştığımızda, aslında diğerlerinin bizim hakkımızda olan bilgilerini kullanırız. Kendimizi başkalarının kapasitesine göre yargılarız. Ben kendi hakkımda ne dersem diyeyim, bunun içine her zaman başkasının yargısı da girer. Bu da şu demektir: eğer benim ilişkilerim kötüyse, başkasının tam bağımlılığı altına giriyorumdur. O halde, aslında cehennemdeyimdir. Ve dünyada birçok insan cehennemdedir çünkü başkalarının yargılarına çok bağımlıdırlar. Ama bu asla başkalarıyla daha değişik ilişkiler kurulamayacağı anlamına gelmez. Bu sadece her birimizdeki “ötekiler”in önemini gösterir.

 

Burada “ölüler” bir şeyi temsil eder. İşaret etmek istediğim şey, birçok insan bir takım alışkanlıklar, geleneklerle örülmüştür, bu insanların kendileri hakkında acı çektiren ama değiştirmeye bile çalışmadıkları yargıları vardır. İşte bu insanlar ölü gibidirler. Sıkıntılarının, öncelikli uğraşılarının ve geleneklerinin çerçevesini kıramadıkça, onlar hakkında yürütülen yargılar karşısında sıklıkla kurban gibi kalırlar. Bundan sonra, örneğin, alçak ya da kötü olmaları gayet doğaldır. Eğer alçak olmaya başladılarsa, hiçbir şey onların alçak oldukları gerçeğini değiştirmeyecektir. İşte bunun için, ölüdürler demek, değiştirmek istemediğimiz, ömür boyu sürüp giden yargı ve eylemlerin sıkıntısıyla çevrilmiş olmak, yaşayan bir ölülüktür demenin bir diğer şeklidir. İçinde yaşadığımız cehennem halkası ne olursa olsun, ben bunu kırmakta özgür olduğumuzu düşünüyorum. Ve eğer insanlar bunu kırmıyorlarsa, bu da özgürce orada kalıyorlar, kendilerini özgürce cehenneme koyuyorlar demektir.”[8]

 

KAYNAKÇA

 

Eroğlu, M (2006) Belleğin Kış Uykusu, İstanbul: Agora Kitaplığı

Kıran, A, Kıran, Z (2003) Yazınsal Okuma Süreçleri, Ankara: Seçkin Yayıncılık

Sartre, J.P (1990) Varoluşçuluk, İstanbul: Say Yayınları

Sartre, J.P (1943) Huis-Clos, France: Gallimard

  

Internet adresleri:

 

http://tr.wikipedia.org/wiki/Jean-Paul_Sartre

http:tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Eroğlu9Flu

http://www.mehmeteroglu.info

http://www.alalettre.com/sartre-huisclos.htm

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

<<geri

 

 



[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Jean-Paul_Sartre, son ulaşım tarihi 25 Mart 2007

 

[2] http:tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Ero%C4%9Flu, son ulaşım 25 Mart 2007

 

[3] Tüm Fransızca metinler bizim tarafımızdan Türkçeye çevrilmiştir.

[4] http://www.mehmeteroglu.info/ son ulaşım tarihi 25 Mart 2007

 

[5] http://www.mehmeteroglu.info/ son ulaşım tarihi 25 Mart 2007

[6] http://www.mehmeteroglu.info/ son ulaşım tarihi 25 Mart 2007

[7] Kıran A, Kıran Z, (2003), Yazınsal Okuma Süreçleri, Seçkin Yayıncılık, Ankara

[8] http://www.alalettre.com/sartre-huisclos.htm, son ulaşım tarihi 25 Mart 2007