|
“Düş Kırgınları” ve Mehmet
Eroğlu’nun Roman Tekniği Mustafa Ever Mehmet
Eroğlu’nun Düş Kırgınları, yayınlandığı yıl olan 2005’te üzerinde en çok
durulan romanlardan biri oldu. Son zamanlarda Eroğlu’nun romanlarıyla ilgili
olarak bu çoklukta yazı yazılmamışken, şimdi bu roman üzerinde neden daha çok
durulduğunu düşünmek bana anlamlı geliyor. İleri sürülebilecek başka sebepler
bir yana ve birçok eleştirmenin yazısının ortaya koyduğu üzere, yapısı ve
içeriğiyle eleştirmenleri kalem oynatmaya kışkırtan, malzemesi bol, farklı
okumalara açık bir roman var karşımızda. Sözgelimi
A.Ömer Türkeş, Düş Kırgınları’nı 12 Mart darbesiyle ilişkilendirerek daha çok
-‘sadece’ demek istemiyorum- siyasal bir okuma yaptı,1 ki en yaygın okuma
biçimi buydu. Türkeş ayrıca, romanın tragedyalarla benzerliğine dikkati
çekmişti. Çiğdem Ülker daha çok romanın kahramanı Kuzey’in trajik yazgısı
üzerinde durdu, incelikli bir yaklaşım sergiledi.2 A.Ozan Coşkun, özellikle
yarımada metaforuna dikkat çekmenin yanı sıra Türkeş’le benzer yaklaşım
içindeydi.3 Asuman Kafaoğlu-Büke, yazarın sinemasal anlatımına değinip, romanı
‘alaycı ve traji-komik’ bulduğundan, okuru güldürdüğünden söz etti ki -izniyle-
bu yorumu ben pek anlayamadım.4 Ersan Ülden de “Aşk Üzerine Özlü Sözler” gibi,
nasıl bir okuma yaptığını çok iyi gösteren bir başlıkla, bakışını, “İçinde
düşünce barındıran, fakat sığ ve cılız olmaktan kurtulamayan cümleler var,”
şeklinde özetleyip, ayrıca, ‘feci abartılı’ bulduğunu ekledi.5 Benim kanımsa,
Düş Kırgınları’nın büyük oranda henüz okunmamış olarak durduğu. Bunu söylerken
kastım, tabii ki yukarıda adı geçen yazarların eleştirilerindeki bir
eksikliğini vurgulamaktan ziyade, romanın çeşitli okumaları beklediğinin ve
bunu hak ettiğinin altını çizmek. Elbette bir de, üstü kapalı olarak eleştirinin
sıkıştığı dar alana işaret ediyor olabilirim. Düş
Kırgınları gerçekten zor, belki de özel olarak zorlaştırılmış bir kitap.
Zorluk, kitabın birçok öyküyü parçalanmış biçimde ve iç içe anlatmasının yanı
sıra, birçok kavramı da sorunsallaştırma gayretinden kaynaklanıyor. Okurun
yoğun olarak çaba göstermesini bekleyen modernist bir eser; bir yanıyla da,
hayli oyuncul yapısı olduğundan postmodern bir eser. Zaman İlkin,
karmaşık örgüsünü sökmek amacıyla romanı mümkün olduğunca parçalara ayırmayı
-paranteze almayı demek daha doğru olur belki- ve parçaları aydınlatmayı
deneyecek, parçaların birbiriyle ve bütünle ilişkisini saptamaya çalışacağım.
Romanın yapısını hem biçimsel hem de anlamsal düzeyde keşfetmiş olacağımı
umuyorum böylece. Başlıktan ve bu ifadelerden anlaşılacağı üzere, daha çok
teknik yan üzerinde kalacağım; anlama, bu tekniğin uygulandığı bir şey olarak
mecburen işaret edeceğim. Zamanın
nasıl kullanıldığına bakmak Düş Kırgınları adına öncelikli bir işlem. Çünkü
Eroğlu, her bölümü ve bölümler içindeki altbölümleri özel olarak tarihlemiş. Bu
tarihler kaldırıldığında, en azından bu biçimiyle yapı çöküyor, roman okunamaz
oluyor. Kaldı ki tarihler konduğu halde bile belirli bir okunaksızlık söz
konusu. Romanda
esas olarak üç zaman dilimi kullanılmış. Her zaman diliminin işlevi farklı:
Birincisi, Düş Kırgınları romanının yazılma sürecinin; ikincisi, Kuzey-Çiğdem
ilişkisinin; üçüncüsü, Kuzey-Şafak ilişkisinin belirleyeni. Tarihler
izlendiğinde: 2004
yılı: Romanın içinde sözü edilen içromanın yazarının zamanı. Yazar (bundan
sonra böyle anacağım), öykülerini yazacağı kişilerle görüşmelerini banda
alıyor. Sırasıyla Sami, Çiğdem ve İhsan, çeşitli tarihlerde Yazar’a, Kuzey’i ve
onun çevresinde gelişen olayları kendi bakış açılarıyla anlatıyor ve yorumlar
yapıyorlar. Bu görüşmelerin sonucunda Yazar, “Yazarın Notu: Kasım 2004”
diyerek, “Giriş” ve “Sonuç” bölümlerini tarihliyor. Yalnız burada iki tarihleme
yanlışını düzeltmek gerekiyor. Sayfa 233’teki tarih 10 Ağustos 2004, sayfa
235’teki tarih de 2003 olmalı. Kurgu, bunu gerektiriyor. 2003
yılı: Romanın şimdiki zamanı bu yıla ait tarihlerle veriliyor. Kuzey-Çiğdem
ilişkisinin yaşandığı sürecin tarihleri. 1998
yılı: Kuzey-Şafak ilişkisini gösteren tarihler bu yıla ait. 2003 ve 2004’ten
geri dönüşlerle verilmekle birlikte, anlatım şimdiki zamanda gerçekleşiyor.
Zaten bu yüzden, benim içimden, ‘geçmişteki şimdiki zaman’ demek geçiyor. Bu
tarihleme yönteminin oldukça yapay olduğu söylenebilir, ama işlevsiz olduğu
söylenemez. Çünkü ancak tarihlemelerin kılavuzluğuna başvurulursa, hangi zaman
diliminde bulunulduğu anlaşılabiliyor. Başka bir işlevi yok. Eroğlu’nun
yazınsal oyunlarından biri sayabiliriz bunu. Yukarıdaki
tarihlemelerden bağımsız olarak, zaman zaman roman kişilerinin bireysel
geçmişleri de (bir duruma aydınlatıcı bir altyapı oluşturma, neden-sonuç
ilişkisi kurulmasını sağlama amacıyla)
‘aktarılan geçmiş zaman’da veriliyor. Örneğin, Kuzey ve Sami’nin 68’den
12 Mart’a; 12 Eylül’den daha yakın dönemlerdeki siyasal olaylar içindeki
konumlarını ve yer alış biçimlerini, çeşitli insanlık durumları karşısındaki
tutumlarını bu teknikle öğreniyoruz. Bununla aynı zamanda, onların -ve ülkenin-
geçmişteki toplumsal-siyasal görünüşüyle ‘şimdi ve burada’ arasındaki ilişkiyi
ve farkı görebilmemiz amaçlanıyor. Romanı değerlendiren eleştirmenlerin bir
bölümü romanın bu yönüne odaklandı. Oysa bu -bence- indirgemedir. Yukarıda, bu
romanın yeterince okunmadığını söylerken aklımda hep bu yön vardı. Yapı Düş
Kırgınları, tipik bir postmodern roman olarak, yazılma öyküsünü de içeren bir
roman; hatta öncelikle bunun romanı. O nedenle, yapı üzerinde biraz kalmamız
gerekiyor. Eroğlu,
bir Yazar kurgulamış, romanı ona yazdırıyor. Bu Yazar bize, yazdığı romanı -Düş
Kırgınları- sunarken, bu romanı neden, nasıl ve ne amaçla yazdığını da anlatır.
Dolayısıyla, roman iki düzlemde yapılandırılmıştır. Yazar,
altı sayfalık “Giriş” ve sekiz sayfalık “Sonsöz”de birinci kişi ağzıyla,
yazdığı kitap ve bu kitapta anlattığı kişiler ve kendisi hakkında konuşuyor.
Her iki bölüm de Kasım 2004 tarihli. Bu iki bölüm romana bir çerçeve
oluşturuyor. Ama sadece bunu yapmıyor, Yazar’ın kendisinin de romana dahil
olduğunu okura hissettiriyor. Yani, “Giriş” ve “Sonsöz” bölümlerinin işlevi
ikili. “Giriş”
Bölümünün İşlevi “Giriş”
bölümünde Yazar’ın bu romanı yazmaya nasıl karar verdiğini, hangi amaçla kaleme
aldığını okuruz. Hızlıca bir özetle şöyle: 20 Mayıs 2004’te genç bir kadın
-Çiğdem olduğunu sonra anlayacağız- Yazar’a ‘bir öykü yazması’ isteğiyle gelir.
Ona bir fotoğraf -Kuzey Erkil olduğunu sonra anlayacağız- verir. Yazar öyküyü
yazmayı, “O da sizin gibi Tabur Defteri’ne kayıtlı” sözü üzerine kabul eder.
Kadını ‘Yarımada’nın gizli efendisi’ göndermiştir çünkü. “Eğer yazacak olursam,
bu sadece onların değil, Yarımada’nın ve tabii ki balık Tanrı’nın da hikâyesi
olacaktı (...) Evet, yazgımın sonunu bir yunusa emanet ettiğim kendi öykümü
geriye, sisli bir belirsizliğin içine gizleyecektim” (s. 4). Romanı
ele alanların pek değinmediği, ama romanın karkasını oluşturan unsurlar bu
sözlerde gizli. Yazarın ifadesiyle ‘sisli bir belirsizlik’ var ve romanı
değerlendirebilmek için bu sisi dağıtmak durumundayız. Tabur Defteri nedir?
Balık Tanrı kimdir? Yazar’ın, “...yazmayı kabul edişimin ardındaki gerçekten
söz etmedim” (s. 4) sözündeki gerçek nedir? Bunlar aydınlatılmadan roman gereği
gibi anlaşılamaz. Yazar,
haftalarca kadının anlattıklarını dinlediğini, sonra ötekilerle tanışıp
anlattıklarını banda aldığını aktardıktan sonra, “Her şeyden önce -benimkini bir yana bırakırsak- ortada
bir değil, iki öykü vardı ve bu iki öykünün arasına, kurgu açısından sorun
yaratabilecek olayların iç örgüsünü gevşetebilecek beş yıl gibi uzun bir zaman
dilimi girmişti” (s. 6) der. Sonra, nasıl yazacağına karar verir: “Artık
edebiyatla süsleyip, hüznünü seyreltmeye çalışacağım öyküye nasıl başlayacağımı
biliyordum” (s. 6). Kuzey
Erkil’in güncesiyle başlayacaktır. Bu noktadan itibaren Yazar’ın projesini
nasıl uygulamaya koyduğunu okuruz. Görüldüğü
üzere, “Giriş”in işlevi ikilidir: Hem verili -gerçek- malzemeden yola çıkılarak
roman formunda da olsa, Düş Kırgınları’nda gerçek bir öykü anlatıldığını, yani
gerçeğin kurmacalaştırıldığını, hem de bu kurmacanın nasıl bir yöntem izlenerek
yapıldığını (tekhne), yani kurmacanın öyküsünün anlatıldığını vurgulamak.
Dolayısıyla Eroğlu, “Giriş”te, kendi romancılığının gizlerini bu romanda
verdiğini ima etmekte ve bizden de bu gizleri çözümlememizi beklemektedir.
Dolayısıyla, romanı iki düzlemde okumak zorunludur. Burada
‘edebiyatla süslemek’ ifadesine ayrıca dikkat çekmek istiyorum. Edebiyat bir
süsleme aracı mıdır? Eğer öyleyse, süslemeler atıldıktan sonra elimizde kalan
nedir? Tabii, burada sorunun şöyle bir cevabı vardır: Burada sözü edilen Yazar,
bir kurmaca kişiliktir, Eroğlu’nu bağlamaz.
Kaçamak bir cevap olmayacaksa, kabul. Bu süsleme unsurları -öyle
diyebileceksek- bir hayli kullanılmış. Ben, yeri geldikçe bunlardan söz
ederken, romanın kapağındaki Mehmet Eroğlu adını esas alacağım; ama, dediğim
gibi, yukarıdaki itiraz hakkı saklı. “Sonsöz”ün
İşlevi ‘Sonsöz’de
Yazar, artık romanı bitirmekte ve romanıyla ilgili kimi yazınsal kaygılarını
anlatmaktadır. Sorular sormakta, cevap vermektedir. Soru:
Yazdığı öykü inandırıcı olmuş mudur? Cevap: Olmuştur. Zaten, “Yazmak, soyluca
bir aldatma ya da aldanıştır” (s. 250). (Süsleme meselesini düşünelim). Soru:
Romanı ne için yazmıştır? Cevap: “Yüzlerce sayfalık bu çaba, aslında Fındık’a
yazılmış bir mektup, onunla barışma, babamın ölümünden beri süren anlaşmazlığın
giderilmesi isteğinin ilanı (...) Bir daha Tabur Defteri’ni asla ondan çalmaya kalkışmayacağım.
Bekçi o. Defterin koruyucusu olduğunu kabul ediyor, bu Yarımada’yı öfkenle yok
edebileceğine inanıyorum” (s. 255). Bu
uzun alıntıyı yapmak zorundaydım. İçinde bir yığın soru barındırıyor çünkü ve
cevap sisli bir belirsizliğe gizlenmiş. Bu giz açıklanabilmeli, ama nasıl?
Yazar’ın, Fındık’ı bu kadar yüceltmesinin akılcı bir açıklaması yok romanda.
Fındık’ın fırtınalar estiren doğaüstü
gücünden birkaç kez söz ediliyor (s. 45), ama bu gücün kaynağı belirsiz
kalıyor. Şeyh Bedrettin’e yapılan gönderme
tatmin edici dayanaklardan yoksun. Yazar’ın
Fındık’tan beklediği, “Tanrı’dan alıp Kuzey’e ilettiği müjdeyi -ölüm vaktidir
bu, M.E- benden esirgememeli. Bildirmeli ki ben de kayamı seçebileyim” (s. 255)
sözleriyle ortaya konur. Böylece Yazar, kendi kaderini Kuzey’le -Fındık’a veya
onun temsil ettiği Şey’e bağlılık temelinde- birleştirmiş olur. İkisinin de
ortak noktaları Tabur Defteri’ne kayıtlı olmaları (s. 45) ve ölümü
beklemeleridir. Kuzey, “Ağabeyini tanıyordum. Belli çevrelerde önemsenen bir yazardı.
Yan koyda, Bodrum’da, eski bir taş evde kalıyor, hasta olduğu söyleniyordu.
Handan’a bakılırsa zaten buraya ölmek için yerleşmişti” (s. 46) sözleriyle
-Yazar’ın “Giriş”te kendisini romana yerleştireceğini söylediği yer- buna
işaret etmiştir. Yazar’ın
kendinden memnun halde belirttiği inandırıcı olma meselesine gelince; Fındık,
evet ilginç, ama ne kadar inandırıcı, orası kuşkulu. Fındık ve onun çevresinde
gelişen olayların, ona yüklenen doğaüstü güç ve inancın, romanın en zayıf yönü
olduğu kanısındayım. Fantastik bir süsleme unsuru gibi duruyor. Jungcu bir
okumada bir anlam kazanabilir, fakat şimdilik bu noktadan uzaktayız. Kurgu
açısından baktığımızda, olayların çözümü ona bağlı olduğuna göre, vazgeçilemez
bir kişilik. İçromanın
Bölümleri “Giriş”le
“Sonsöz” arasında yer alan içroman dediğimiz Düş Kırgınları’nda beş bölüm var.
Her bölümden önce, öyküsünü okuyacağımız Kuzey Erkil’in günlüğünden bir sayfa
yer alıyor: “Gezgin bir ayyaşın güncesinden...” Her bölüm kendi içinde şu
sırayla yapılandırılmış: 1)
Kuzey Erkil’in şimdiki zamanın birinci kişi anlatımıyla Kuzey-Çiğdem ilişkisi
çerçevesinde gelişen Temmuz-Ağustos 2003 olayları. 2) Nisan-Mayıs 1998:
Kuzey-Şafak ilişkisi, yine Kuzey’in ağzından, beş yıl geri dönülerek ve şimdiki
zamanda veriliyor. 3) Bant kayıtları: Her bölüm, bir ya da iki kişinin bant
kayıtlarıyla sona eriyor. Kişiler bu bölümlerde birinci kişi anlatımıyla
konuşuyorlar. Kayıtlar Ağustos 2004 tarihli. Bu
yapılandırma tekniği, roman kişileri bakımından çifte konumlanma imkânı tanıyor.
Örneğin, Kuzey’in bakışıyla izlediğimiz olaylar ve bu kişiler, bant kayıtları
yönteminde başka kişilerin bakışı ve değerlendirmesiyle anlatılıyor. Bir başka
deyişle Mehmet Eroğlu, bu yöntemle hem Kuzey’in kişiliğini çeşitli yönleriyle
ortaya koymuş oluyor, hem de çevre kişiliklerin yaşamasını sağlıyor. Homeros’un
İlyada ve Odessia’da yaptığı da bu. O yüzden, Eroğlu’nun anlatımı için pekâlâ
‘Homerik’ diyebiliriz. Bu yöntem, ayrıca Sami’nin de Yazar’a bir önerisidir ki,
Yazar yapmak istediğini onun üzerinden bize aktarmakta. Ayrıca, romanın
mekânının Karaburun olduğu ve bu yerin Homeros’un da mekânı olduğu, zaman zaman
bu ortaklığa atıf yapıldığı düşünülürse eserler arasındaki bu ilişki önem
kazanır. Romanda
yer alan ikincil kişilere ve öykülerine ayrı ayrı bakıp romana katkılarını ele
almak gerekir. Ancak, şimdi bu öykülerden çok, öyküleri birbirine bağlamada
kullanılan birtakım teknik özelliklerden söz etmek istiyorum. Çağrışım
Eroğlu,
bu yöntemi Kuzey-Çiğdem ilişkisinden Kuzey-Şafak ilişkisine geçerken kullanır.
Beş yıl arayla yaşanan iki ilişkinin öyküleri böylece ustalıkla dikilir. Birkaç
örnek vereyim. Çiğdem
ve arkadaşının Karayel Oteli’ne ilk gelişinin anlatıldığı I. Bölüm’de, Fındık’ı
gören kızların korkması üzerine Kuzey, “Korkmayın,” (s. 34) der. “Efsane
yaratık tam zamanında ortaya çıkmıştı. Çiğdem, ‘O adam ne yapıyor?’ diye
mırıldandı, yanımdan geçip içeriye giden Fındık’ın arkasından. ‘Yüzüyor,’
dedim,” (s. 34). Buradan
beş yıl önceye, Şafak’ın otele ilk gelişinin anlatıldığı Nisan 1998 olarak
tarihlenen kısma gideriz. “Ayaklarının
dibindeki Fındık İbram’a bakıyor, bakarken zaten büyük olan gözleri korkuyla
daha da irileşip kaşlarının yayı altına zor sığıyor. ‘Korkma,’ diyorum kıza”
(s. 34). ‘Korkmayın’
sözcüğü Şafak’ın korkusunu çağrıştırmış ve onun otele geliş öyküsünü
başlatmıştır. Altı sayfa süren bu 1998’e dönüşten sonra şimdiye döneriz ve
Temmuz 2003 olarak tarihlenen kısım başlar; konuşmalar kaldığı yerden devam
eder: “Çiğdem, ‘Yüzüyor mu?’ dedi,” (s. 40). Bu kısmın son cümlesi şöyledir:
“Sonra o geceyi hatırladım. Burada oturuyor, Delikli Burun’a doğru bakıyordum.
Biraya hayır demiştim. Beş yıl sonra biramı açtım,” (s. 48). Buradan yine Nisan
1998 tarihli kısma döneriz. Beş sayfa süren bu kısmın son cümlesi: “Bira bana
yasak,” diyorum (s. 52). Temmuz 2003 tarihli yeni kısmın ilk cümlesi: “O gün
reddettiğim birayı beş yıl sonra yudumlarken...” (s. 53). Örnekleri
uzatmayayım, her bölümün içindeki öyküler birbirine bu türlü çağrışımlarla
bağlanır. Eroğlu, bu tekniği sadece Kuzey-Çiğdem, Kuzey-Şafak öykülerini
dikmede kullanmaz, Yazar’ın çeşitli kişilerle yaptığı görüşmelerin verildiği
bölümlere geçerken de kullanır. Örneğin Kuzey’in, “Sonra galiba Çiğdem’e
sarıldım. Dilim kanıyordu, ama sonunda o çengelli sözcükten kurtulmuştum,” (s.
110) diye bitirdiği Temmuz 2003 kısmından sonra Çiğdem Bora, 3 Ağustos 2004’te,
olayı kaldığı yerden anlatacaktır: “Sonra bana sarılıp ağlamaya başladı,” (s.
111). Şimdi
bu noktada -Yazar’ın girişteki sözleri de düşünüldüğünde- spekülatif bir
düşünce geliştirebiliriz –tabii Mehmet Eroğlu’nun romancılık tekniğini anlamak
bakımından: Kuzey-Şafak ilişkisi yazılıp, üstüne Kuzey-Çiğdem ilişkisinin
öyküsü bindirilmiştir. İki öykü uygun yerlerinden parçalanarak testere dişleri
gibi iç içe geçirilmiş, eklem yerlerine yukarıda sözü edilen çağrışım unsurları
yerleştirilmiştir. Öteki kişilerin öyküleri de öncelikle Kuzey Erkil’le
ilişkilendirilerek romana serpiştirilmiştir. Anlaşılacağı
üzere, romanın geometrisi oldukça sağlam. Öyküler arası geçişlerin yazarlık dersi
niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz. Sözü edilen süslemelerden biri buysa,
işlevsel olduğu için, hiçbir itirazım yok. Şimdi sözünü etmek istediğim ikinci
teknik de bu geometriyi destekleyen bir şey; ama daha çok okurda merak
uyandırmaya, romanı ilginç kılmaya
yönelik bir teknik. Örtme/Açma Bu
adlandırmayı, ‘bilinmeyen bir şeyden önce örtülü olarak söz ederek merak uyandırma ve sonraki sayfalarda
örtüyü kaldırarak bu merakı giderme’ yöntemi için kullanıyorum. Mehmet Eroğlu,
romanın ilk sayfasından son sayfasına dek onlarca kez kullanıyor bu yöntemi.
Çoğu zaman da çağrışım yöntemiyle ve az sonra sözünü edeceğim önceleme
yöntemiyle birlikte. Böylelikle, romana gizemli bir atmosfer kazandırmak
istediği anlaşılıyor. Romanın içeriği düşünüldüğünde etkili bir yöntem olduğu
söylenebilir bunun. Ancak ben, bu örtmelerin zaman zaman olayın gelişimiyle
ilgisi olmadığı için romana bir katkı yapmadığı görüşündeyim. Birkaç örnek
vereyim: “Bir
öykü yazmanızı istemeye geldim buraya,” (s. 2) diyen kimdir? Sayfa 243’te
Kuzey’in Çiğdem’e bir zarf bıraktığını okuruz. Sayfa 247’de daha açık olarak
zarfta Kuzey’in güncesi olduğu belirtilir. “...direncimi
kıracak o kutsal şifreyi seslendirdi. ‘O da sizin gibi Tabur Defteri’ne
kayıtlı...’ Tabur Defteri! Yarımada sakinlerinin çoğunluğu için tabu, bazıları
için sihirli ve gizemli bir anahtar sayılan bu iki sözcüğü duyar duymaz, onu
yönlendiren kılavuzun kim olduğunu anladım. (...) Onu kimin gönderdiği açıktı.
Yarımada’nın gizli efendisi, garip deniz yaratığı, bunca yıl bekledikten sonra
ilk adımı atmaya mı karar vermişti?” (s. 4). Bu alıntıda çok sayıda örtme var.
Tabur Defteri nedir? Ona kayıtlı olmak nedir? Neden kutsal şifredir?
Yarımada’nın efendisi olmak nedir? Garip deniz yaratığı nedir? İlk adım nedir?
Bunca yıl beklenen nedir? Bu
tür soruların cevapları romanın yakın ve uzak sayfalarında bazen doğrudan,
bazen de yine bir örtme yoluyla açığa çıkar. Ancak bazen örtme, gizemini kitap
bittiğinde de sürdürür, yazar tarafından açıkça ortaya konmaz. Burada yorum
gerekir. Onun için Düş Kırgınları, bittiğinde de varlığını okurun zihninde
sürdüren bir roman –en azından benim için. Yarımada,
olayların geçtiği Karaburun’dur. Yarımada’nın efendisiyse Fındık’tır. Fındık,
romanın çeşitli sayfalarında parça parça ve çeşitli sıfatlarla anılır:
‘yunusların tanrısı’ (s. 5), ‘Yarımada’nın hâkimi, gerçek Tanrısı!’ (s. 10),
‘yarı balık, yarı insan. Denizin altında da, karada da yaşayabilir’ (s. 34).
Fındık’la ilgili örtmeler hem yavaş yavaş açılır hem de katmerlenerek sürer.
Tabur Defteri’nin ne olduğu tam olarak aydınlatılmaz. “Yüzyıllardır
Yarımada’nın sırlarının yazıldığı defteri saklayan ailenin son ferdi,” (s. 38)
sözleri Fındık ve Tabur Defteri örtmesini açarken örter. Ancak sayfa 39’da giz
biraz aralanır. Fındık, yakaladığı istakozları sadece Kuzey’e vermektedir:
“Çünkü sen delisin,” diyor. “Seni de teftere gaydetcem. Az galdı,” (s. 39).
“Tabur Defteri’ne kaydedilmek. Kızmalı mıyım? Hayır. Ölümsüz olmakla eşanlamlı
bu,” (s. 39). Tabur
Defteri’nin gizemi açılırken bir başka örtme ortaya çıkar. Kuzey, önemser bu
defteri. Yazar da önemsiyordu, hatırlarsak: “Mezarımın yerini Fındık’ın
belirleyeceğini neden unutuyordum?” (s. 43) diyen Kuzey, Fındık’ı neden
önemsediğini açıklarken yeni bir örtme ortaya koyuyor: Neden Fındık? Bu mezar
arayışı niye? Bu
noktada, romanın sadece bir sayfasında, öteki sayfalarına aykırı düşen bir
anlatıma değinmek istiyorum. Kuzey bir yerde şöyle der: “Anlattığım hikâyenin
-belki de anlatmıyor, okuyordum- sayfaları arasında kaybolmuş gibiydim; nerede
kaldığını bilmeyen bir şaşkın! Kahramanlarından birisi olabilir miydim o
hikâyenin? Her şey birbirine karışmıştı. Güldüm. Hayatta mıyım, bundan emin
değilken nesi garipti şaşkınlığımın? Gözyaşlarımı içeride tutmak için gözlerimi
kapattım. Sonra birinin çıkıp, kitabı açarak, kendi başıma bulamayacağım o yeri
bana göstermesini diledim, bir kılavuz,” (s. 218). Burada
konuşan kimdir? Görünüşte Kuzey’dir; ama Kuzey midir, Yazar mıdır; yoksa her
ikisinin birleştiği yazınsal bir kişilik mi? Karar verilemez. Mehmet Eroğlu
sanki, bir metin karşısındasınız, diyor; bunların hepsi, adına edebiyat
dediğimiz bir oyun! Postmodern bir oyun! Kuzey’in
deftere kaydedildiğini sayfa 105’te öğreniriz. “Giriş”te bahsedilen ‘kendini
sisli bir belirsizliğin içine gizleme’ örtmesi sayfa 46’da açılır, yukarıda
vermiştim: (Yazar) “Handan’a bakılırsa zaten buraya ölmek için yerleşmişti”. Yazar,
“Ben ona yazmayı kabul edişimin ardındaki gerçekten söz etmedim,” (s. 4) diyor.
Nedir o gerçek? Bu sorunun cevabını ancak yorumla, Kuzey’le Yazar’ın öyküleri
arasındaki ilişkinin niteliklerini yukarıdaki sözlerden yola çıkarak
bulabiliriz. Kuzey, “Benek, demeye çalıştım, beceremedim,” (s. 60) diyor.
Benek’in ne olduğunu sayfa 65’te Sami söyler Yazar’a: köpeğin adı. Hem örtme
hem de açarken bir başka örtme daha. Köpeğin önemi nedir? Onun hikâyesini de
sonra öğreniriz. Şafak, ondan, Benek’e göz kulak olmasını istemiştir. Sami,
sayfa 65’te Fındık’ı, “güya gizli bir hazinenin de muhafızıymış. Bundan
yıllarca önce birisi o hazineyi çalacak olmuş, Fındık, Yarımada’yı tam on beş
gün art arda fırtınayla dövmüş, rüzgâr ve yağmur öyle şiddetliymiş ki sonunda
hırsız çaldığını ona geri getirmiş,” diye anlatıyor. Hırsız’ın Yazar olduğunu
sayfa 243’te öğreniyoruz: “Bir daha Tabur Defteri’ni asla ondan çalmaya
kalkışmayacağım.” Romanda
daha onlarca örtme/açma gösterilebilir. Mehmet Eroğlu bu yöntemi ustalıkla
kullanıyor. Bunun, romana bir oyunculluk kattığı kesin. Yazar’ın ‘süsleme’
dediği unsurlardan biri bu teknik olmalı. Roman, yine böyle bir örtmeyle sona
eriyor. Ancak bu sonun ayrıca ele alınması gerektiği kanısındayım; oldukça
kapalı çünkü ve şimdi sözünü edeceğim teknikle de ilişkili. Öncelleme ‘Öncelleme’
kavramıyla, ‘olacakları önceden sezdirme’yi anlatmak istiyorum. Eroğlu bu
yöntemi de ustalıkla kullanıyor. Örneğin, Kuzey, Fındık’ın Şafak’a bir fok
bulabileceğini söylediğinde konuşma
şöyle gelişir: “‘Yunuslar denizde bir toplu iğneyi bile bulabilirler,’ diyorum.
Yunuslar onu neşelendiriyor. “‘Yani şimdi kaçsam, denizin dibine saklansam,
beni bulabilir mi?’ İkimiz de neden söz ettiğinden habersiziz, ‘Bulur,’
diyorum” (s. 150). Hem örtme hem de önceleme var bu sahnede. ‘İkimiz de neden
söz ettiğinden habersiziz’ sözünün anlamı, ancak Şafak’ın denize arabasıyla
uçtuğu yeri Fındık bulduğunda, geri dönüşlü olarak ortaya çıkar. Bir
başka sahnede Çiğdem, Şafak için, “Ama o gitti. Beş yıl oldu,” dediğinde Kuzey,
“Tekrar buluşacağız,” (s. 143) der. Romanın sonunda Kuzey’in ne demek istediği
ortaya çıkar: Şafak’ın denize düştüğü yerde kendini öldürtme yoluyla intihar
eder, Şafak’la buluşmuş olur. Şimdi
uzunca bir alıntı yapacağım. Çünkü bu alıntı hem iyi bir öncelleme örneği, hem
de romanın oldukça karmaşık sonunu anlamamıza yardım edecek. Bir ayrılık
sahnesi. Şafak bir daha dönmemek üzere gitmektedir: “Yarın! İçine dile getiremediği
özrünü, hayal kırıklığını, çaresizlik ve belki özlemini sığdırdığı sözcük,
aşağıda dalgalanan koyu şala çarpıp geri geliyor. Gidecek! Görmemek için
önünden geçerken arkamı döndüğüm o heykel, karanlığın içinden kızıl bir alev
topu gibi fırlıyor: Değirmen Dağı’nın tepesindeki kartal başlı kaya -eski Mısır
Tanrısı gibi- canlanıyor. Havalanacak, kanatlarını neredeyse hiç çırpmadan
yamaç boyunca süzülerek alçalacak ve omzuma konacak. Sonra... Elimi geri
çekiyorum. ‘Çekme,’ diyor. ‘Sonra öleceğim,’ diyorum,” (s. 177). Şimdi
64 sayfa ileriye gidelim, Kuzey’in sonu: “Önce uzakta kırmızı bir kartal
belirdi, ardından silah sesini duydum (...) Boşuna korkmuşum, sesim suyun
altında duyuluyordu. Öyleyse... Göz kulak olamadığım Benek’le birlikte bizi
bekleyen görkemli kartala doğru ilerledim. ‘Beni affet...’” (s. 241). Epigraflar
ve Göndermeler Yazar,
Kuzey’in güncelerinin ve her bölümün başında epigraf kullanıyor. “Giriş”ten
önce de Kuzey Erkil’in, “İnsan var olduğuna inanmak için mi kendini anlatır?
Öyleyse susacağım...” sözüne yer veriyor. Epigraflar tabii ki metinlerarası bir
unsur ve romana dahil. Romanın anlamsal atmosferine katkıda bulunmaları için
seçilmişler ve daha çok da romanın kahramanı Kuzey’in iç dünyasını yansıtma
amacı taşıyorlar. Romanı yorumlarken bunları da hesaba katmak gerekir. Kuzey’in
“Giriş”ten önceki sözleriyle hayatı arasında paradoksal bir ilişki var. Kuzey,
evet, bir biçimde intihar ederek susmuş olur; ancak güncesini de Çiğdem’e
bırakır. Kendini anlatması, var olduğunun bilinmesini istemek değilse nedir? O
nedenle, bu epigraf bir süsleme gibi durur. Nietzsche,
Max Scheler, Jorge Semprun, Ruben Dario, Pierre Schoedoerffer gibi yazarlardan
ve Kuntz gibi roman kahramanlarından alınan sözler romanın genel atmosferine ve
Kuzey’in iç dünyasına uygun düşer. Kimileri romanın içinde de geçer. Sami,
“Ölüler ölmez. Yaşayanlarla kıyaslandıklarında tek üstünlükleri de budur
zaten,” (s. 11) dediğinde Kuzey, “Bu lafı bir yerlerden aşırmış olmalıydı.
Yoksa günlüğümü mü okuyordu?” diye düşünür. Yedi sayfa geriye dönüp
baktığımızda, Kuzey’in güncesinin başında bu sözün bulunduğunu görürüz: İmza,
Nietzsche. Kuzey,
Emin’in geceleri ağladığını duyduğunda, “Hüzünlü! O bir Schoendoerffer
askeri... Borneo yerine Bingöl ya da Hakkari’de tek başına kalmış,” (s. 17)
diye düşünür. Geriye dönüp baktığımızda P. Schoedoerffer’in, “Bir düşler
kıyımıdır yaşam; çiğnenmiş, ihanete uğramış, satılmış, bırakılmış, unutulmuş
bir düşler mezarlığıdır. Ne israf,” sözünü görürüz (s. 9). 10. sayfadaki
dipnottaysa onun Krala Veda kitabında, ölümden kurtulan köpeğin ‘türdeşlerinin
ölümüne aylar boyunca uluduğu’ belirtilir. Epigraflar ayrıca, Kuzey’in
kişiliğinin oluşumunda düşünce adamlarıyla roman kahramanlarının etkisini de
ortaya koymuş olur. Nitekim Sami, Kuzey’in kişiliğini yorumlarken onun ‘roman
kahramanları gibi davrandığı’ndan (s. 200) söz edecektir. Sonuç
olarak, genelde epigrafların işlevsel olduğu söylenebilir. Epigraflarla
birlikte değerlendirilmesi gereken bir yöntem de, örtük ya da açık olarak
yapılan göndermelerdir. Sami
ve Kuzey’in geçmişlerindeki -12 Mart, 12 Eylül ve sonrasında- siyasal
hayatları, Kuzey’in edebiyat dergisi çıkarmış olması, felsefeci İhsan Hoca’nın
romanın ikincil kişiliklerinden biri olması ve çeşitli tartışmalara zemin
hazırlaması, romanda çeşitli filozof, yazar ve düşüncelere yer verilmesine
imkân tanıyor. Esasen Düş Kırgınları, geçmişteki toplumsal/siyasal olayların ya
da hüzünlü bir aşk öyküsü olmaktan ziyade, bunları da kapsayan belirli bir
ahlâk anlayışını, kahramanı Kuzey’in hayat öyküsü çerçevesinde
sorunsallaştırmayı amaçlayan bir roman. Bu yüzden, roman boyunca Nietzsche,
Freud ve Jung’un hayaletinin sayfalar arasında gezinmesi, onlara göndermeler
yapılması içerikle uyumlu ve romanı zedelemiyor. Eroğlu, felsefeyi romana
yedirmeyi başarıyor. İhsan,
“İnsan dediğimiz yazgısına hükmedemeyen ruhsal bir süreçtir. Jung ve ben böyle
diyoruz” (s. 73) derken, hem teknik olarak Jung’u arkadaşı gibi yakınlaştırmış
olur hem de Kuzey’in trajik yazgısındaki varoluşsal boyuta işaret eder. Kuzey,
güncesinde, “Bilirsin, insan ancak söz vermemişse özgürdür,” (s. 163) diyerek
Nietzsche’ye göndermede bulunur. Heidegger, otantik insanı ölüme doğru yürüyen
varlık olarak tanımlar. Ölüm, aynı zamanda insanın imkânıdır. Kuzey güncesine
şöyle yazmıştır. “Hayat dediğimiz -kısa ya da uzun süren- bir ölüm hikâyesinden
başka nedir ki?? (s. 165). İhsan Hoca, “Benim çabam ölümü öğrenmek,” (s. 155)
der, o da buraya -Karaburun- Yazar gibi, bunun için gelmiştir. Kuzey de roman
boyunca ölüm müjdesini bekler Fındık’tan. Sami’nin aşkı değerlendirmesiyse
Schopenhauer’ca’dır: “Aşk, içinden yeni nesiller çıkacak bir birleşmeyi
sağlamak için cinselliğimizin bize oynadığı bir oyundan başka bir şey
değildir,” (s. 152). Karaburun,
sırlarla dolu mitolojik bir yerdir ve bu yüzden Homeros’a göndermeler yapılır.
‘Gül parmaklı Şafak’, yazarın anlatımına Homeros’tan sızmıştır. Şeyh
Bedrettin’in adamlarından 6 bin kişi bu yörede öldürülmüştür. Sami, Tabur
Defteri’nin Bedrettin’in müritlerinden kalma olduğunu ima eder ve defteri, ‘toplumsal vicdanın somutlaştırılma
çabası’ (s. 245) olarak görür. Esasen Karaburun, Düş Kırgınları’nda, kişilerin
yazgısının -Yarımada’nın efendisinin Fındık olduğu belirtildiğine göre-
belirleyicisi olarak görülür. Bu anlamda, İhsan Hoca’nın Jung’u anması boşuna değildir.
Kavramlar Eroğlu’nun
romanları siyasal düzlemde de okunabilirse bile, daha çok düşünsel ve
psikolojik bir okumayı hak ederler. Belki de şöyle söylemek daha doğrudur:
Eroğlu’nun romanları 1968 ve sonrası siyasal mücadele içinde yer alan -ve çoğu
zaman militan olan- kişilerin psikolojilerini belirleyen, inanca dönüşmüş
felsefi denebilecek kimi kavramların romanıdır. Düş Kırgınları söz konusu
olduğunda, yazarın önceki romanlarındaki gibi temel kavramlar da değişmez:
vicdan, değer, iyilik, cesaret, korku, akıl, ölüm ve tabii bu kavramlara
rengini veren ahlâk anlayışı. Düş
Kırgınları, belirli bir ahlâk anlayışının romanı olarak okunabilir, hatta öyle
okunmalıdır. Ancak burada, başka bir yazıda tartışmak istediğim bu ahlâk
anlayışından söz etmeyeceğim. Mutlaka bir saptama yapmam gerekseydi, öncelikle
‘ölümüne vicdanlı ve erdemli olmak gerektiği anlatılıyor’ diyebilirdim; ama
daha çok teknikle sınırlandırmaya çalıştım yazımı. Bu çerçevedeyse şunu
söyleyebilirim: Eroğlu,
kavramlarını kahramanlarının hayatlarının belirleyicisi kılarken, yazınsallığın
sınırlarında kalmayı biliyor. Çoğu zaman roman adına riskli olabilecek öznel
tanım cümleleriyle yazıyor, ama bunu bir üslûp özelliği kılmayı ustalıkla
başarıyor.
|
|||||||||||