Yüz: 1981

Eleştiri ve Söyleşiler |

Yüz:1981, Pierre Schoendoerffer’den bir alıntıyla başlar: “Büyük şeyler sevgisiz yapılamaz,” ardından hiçbir hayatın -kendisininkinin bile- başrolünü oynamamış roman kahramanının sözleriyle devam eder: “Tekrarlıyorum: Suçsuzum; tıpkı sizler gibi. Suçluysam bile, unutmayın, en çok sizinki kadardır bu…”

6.yuz1981Yüz: 1981’in Mehmet Eroğlu’nun diğer romanlarından önemli ve belirgin farkı, öykünün kahramanının taşıdığı kişiliktir. Eroğlu, ilk beş romanın hepsinde solcu ve eylemci kimliği olan kişileri romanını baş karakteri olarak öykülerinin odağına yerleştirmişken bu kez sıradan, 1990 sonrasında çevremizde rastlayabileceğimiz bir tipi öne çıkarmaktadır. Bu açıdan Yüz:1981 Mehmet Eroğlu’nun 12 Eylül sonrası insanını mercek altına alma niyeti taşıyan romanıdır diyebiliriz: “Hayatının kalıcı bir özü olmayan, erdemlerle arasına sisli bir uzaklık yerleştirmiş; aşk, bağlılık, tutku gibi kavramların üzerinde acemi bir terzinin elinden çıkmış elbiseler gibi eğreti durduğu,” kendini, aşık olmaktan kaçınarak, sadece ilişki kurmayı yeğlediği kadınların terazisinde tartan; kişiliği hiç hayal gücü içermeyen bir Anti-Kahraman, Mehmet Eroğlu’nun bıçağı altındadır artık.

En önemli becerisi para kazanmak olan, acıdan hastalıkmış gibi dikkatle uzak duran ve hayatı boyunca hiçbir güçlü duyguya kapılmamış bu Anti-Kahraman günün birinde hayatını alt edecek iki sır keşfeder: Yüzünün -onu başkalarından gizleyen- olağanüstü değişme yeteneği ve geçmişte birlikte olduğu, 25 yaşındaki dört kadını birbirine bağlayan gizemli bağ! Hüznü nedeniyle sarı rengi uygun gördüğü Duygu, berrak neşesi için maviyi yakıştırdığı Sevda, masumiyeti nedeniyle beyazı verdiği Ferda, yaşama sevinci edinememiş, kasvetli ve bükülmeyen, hep düz kalmış, usdışı bir gökkuşağına benzettiği Işık… Ülkemize de benzetebileceğimiz büyük, Güney kanadını ana yapıya bağlayan çizgide derin bir çatlağın ortaya çıktığı binada, bina sakinlerinin arasındaki kavgalara sıkışmış Anti- Kahraman, dehşet ve korkuyla bu iki sırrın peşine takılır. Yüzündeki o değişme ne zaman ve neden ortaya çıkmıştır? Yüzünden bu gizemli kadınlara doğru akan bulaşıcı şey nedir? Kendi varlığı da tehlikede midir?

Olaylar ilerledikçe 12 Eylül sonrasında toplumumuza zorla dayatılan hayat ve insan tipinin belirgin bir resmi ortaya çıkar; toplumsal vicdanımızın nasıl sığlaştığı, insanların insanlık yerine kendilerini koydukları, kendilerini sevmekten başka bir şey olmayan hayat tarzı gözler önüne serilir. Anti-Kahraman -kadın bedenleri arasındaki cinsel yolculuğunun sonunda- korkutucu iki sırrı da çözer: Kurbanları Işık, Duygu, Sevda ve Ferda arasındaki bağ sandığından da karmaşıktır ve dördü birlikte kutsal, değerli yaşamı oluşturmaktadırlar. “Ancak yaşam gerçeklere arkasını döner, merhameti ve aşkı unutur, geleceğe gözünü kapar ve kendini aşmaya çalışmaz, sadece varlığını korumak haline dönüşürse, ölümcül bir zehirle çürür…” Fantastik serüven unsurları taşıyan Yüz: 1981, bu bulaşıcı zehrin açığa çıkarılması, adının konmasıdır.

Türkçe’si, anlatım zenginliği, sıra dışı benzetme ve kişilik betimlemeleriyle Mehmet Eroğlu’nun üslûbunda bir aşama sayılabilecek olan roman, Anti-Kahraman’ın bize seslenişiyle sona erer: “Kimseye iyilik etmemiş olmanın da bir çeşit kötülük sayıldığını kabullenemem… Tekrarlıyorum: Ben suçsuzum. Eğer suçluysam bile, unutmayın, en çok sizinki kadardır bu…”

Kitaptan

Hiçbir hayatın baş rolünü oynamaya kalkışmadım; kendiminkinin bile. Bu durum beni ne utandırıyor, ne de görevini savsaklayanlara özgü o üstü örtülü suçluluk duygusu ile yüklüyüm. Derler ki, geçmişe sığmayan, anılaştıramadığımız inatçı hayatlar kendini yazdırır; ötekiler, yani kağıda dökülmeyenler, yaşanmakla tükenirler; çünkü kalıcı özleri yoktur. Yazılan ve tüketilen; böyle bölerek bakarsanız hayatım bu iki tanımın arasında – tüketilene yakın- öylece duruyor. Kısaca ne iyi, ne de kötü, sizinkine benzer, olağan bir hayat demek bu.

Her şeyi uzun uzun -yani açık açık- anlatmak niyetinde değilim. Çünkü suç işlemeden edindiğim ve üstüme inatçı bir koku gibi sinen, giderek de günahkârlığa dönüşen bu garip suçluluk duygusunu doğrulayacak, ya da bu duyguya kaynaklık edebilecek ayrıntıları nasılsa sansür edeceğim. Aslında böylesi denetimli bir tavrın, aktardıklarımı telaşlı bir savunma çabasına dönüştüreceğinin farkındayım. Tanrı bunu fazla ileriye götürmekten korusun beni; kendini ele vermeyen, ketum bir yazardan daha sıkıcı ne olabilir? Belki önyargılı okuyucu. Ama telaşlanmayın, sizi bu sıkıntılardan olabildiğince uzak tutmaya çalışacağım.