Yarım Kalan Yürüyüş

Eleştiri ve Söyleşiler |

Sağcı ve faşist partiler koalisyonu 1. Milliyetçi Cephe Hükümeti döneminde, bir laboratuar yangınıyla ilgili olarak aranırken, 1975 yılında yurtdışına kaçan Korkut Laçin, iki yıl sonra Uzak Doğuda bir limanda, onu Portekizli bir gemicinin ölümünden sorumlu tutan arkadaşlarınca bıçaklanır ve ada polisi tarafından Türkiye’ye iade edilir.

3.yarimkalanyuruyus Olaylar Korkut Laçin’in cezaevinde 6 yıl hapis yattıktan sonra 20 Temmuz 1983’de, hayatı boyunca koruyup göz kulak olduğu çocukluk ve okul arkadaşı Sedat Bender’i aramak için Çeşme’ye gelişiyle başlar ve 9 gün sonra bir hastane odasında sona erer. Korkut Laçin’in görünürdeki amacı Sedat tarafından saklanan, kendine ait bir bavulu almaktır. Ancak 12 Eylül darbesinden sonra yapılacak ilk seçimde eski kimliğini reddederek sağcı bir partiden milletvekili seçilme planları yapan Sedat başta olmak üzere, ondan boşanmayı düşünen karısı Lerzan, Korkut Laçin’in yatılı okuldaki efsanevi ününden rahatsız olan Asım, hayran olduğu Lerzan’ın Korkut Laçin’e aşık olmasını hazmedemeyen Cem ve Korkut’un sorgulama sırasındaki korkusuna şahit olduğu Hasan, herkesin unutmak istediği geçmişten gelen bu ziyaretçinin ortaya çıkışından rahatsızdırlar. Korkut Laçin ise yıllardır beyninde kişiliği ile ilgili kuşkular büyüten sorunun cevabı peşindedir: Yetimhanedeyken ceza aldığında kapatıldığı kuyuda, sınıfa verdiği haksız cezayı kaldırması için baş muavine meydan okuyarak elini kızgın sobaya bastırdığında, dar bir kuyuya baş aşağıya atladığında, hücrede kolunu kırmaya çalışan polislere karşı koyarken gülüp gülmediğinin… Bu nedenle yetimhane bekçisinden, yatılı okul arkadaşlarına ve işkence edilirken onu seyretmek zorunda kalan Hasan’a kadar herkese aynı soruyu sorar.

Yarım Kalan Yürüyüş’ün dramatik özünü oluşturan olaylar da tıpkı Mehmet Eroğlu’nun ikinci romanı Geç Kalmış Ölü’deki gibi 10 günlük, kısa bir zaman süresine sıkıştırılmıştır. Ancak bu kez -değişik kamera açıları gibi- karşımıza üç farklı anlatıcı çıkar: Yazar, Korkut Laçin ve savcılıkta verdikleri ifadelerle, öykünün diğer kahramanları. Belki bu yüzden Yarım Kalan Yürüyüş, Mehmet Eroğlu’nun romanları arasında en sinematografik olanıdır ve küçük değişikliklerle sinemaya uyarlanmıştır. Senaryosu da Mehmet Eroğlu tarafından yazılan roman, 80. Adım adıyla filme çekilmiş ve 1996 yılında İstanbul Film Festivalinde En İyi Türk filmi ve Uluslararası Sinema Yazarları ve Eleştirmenleri -Fibresci- ödüllerini kazanmıştır.

“On sekiz yaşındayım ve kendimi küçümsüyorum. Hâlâ varoluşumu anlamlı kılacak, yaşamımı biyolojik bir zorunluluk olmaktan kurtaracak bir açıklama bulabilmiş değilim. Hayatın sırrı nedir?… Salt bir insan olmak, milyarlarca benzeri olan bir yaratığın kaderini paylaşmaktan daha dehşet verici ne olabilir? İnsan yalnızca yaşamakla yetinmeli midir?.. Yirminci yüzyıl kurtarıcılara, şövalyelere muhtaç değil mi? “

Başka hiç bir şey Yarım Kalan Yürüyüş’ün kurtarıcılık olarak özetlenebilecek temasını, Korkut Laçin’in on sekiz yaşındayken yazdığı denemeden yapılan bu alıntı kadar açıkça ortaya koyamaz. Mehmet Eroğlu’nun bu romanı aynı zamanda genç eylemci tipini araştırma yolunda önemli bir aşamadır. Var oluşlarını ancak kurtarıcılıkla anlamlandıran bir kuşağın en belirgin özelliğinin altı Korkut Laçin’in öyküsüyle dramatik bir biçimde çizilir: “Her soruna kurtarıcı gözüyle bakmak, bazen bir kurtuluşa varmaktan çok hayata insanlığın sınırları ötesinden bakma ölçüsünü getirir.”

“Sır, sır yok. Hepimiz insanız…’ Roman, Korkut Laçin’in bu sözleriyle sona erer.

Kitaptan

Sürekli bir eksiklik duygusu, zaman zaman akla gelen, uysal bir diş ağrısına benzeyen acı: Unutmak buydu. Genişliği, vücudunun boyutlarını küçülten, başını boşlukta uçuyormuşçasına döndüren rahatsız edici bir duygu gibi algılıyordu. Şaşkın bir sesle güldü. Belki de alışamadığı, adımlarını, gözlerini engellemeyen sınırsızlıktan çok genişlik düşüncesinin sürekliliğiydi. Sigarayı dudaklarına yerleştirdi.

“O’nu bulmalısın…”

Kulaklarındaki uğultunun arasında seçebildiği yalnızca bu sözcükler oldu. Uzun ve bıktırıcı bir çabayla yatıştırmaya çalıştığı panik, çevresinde genişleyerek büyüyen o duyguyla birlikte yeniden, tıpkı bastırmayı başaramadığı bir soluk gibi göğsünü zorluyordu. Kibriti yaktı. Çevresindeki nesneler pusudaki düşman gibi üzerine çullanmaya hazırdı; yalnızca karanlık, son altı yıldır bir alışkanlık gibi hep birlikte olduğu loşluk dosttu O’na.

Elini yakan kibriti yere atıp, önündeki geniş, sessiz asfalt yolu süzdü. Şehrin merkezini dolduran kalabalık, anlaşılmayan bir düzen içinde sağa sola hareket eden arabalar, uzaktaki bir pompa sesini andıran gürültü, denize paralel olarak uzanan yolu izleyerek sürdürdüğü yürüyüş boyunca birer birer ortadan kaybolmuştu. Şehrin bu bölgesi aşağıdaki yaz akşamının gürültüsünden uzaktı. Ortalığa hâkim olan sükûnet sanki geniş bahçelerin içinde, ağaçların arasında gizlenmiş villalar için tanınmış ayrıcalıklardan biriydi; bahçeleri yoldan ayıran ve çeşitli süs bitkileriyle örtülmüş duvarlar da sessizliğin keskinleştirip belirginleştirdiği bu ayrıcalığın koruyucu kanatları gibi duruyorlardı.