Varan – Eylül 2005

AŞK ÇOK UZAKTA, UYKUDA!

Kimi lerine göre başkaldırının yazarı o. Sisteme, sistem içindeki çarpıklıklara, değişen dünya düzenine karşı insanların iç dünyalarındaki örselenmişlikleri anlatarak cevap veren bir yazar. Yazdığı her romanda başta yalnızlığı, vicdanı, acıyı ve hüznü ana tema edinen Mehmet Eroğlu, bu kez de insanoğlunun varolduğu günden bu yana çözümlenmeyen bir sorunun, kadın-erkek ilişkilerinin peşine düşüyor. “Düş Kırgınları” adını verdiği yeni romanında aşk ile sevgi arasındaki ikilem üzerinde yoğunlaşan yazar, kelimelerle oynayarak okurunu kimi zaman düşsel kimi zaman da fazlasıyla gerçekçi bir dünyanın içerisine çekiyor.

Yazar olarak mutluluğu önemseyen daha doğrusu mutluluğa inanan biri değilim… Mutluluktan öte, ondan daha büyük, aşk vardır; aşk egomuzu yatıştırmak için kullandığımız bir araç, yöntem ya da sonuçtur. Ama bazı egolar – Şafak ve Çiğdem’inki gibi- bundan da öte şeyler isterler…

İnsanlık tarihi kadar eski bir sorun “kadın-erkek” ilişkileri ve “sevgi-aşk” ikilemi. Tarifi kişiden kişiye değişse bile bu ikilemde oylarını aşktan yana kullananlar, aşkı hiçbir şey ile kıyaslamayacak kadar mutlaklaştırırlar. Kimi tanımlamalarda olduğu gibi aşk yalnız yüreklerin attığı çığlık olsa gerek ki, o çığlığı duyurabilmek ve karşıdan geleni de duyabilmek amacıyla arayış içine girerler. Sevgi ise aşktan örselenen yürekleri ya da aşka hiç açılmayan duyguları biraz olsun ferahlatabilmek için hep yanı başımızda durur ama asla aşkın elde ettiği kıymet-i harbiyeye sahip olmaz. Aşk ile sevgi arasındaki –çoğu zaman uzlaşmayan- çelişki dili, dini, cinsiyeti ne olursa olsun tüm dünya vatandaşlarının ortak sorunlarından biri. İnsanı temel alan edebiyatın, dünyanın ortak sorununa kayıtsız kalması da beklenemez elbette. İnsanın iç yolculuğu ekseninde dünya ile olan ilişkisini, kavgasını, hayat karşısındaki duruşunu, değişen dünya düzenindeki çarpıklıkları anlatan romanlarıyla edebiyat dünyamızda önemli bir yer edinen Mehmet Eroğlu, yeni romanı “Düş Kırgınları”nda işte bu ortak sorun için kullanıyor kalemini. Yazarı daha önceki kitaplarından tanıyanların da rahatlıkla tahmin edebileceği gibi klasik bir aşk romanı değil “Düş Kırgınları”. Sevgi ile aşk ikilemi üzerine kurulan romanda yazar, dış dünyadan çok içsel hesaplaşmaya yöneltiyor okurunu.

Sema Uludağ – Bundan önceki romanlarınızda insanın hayattaki yeri, duruşu ve özellikle belli bir dönemi kapsayan sorgulamalara yöneltiyordunuz okurunuzu. “Düş Kırgınları”nda ise tek bir temayı farklı bir kurguyla anlatmışsınız…
Mehmet Eroğlu - Her kitabımdan sonra bana hep “senin bir ana teman, yanında da bir sürü yan tema var” dediler. Bu açıdan değerlendirildiğinde romanlarımda bir tema zenginliği (!) söz konusu. Ben de bu kez biraz sadeleştirme yaptım. Düş Kırgınları’nda” tek bir tema var: Aşk. Kuzey’in romana damgasını vuran koyu pişmanlığı ise aşkın bir türevi olarak ortaya çıkıyor. Kitabın, aşk ve sevgi ikilemi üzerine kurulu bir roman olduğunu söyleyebiliriz; ancak geride kendini sorgulayan, daha da önemlisi kendi sonuna varmış bir insanın hayatına hüzünlü bakışı var. Böyle bir roman yazmanın hakkım olduğuna inanıyorum . Bunu neden söyledim? Belli biçimde yazarken başka bir parkura geçerseniz okurlar – hele benimkiler- yazara “niye buna yöneldiğine ilişkin” hesap sorabilirler ama ben “Düş Kırgınları”nı diğer romanlarımdan çok da farklı görmüyorum. Yoldaşça bir dostluk, 68 Kuşağı üzerine görüşler ve her romanımda yaptığım gibi, insanın kendine bakışı… Önceki romanlarda kahramanların kendine çevirdikleri bakış larda meydan okuyuş ve öfke söz konusuydu. Ama bu kez hüzün ve sonu kabulleniş var. “Düş Kırgınları”nın kurgusu birbirinden beş yıllık bir zaman süreciyle ayrılmış, iki aşk ya da iki ilişkiye dayalı. Üstelik ikisi de benzer konumdaki iki kadınla ilgili. Sevgi ile aşk ikilemi üzerinde düğümlenen iki değişik hikâye olunca, bu öykü lerin birbirine paralel olarak gelişmesi kaçınılmaz oldu. O nedenle, geçmişten geleceğe sıçrayan ya da gelecekten geçmişe geri dönen bir anlatım biçimi ortaya çıktı.

S.U. – Kadın-erkek arasındaki “sevgi-aşk” ikilemi gerçek hayatta olduğu gibi romanda da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. “Düş Kırgınları”nda bu ikilemi doğuran temel çelişki nedir?
M.E. - Kitabın esas özelliği; bir tarafın aşk diğerinin ise sevgi olarak tanımladığı bir ilişkide kadın ile erkek arasındaki kavrayış farkıdır. Bir taraf tutku lu bir biçimde aşık, öteki taraf ise aşktan ziyade sevgiyle dolu. Kuzey, hayatını yaşadığı gibi aşık oluyor ya da seviyor; o, başkalarını hep kendinden önde tutan, başkalarını düşünerek yaşamış bir erkek. Severken de ön plana benliğini değil, karşısındakinin varlığını koyuyor. Bu bilmece gibi görün ebilir. Şöyle açalım: Eğer gençsek ve aşıksak, acımasız oluruz. Hele birine eziyet etme ihtiyacı duyuyorsak, büyük bir ihtimalle ona aşığızdır. Aşk, bütün tanımlarının ötesinde karşı konulmaz bir kavuşma arzusudur. Oysa severken sevdiğimizi kollamaya çalışır, incitmekten bile kaçınırız. Sabırlıyızdır; hatta gerektiğinde sevdiğimizden vazgeçeb iliriz. Kuzey ile genç kadınlar arasındaki sorun ya da dram da işte bu çelişkiden ortaya çıkıyor.

S.U. –  Çelişkiyi oluşturan bir diğer nokta da yaşanmışlıklar arasındaki fark değil mi? Kuzey 68 Kuşağı’na mensup bir devrimci. Genç kadınlar ise onun kavramlarına, dünya görüşüne, değerlerine çok yabancı. Aşk ve sevgi dışında ortak bir noktada buluşmaları zaten pek mümkün görünmüyor…
M.E. - Öyle, ancak aşk ve sevginin olağanüstülüğü de bu zaten: birbirine hiç de uygun olmayan iki insanın, anlaşılmayan nedenlerle yan yana gelmesi. Birbirine aşık olanların hayata bakışları, entelektüel kavrayışları, kişilik yapıları her zaman örtüşm ez. Aksine çoğu zaman insan, kendi zıttına aşık olabiliyor. Bazı çiftlerin aşık olmalarında hiçbir rasyonellik yok, hatta irrasyonel olduğunu bile düşünülebilir iz, ama düşünmek bir işe yaramıyor. Karşımızdakine aşık olmamak ya da sevmemek için kendimize engeller koymamızın, nedenler bulmamızın bir anlamı ve faydası yok; çünkü aşkı engellemek mümkün değil. Bu tıpkı hayatın sırrı gibi, bir rastlantı ve gereklilik. Kitapta “Aşk, yalnızlık çığlıklarından doğar” diye bir tanımlama var. İki yalnız varlık, değişik kişiliklere sahip olsalar bile, sadece yalnızlıklarından dolayı birbirlerini bulabiliyorlar. Zaten sorun da buradan çıkıyor.

S.U. –  Peki, hüzün aşktaki çekim noktalarının neresine denk düşüyor?
M.E. - Hüzün, çoğu kez acının bir türevi. Acı ya gelince, acı bence insanları daha gerçek ve daha soylu yapıyor. Yan yana iki yüz gördüğüm zaman acı çekenin daha değerli, daha sahici olduğunu düşünürüm. Kendinizin ki olmasa da, karşınızdaki insanın hüznü her zaman çekicidir. Hüzünlü bir kimlik, kendini teşhir ve deklare eden bir varlıktan daha gizemli, daha kıymetlidir.

S.U. –  Aşk ile birlikte dostluğu da ön plana çıkarmışsınız. Sami ile Kuzey’in arasında sıra dışı dostlukta, kimin kimin koltuk değneği olduğu çok anlaşılamıyor….
M.E. - Uzun süreli dostluklarda dostlar sonunda birbirlerinin sahibi oluyorlar. Böyle durumlarda, hükmettiğini sanan, ötekinin tutsağı olabili yor. Dediğiniz gibi hangisinin koltuk değneği olduğunu anlayamazsınız. Sami ile Kuzey’in birbirlerinin eksikleri ni gideren bir dostlukları var. Hani şu doğada birbirine muhtaç olarak yaşayan canlı türleri gibi. “Hayatta herkesin veda edebileceği biri olmalı” diyor Kuzey. Klasik dostluktan daha öte, yoldaşlığın, paylaşılan ortak geçmiş in, belki aynı hüznün, belki aynı düş kırıklığın ın bir ifadesi bu… İkisinin de gençken peşine düştükleri -ama yarım kalan- dünyayı değiştirmek düşü, dünyanın artık onların öfkesine ihtiyaç duymadığını kabullendikleri zaman hissettikler derin hayal kırıklığı… Bunlar dostluklarının harcı. Aslında 68 Kuşağı’nın hüznü, sonu acıklı biten bir aşk hikâyesinden çok da farklı değildir.

S.U. –  Olayların geçtiği yerin, Karaburun’un karakterlerin ruh halleriyle benzeştiği dikkat çekiyor. Karakterlerin de tıpkı Karaburun’un coğrafi konu gibi çıkmazları var…
M.E. - Karaburun Yarımadası, İzmir’in önünde dirsekten bükülmüş bir kol ya da kalkan gibi duran, belkemiği yüksek dağlarla örülü bir kara parçasıdır. Kuzey’den güneye bir çizgi çektiğinizde Anadolu’nun en uç, yani en batıdaki noktalarından birisi olduğunu görürsünüz. Yazları orada yaşarım ve Karaburun’un en ucuna gittiğim de hep bir şeyin sonuna gelmiş gibi hissederim kendimi. Nitekim geçmişte, 15’inci yüzyılda da Osmanlılar Şeyh Bedrettin’in müritlerini adım adım buYarımadanın en sonuna kadar sürmüşler. Hem coğrafya anlamında kara sona ermiş hem de bir inancın müritleri olan çok sayıda insanın hayatı… Bu olaydan sonra Karaburun Yarımadası kimilerine göre 60, kimilerine göre 80 yıl insansız kalmış. Bu durum çevreye öyle bir vahşilik ve ıssızlık duygusu verir ki… Ben, 1200 metreye ulaşan dağlara çıktığım zaman hâlâ o ıssızlığı hissedebiliyorum. Akşamüstü, tepelerden baktığınızda güneş, Tanrı’nın yarasından damlayan kan gibi batar denize. Karaburun’un ucu böyle bir yerdir.

S.U. – Bu yalnızlaşmanın da ifadesi mi?
M.E. - Evet, bir başka dünya, her şeyden kopma ve uzaklaşma… Hayatın ayrıntılarının ve ritminin önemsizleştiği; saatin ve zamanın anlamını yitirdiği yerler. Yarımadanın uç kısmındaki bazı adlar sanki unutturulan geçmişi hatırlatmak istiyor; Kanlıkaya, Kanarkaya, Cehennem deresi… Bunlar hep insanların büyük acılar çektiği, katledildiği ve bir inancın sonlandığı, sonlandırıldığı yerler. Ama Karaburun’un doğası, özellikle de Foça’ya bakan tarafı eşsizdir. Kısacası, Yarımada, hem hayatla iç içedir hem de ıssız bir zaman hüküm sürer orada.

S.U. – İnsanın içi ve dışı gibi mi?
M.E. - Ben orada kendimi kendim gibi hissederim. Özellikle uzun mesafeleri yüzdüğüm zaman hiçbir yerde olmadığım kadar kendimle olduğumu ve bütün dış etkilere kapandığımı hissederim. Nitekim bu romanı evvelsi yaz, oradaki bir koyda yüzerken, 1.5 saat içinde tasarladım. Yazmak ise bir yılımı aldı.

S.U. –  Diğer romanlarınızda kahramanlarınızın sadece iç yolculuğu değil, bugünkü dünya ile kavgası da göze çarpıyor. Bu romanda algılanan ise kabulleniş ve teslimiyet…
M.E. - Kuzey öykünün bir yerinde birden bire son iki yıldır, yaşadığı yerden en fazla 20 kilometre uzaklaştığını fark ediyor ki, bu yaşamının çapının ne denli küçüldüğünün de ifadesi aynı zamanda. Aslında bu başka bir şeyin, belki de yaşlılığın açığa çıkışı. Yaşlılığı ille de fiziksel ve yaşla ilgili bir durum olarak almamak gerek. Bir insanın yaşlılığı, kendi ölümünü düşünmeye başladığı zaman başlar. Bir yerden bir yere gitme isteğinin bilinç altında törpülenmesi ve güdükleşmesi böyle bir durumun ifadesi. Kuzey’in de benzer bir ruh hali var. Yenilmiş mi? Öyle olmalı; 68 Kuşağı’nın mensubu. 68 Kuşağı’nı kuşak adı altında toplayan ortak payda hüzün ve yenilmiş olmaları. Hayal kırıklığına uğramaları, ama düş kırgınlığı ve yenilgiyi şövalyece yaşayıp, karşılamaları. Onları sıra dışı kılan da bu. Belki öykülere, romanlara, araştırmalara bu kadar çok konu olmalarının temelinde bu hüzün ve görkemli bir yenilgi var.Yenilginin romanı yazılır, zaferi ise tarih kitapları anlatır; eğer başarıya ulaşsalardı, şimdi devlet adamlığı denilen sıradanlığı yaşıyor olacaklardı ki, bu da bizim ilgi sahamızın dışında kalırdı.

S.U. –  Peki, umut insanın yaşamında nerede ve ne kadar alan kaplıyor?
M.E. - Yazar olarak, mutluluğu önemseyen, en azından yazan birisi değilim. Kitabın içinde Kuzey, “mutluluk dediğimiz şey, aslında farkında olmadığımız bir mutsuzluktur” der. İnsan olarak yaşamdan beklentilerimiz arasında mutluluktan öte, ondan daha büyük aşk vardır; aşk egomuzu yatıştırmak için kullandığımız bir araç, yöntem ya da sonuçtur. Ama bazı egolar bundan da öte şeyler isterler ve aşk da hiçbir zaman mutlu sonla bitmez.

Umut? Bundan önceki romanım, Kusma Kulübü’nün kahramanının adı Umut’tu.

AŞK UYUMCU BİR TESLİMİYETTİR!

Mehmet Eroğlu’nun “Düş Kırgınları” romanında olay örgüsü kadar, “Gezgin bir ayyaşın güncesinden” alınmış bölümler de okuru başka diyarlara sürüklüyor. Yazarın bilinç akışı tekniğini anımsatan yöntemle kaleme aldığı bu bölümlerden seçtiğimiz paragrafları sizlerle paylaşıyoruz.

“Sorular; sarhoşluğumun tülünü yırtıp kulağıma ulaşan sorular duyuyorum. Cevapları da. En mide bulandıranı, ‘aşk kendini yeniden yaratmaktır’ diye başlayanı. Bir de şuna kulak verin: ‘Aşk yaşamımızı yüceltme, yazgımıza meydan okuma çabasıdır.’ Bu daha da iğrenç. Üstelik yalan da. Ey daha âşık olmamış talihliler, aşk sadece başlangıcında ölüme meydan okur. Sonrası! Sonrası tutkulu bir direniş değil, uyumcu bir teslimiyettir. Bunu biliyorum…”

(Gezgin bir ayyaşın güncesinden: Sayfa 22)

“Ey lekeli belleğim, örtme yüzünü, aç utancın pençesini; suçsuz bellek yoktur. Pişmanlığım lanetli bir ırmak gibi geleceğe akarken, ölümün yolcusu, denizin seslerini pelerin gibi omzuna atmış bu adam sana yalvarıyor: Söyle! Kim bilebilir aşık bir kadının yüreğinde olup biteni? Kuşku, aklın doruklarına ulaşan yolu aydınlatırmış. Kuşkum aydınlatmıyor, çığlık işlemez karanlıklara gömüyor beni: Bilebilir miyim? Suçlu muyum? Evet, suçluyum. Çünkü aşk, en çok saf, katıksız suçluluk demek. Peki beni kim yargılayacak? Tanrı mı? Hayır, bağışlanmak istemiyorum. (…)

Büyük yalan: ‘Büyük kaşif olmak istiyorsan, aşkı keşfet.’ İnsan, ancak aşkı yitirince kavrar; felaket, yaşamda var olan anlamsızlığı belirginleştirdiğinde, acısı utanç verdiğinde…”

(Gezgin bir ayyaşın güncesinden: Sayfa 51)

VARAN
Eylül 2005
Sema Uludağ