Sabah – Kasım 2005

“Suçsuz bellek yoktur!”

Her romanı belli bir okur kitlesi tarafından altı çizilerek  okunan Mehmet Eroğlu, Düş Kırgınları’nda kırgın bir erkeğin kendine bakışını anlatıyor. Aşk ve sevgi ikilemi üzerinde yoğunlaşan roman, insanın hayata ve ölüme ilişkin sorulara verdiği yanıtlar kadar etkileyici anlatımıyla da mutlaka okunması gereken kitaplar arasında yer alıyor.

Doğru yanıtlara ulaşabilmek için doğru soruların sorulması gerekiyor; yanıtı ne olursa olsun, her şeyi sorgulayabilmek insanın en derinindekini bulup çıkarabilmek için… 1970’lerin sonlarında yazdığı ilk romanı Issızlığın Ortası’ndan sonra Geç Kalmış Ölü, Yarım Kalan Yürüyüş, Yürek Sürgünü, Adını Unutan Adam, Yüz: 1981, Zamanın Manzarası ve Kusma Kulübü adlı romanlara imza atan Mehmet Eroğlu 25 yıldır can alıcı yanıtları sorgulayan bir yazar. Eroğlu’nun son romanı Düş Kırgınları’ndan bir örnek bile yeterli onun bu derinliğini giderek daha da yoğunlaşarak sürdürdüğünü görebilmek için:

“Ölümü nasıl kavrayabiliriz? Galiba ancak ölerek. Belki ölerek kavrayabilir ama o zaman da anlatamayız. Ölümün karşısında her şey boş; ölümün kendisi bile…”

Bu yanıta hak verip vermemek okura kalsa da kitapta yanıtı verilen ve verilmeyen sorulara dahil olmamak zor! Çünkü Eroğlu en kesin ve keskin yanıtları, düş’ün ve düşüncenin gücünü en çok zorlayan yanıtları soruyor… “Peki, Tanrı’yı kim yargılayacak” örneğinde olduğu gibi…

Acı, hayat, ölüm, aşk ve sevgi ikileminin işlendiği Düş Kırgınları aşk, pişmanlık, dostluk, erdemler ve insanlık durumlarını anlatıyor.

Romanın kahramanı eski devrimci Kuzey Erkil her zaman “Suçsuz bellek yoktur” diyen, “olgunluğun üzerinde bir kusur gibi durduğu” ve acısını içkiyle katlanılabilir kılmaya çalışan ellili yaşlardaki bir düş kırgını. Acılarına son vermek için “içkiyle intiharı seçen” Erkil, inandığı ilkeler uğruna verdiği savaşımı yitiren, kadınlar tarafından terkedilmiş, hep sistemin dışında kalanlarla kurduğu bir “yaşamı” sürdürmektedir. Uzak ve yakın geçmişinden kurtulamayan, sürekli kendisiyle ve dünyadaki haksızlıklarla hesaplaşan Erkil, “en son unutan” olmayı seçse de vardığı son durak bunun çok uzağındadır ve “Anlaşılan belleğim kavgayı yitirdi, unutmaya karşı koymaktan vazgeçti. Oysa bellek cesarettir. Artık korkağın tekiyim. Korkak mı kimdir? Aklın sınırlarını aşmayan kişi” der. Ama ölmeyi beklerken onda iğrenme duygusu uyandıracak kadar zenginlik kokan bir kadın çıkar karşısına…

Kuzey Erkil’in biri geçmişte kalan, diğeri şimdiki zamanda yaşanan ve dramatik biçimde birbirinin içine geçen iki aşkının diğer özneleriyse Şafak ve Çiğdem! Şafak “mutluluktan daha görkemli olan şeyi” aramaya niyetli, Çiğdem ise “sevdiğine değil, onu en çok sevene gitmeye…”

Asıl “kahramanlar” ise hem karada hem denizde yaşayan Fındık, bacaklarını kaybetmiş Sami ve Güneydoğu’yu aklından çıkaramayan Emin ile filozof İhsan! Şeyh Bedrettin dönemine kadar uzandığına inanılan sırlar ve garip, kuraldışı bir şey yapanların kaydedildiği tabur defteri de Homeros’un doğduğu kente komşu olan ve güneşin, Tanrı’nın yarasından düşen bir kan damlası gibi denize battığı Ege’deki Karaburun Yarımadası’nda biraraya geliyor.

Karakterler, olay örgüsü ve tartışılan kavramların etkileyici biçimde kaleme alındığı romanda “yazmak” da Eroğlu’nun önceki romanlarında olduğu gibi bütün derinliğiyle yansıtılıyor. Eroğlu bu konuda “Yazmak soyluca bir aldatma ya da aldanıştır. Aldatmayla aldanışın birbirinin içine geçerek gerçeğe dönüşmesi” tanımını yapıyor.

Düş kırgını gezgin bir ayyaşın güncesindeki, gecenin günün habercisi olduğuna ilişkin sözcükleri “Kavuşan değil, karışan sular gibiydik” cümlesinin izlemesi okuru yanıltabilir (!), hatta bu yüzden “Birini sevebileceğimi düşünmek ancak edebi bir yanılgı olur” diyen roman kahramanına haksızlık edebilir insan, seveceği güne kadar. Bunun nedeniyse romanın eksenindeki sevgiyle aşk ikilemine ilişkin sözlerde saklı:

“Aşk yüreğin en narin ürperişi, sevgiyse bazen de vazgeçmektir!”

DÜŞ KIRGINLARI’NDAN

* Aşkı arayan, hiç aşık olmayandır

* Aşıkken ölüm karşısında olduğu kadar tek başınadır insan…

* Gençlik başarıları abartmaksa, yaşlılık, başarısızlıklarımızla uzlaşmayı öğrenmektir.

* Sıra son söze geldiğinde insanın mutlaka söyleyecek bir şeyi olmalı.

* Yalnızlık vahşi hayvanlar ve krallar içindir.

* İçki, acıyı unutturmaz, sadece katlanılabilir yapar. İçenlerin beklediği, içkiden umduğu da budur zaten. Kim kutsal acısından bütünüyle vazgeçer?

* Mutluluk vardır diyenler, mutluluk sandıkları şeyin, razı oldukları bir mutsuzluk olduğunun farkına varamayanlardır.

* Ey daha aşık olmamış talihliler, aşk sadece başlangıcında ölüme karşı meydan okur. Sonrası! Sonrası tutkulu bir direniş değil, uyumcu bir teslimiyettir.

* Doğdum, bir şeyler yaptım, sonra da öldüm… Her şey dediğimiz işte bu kadarcık bir şey…

* Özyıkım eğilimi taşıyan birisinin, başkalarından korkmasına gerek yoktur. Çünkü ona zarar verecek tek insan kendisidir.

* Kendini itiraf etmeni isteyen her kadın tehlikelidir.

* Yarını katlanabilir kılan tek şey, ölme olasılığını içeriyor olması…

* İnancı arayanlar, inançsızlardır. Aşkı arayanlar da hiç aşık olmayanlar… Çünkü aşık olan buna bir daha kalkışmaz.

* Çoğu dost seni kendi hayatının içine çekmez, bunu yapmak yerine hayatına sızar; ta en ücra köşesine kadar. Dostlarımız çok yakınımızdayken onları bu denli az tanımamızın nedeni de budur işte.

* İnsanlar ikiye ayrılıyor: Geçmişinden kopabilenler ve bunu asla başaramayanlar…

* İnsanın savaşırken iyi kalması mümkün değil…

* Kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder, dünyanın günahlarını ise filozoflar…

* Yalnızlığınızı terk edin! Göreceksiniz her şey düzelecek. Sadece birine ihtiyacınız var… Hepimiz gibi.

Sabah
Kasım 2005
Ferruh Yazıcı