Milliyet – Ekim 2005

“Ne devrim yapabildiler ne de aşık olabildiler”

Mehmet Eroğlu’nun yeni romanı “Düş Kırgınları”nın ekseninde acı var. Kitapta her şey yerli yerinde. Taşlar bilinçli biçimde oturtulmuş.

Edita Morris kitaplarını dilimize çok severek çevirdiğim yazarlardan biriydi. Eşi Ira Morris’le birlikte (ikisinin de toprağı bol olsun) yakın dostumdu. Fransa’da evlerinde kaldım, Ira’nın ölümünden sonra Edita’yı İstanbul’da, Bodrum’da konuk ettim.

Edita’nın romanlarında göze çarpan ilk özellik dilin bozukluğuydu. Atom ve napalm bombalarının sonuçlarını anlatan “Vietnam’a Sevgiler”, az İngilizce bilen, onu da iş mektuplarından öğrenmiş bir Vietnamlının ağzından anlatılıyordu. Jamaika’da yoksulluğun doruğunda bulunan bir kızın yine bozuk İngilizceyle yazdığı mektuplardan oluşan “Nasıl mısın İyi misin” son derece çarpıcı, okuyanı allak bullak eden bir romandı.

Bu kitabın Fransızca çevirmeni pırıl pırıl, kusursuz bir dille yapmış çevirisini. Gerekçesini de çok açık bir ifadeyle belirtmiş: “Ben Moliere’lerin, Racine’lerin dilini bozamam.”

Kitabın özündeki acı

Edita “Ira ve Fransızcayı bozmak için arkadaşlarıyla bir ay uğraştı” demişti. Sonra kitaplarının dili üstünde konuşmuştuk uzun uzun. Kendisi İsveçli olduğu, anadili İngilizce olmadığı için mi böyle bir yola başvuruyordu? “Hayır” demişti Edita. “İngilizce yanlışı yapsam bile Ira düzeltir. Kitaplarımda acı şeyler anlatıyorum. Dümdüz bir dille yazsam da etkili olur gerçi ama dilin bozukluğu bir trajikomedi yaratıyor sanki; anlatılanı daha etkili, daha vurucu kılıyor.”

Mehmet Eroğlu’nun “Düş Kırgınları”nı (Agora Kitaplığı) okurken bunu düşündüm. Eroğlu da, neredeyse gülümseten bir dille anlattığı için, kitabın özündeki acıyı daha da ortaya çıkarıyor.

Ödülü paylaşmıştı

Mehmet Eroğlu’nun adıyla yıllar önce Milliyet Yayınları’nı yönettiğim dönemde karşılaşmıştım. Roman yarışmasına gönderdiği “Issızlığın Ortasında”, Orhan Pamuk’un “Cevdet Bey ve Oğulları”yla birincilik ödülünü paylaşmıştı. 12 Eylül’ü yaşıyorduk. Gazetenin hukukçuları, “Yazarın başını derde mi sokacaksınız? Onu hapse mi attırmak istiyorsunuz?” deyince, romanın yayımlanması uzun süre ertelenmişti.

Bu gerekçe şimdi gülünç geliyor belki. Hele romanı bir daha okuyunca. Ama o dönemde “kaşının altında gözü olan”, gazete köşelerinde ihbar ediliyor, yazarların yolları sık sık Selimiye’ye düşüyordu. Kitabın yayımlanması yayınevi için de, yayınevi yöneticileri için de sorun yaratmazdı gerçi. Olsa olsa kitap toplatılırdı ama çileyi yazar çekerdi.

Hesaplaşma zamanı

“Issızlığın Ortasında” ilgiyle okuyacağım bir yazarı tanıtmıştı bana. Mehmet Eroğlu’nun daha sonra yazdıklarını ben okudum. Yeni çıkan kitabı “Düş Kırgınları” da beklentilerimi boşa çıkarmadı.

Roman, yazarın sözleriyle “çıkmaz bir sokağı andıran, güneşin Tanrı’nın yarasından düşen bir kan damlası gibi battığı” Karaburun’da “kendi gönüllü sürgününü” yaşayan Kuzey’in iç hesaplaşmasını, “Devrim yapamadık, iyi aşıklar olamadık” diyenlerin hüzünlü öyküsünü anlatıyor.

Kitabın ekseninde acı var. Eroğlu erdemin yakalanmasında acının payını önemsiyor; aslında acının değil, acıya duyarlılığın gerekli olduğunu belirtiyor.

Çağın sorunları irdeleniyor

Eroğlu’nun bütün yapıtlarında çağımız sorunlarının irdelenmesi büyük yer tutar. Bir aşk-sevgi romanı olarak nitelendirilebilecek “Düş Kırgınları”nda da öyle. Ama roman, toplumsal ya da küresel sorunlarla “soslanarak” çiziktirilivermiş çağdaş Kerime Nadir yansımalarının çok ötesinde.

Romanda her şey yerli yerinde. Taşlar bilinçli bir biçimde oturtulmuş. Kuzey’in, Şafak’ın, Çiğdem’in ve çevrelerindeki kişilerin iç dünyaları, dış dünyayla hep ilişkili. O zaman “roman” insanları “gerçek” insanlar olarak beliriyor.

Arkasında büyük çileler var

“Düş Kırgınları” bu yaz okuduğum yerli kitaplar arasında hiç kuşkusuz en çok sevdiklerimden biri oldu. Arkasında büyük çileler olduğu belli.

Bitirdikten sonra ister istemez düşündüm, “en çok satan kitaplar” listelerine bir daha baktım. Artık bizde kitap yazmak isteyen biri ya masa başına oturup mırıltılarını iki haftada kağıda döküyor ya da gazetelerden, dergilerden, ansiklopedilerden, internetten derme-çatma bilgiler derleyip onları bir araştırmacı kimliğiyle romanlaştırıyor. “İnsan unsuru”nu özümseyip yansıtmaya çalışan pek az. Edebiyat denen şeyi ise unuttuk unutacağız.

Mehmet Eroğlu’nun kitabını bu yüzden sevgiyle karşıladım.

Milliyet
Ekim 2005
Ülkü Tamer