Hürriyet Gösteri – Erdem Öztop

MEHMET EROĞLU İLE SÖYLEŞİ

Erdem Öztop: Sevgili Mehmet Eroğlu, Agora Kitaplığı’ndan yayımlanan yeni kitabınız ‘Düş Kırgınları’ için söyleşeceğiz, ama ben genel birkaç soruyla başlamak; daha doğrusu tekrar okuma şerefine erdiğim ‘Kusma Kulübü’nden dostlarım (!) Umut ve Kadir’in söylemlerinden yola çıkmak istiyorum. Dostum dedim kahramanlarınız için, ama bir sakıncası yok değil mi? Çünkü onlar ‘dost’ sıfatını o kadar çok hak ediyorlar ki!..
Mehmet Eroğlu: Tabii ki, yok. Zaten yarattığınız kahramanlar bir süre sonra sizden bağımsız birer varlık olurlar. Bu bağlamda, dost da edinebilirler. Ayrıca fırsat bulduğum ilk anda Yazmak üzerine bir kitap hazırlamayı düşünüyorum. O kitap için aldığım notlarda şöyle bir bölüm var: “Eğer bir gün birisi gelir ve size yarattığınız bir kahramanın belli bir durumda nasıl hareket edeceğin, nasıl davranacağını söyler, ya da onlardan dostum diye söz ederse, sevinin. İyi karakterler yaratma bahsini başarıyla atlattınız demektir…”

Erdem Öztop: Şöyle diyor Kadir, Umut’a: “Eğer günün birinde aşkı en saf biçimiyle anlatabilecek bir öyküyle karşılaşsam, ancak o zaman tekrar yazmaya başlayacağım.” (Kusma Kulübü, s. 51) Sizde de ‘depreşme’ anı Kadir’inki gibi midir?
Mehmet Eroğlu: Bende yeni bir romanın kıvılcımının çaktığı ya da sizin deyişinizle o depreşme anı genellikle bir önceki romanın sonunda ortaya çıkar. Yani bir romanı bitirirken, yenisine de başlamış olurum. Düş Kırgınları’nda da böyle oldu. Evvelsi yaz, Kusma Kulübü’nü tamamlarken, Karaburun’da her akşamüstü yaptığım o uzun yüzüşlerden birisinde doğuverdi bu roman; yörede mendil kumu diye bilinen bir kumlukta dalarken. O gün 4 km kadar yüzdüm ve denizden çıktığımda Düş Kırgınları taslak olarak bitmişti.

Erdem Öztop: Sohbete devam ediyor iki dost: “Aşk, günahkarlığın bağrında boy atar, zinayla gelişip büyür, ihanetle de olgunlaşır. Şehvetse yaratıcılığın mahmuzudur; şehveti olmayan bir yazar hiçtir…” (K.K, s. 51) Kadir, yazarlık ya da yazma edimini gayet iddialı emeller üzerinde mi şekillendiriyor, yoksa durum birebir Kadir’inkiyle örtüşüyor mu, ne dersiniz?
Mehmet Eroğlu: Üzerinde söylenen hiçbir şeyin saçma olmadığı tek şey, aşksa, yazmak da istediğiniz ölçüde cüretkâr sözcüklerle tanımlayabileceğiniz bir eylemdir. Yaratıcılık –ve başyapıtlar- belirgin bir şekilde saldırganlık içerir. Çünkü saldırganlık şehvetin bir sonucudur çoğu kez. Ayrıca yazmak, yaşam gücü, vitalite ile de yakından ilgilidir.

Erdem Öztop: Edebiyatımızda zamanla ‘kendi okurunu’ kazanmış, yoluna derinden, hiç öyle etliye sütlüye karışmadan –yanlış anlamayın lütfen; magazine başvurmadan- devam eden nadir yazarlarımızdansınız. Andığım şekilde popüler olmak istememe sebeplerinizden bahseder misiniz?
Mehmet Eroğlu: Önce birkaç konuyu açıklığa kavuşturalım. Ben bir yazar olarak kendimi toplumda var olan çelişkilerin derinleşmesi, hatta kanatılmasıyla görevli addederim. Bu yüzden de bırakın bir kenarda durmayı, etliye ve sütlüye çok karışır, sığlaşan vicdanlara, belleklere dikkat çeker, vurgu yapar, onları kırbaçlarım. Yazmaya başladığım andan beri bu böyledir. Okur kitleme gelince; sadece edebiyatla uğraşan bir yazar olarak okurum, hem nicelik, hem de nitelik açısından böyle bir amaç edinen yazarın bekleyebileceğinden kat be kat iyidir. Beni çoğu yazardan farklı kılan başka bir özellik de okurlarımın çok büyük kısmının kitaplarımın istisnasız hepsini okumuş olmalarıdır. Yani okurlarım bana benzerler; benim gibi okurlardır. Çünkü ben kitap değil, yazar okurum. Okur profilimle ilgili bir bilgi daha: Yeni romanımın yıllık satış rakamının yüzde 80’nin ilk ayda gerçekleşmesi. Bu hem beni, hem de yayıncımı şaşırtmıştır.

Erdem Öztop: Gelelim neden hep “Tanrı beni popüler olmaktan korusun” dediğime. Bir yazar olarak arsız ve obur benliğimi doyuracak tek şey, geleceğe kalacağım düşüncesidir. Bütün çabamı bu amaç için, bu yüzden sadece edebiyata yönlendiririm; pazarlamaya değil. “İyi şeyler Pazar yerinden uzakta oluşur,” diyor Nietsche. Sizce de öyle değil mi? Bence öyle. Üstelik bir yazarın kendisini kitabının önüne koyması, bir boşluğun başka bir boşlukla doldurulması gibi geliyor bana. Yazarın, kitabın önüne geçeçek kadar sıra dışı bir hayatı varsa bu magazinde değil, eserlerinde yer almalı. Son söz olarak size popülerlik üzerine iki saptama yapsam.

1) “Popüler olabilmek için orta kırat olmalıdır insan…”

2) “Popüler olmak, dünyanın kötü sanata taktığı defne dalından bir taçtır…”

Bunlar da başka ünlü bir yazardan alıntılar. Kusma Kulübü’nde Umut’un iç sesi, Bibi’yle katıldığı kokteyl sonrasında çok güzel konuşuyor: “Popülerlik, toplumun budalalığıyla beslenen bir şeydi.” (K.K, s. 213)
Mehmet Eroğlu: Evet öyledir. Popülerlik toplumun budalalığının ahlaksız ticaretidir. Ahmaklık alır satar, para kazanırsınız. Belki magazinde buna aldırmayabiliriz. Ama edebiyatta popülerlik en hafif deyimiyle edebiyatın kutsallığına yapılmış bir saldırı, yaratıcılığın kısırlaştırılması çabasıdır derim.

Erdem Öztop: Geliyoruz yeni romanınız, ‘Düş Kırgınları’na! Ama öncesine gidelim biraz. Nasıl oluştu bu roman? Düşlerine kırılanlar mı geldi sizi buldu, yoksa siz mi keşfettiniz onları?
Mehmet Eroğlu: Nasıl oluştuğunu anlatmıştım. Yüzerken doğdu, serpildi ve bitti. Düş kırgını insanlara gelince bazıları komşum ve balıkçılık arkadaşlarım, bazıları da -hep yaptığım gibi- yarattığım insanlar. Mekanların hepsi, folklorik öğelerin tamamı, rüzgarlar, kokular, balıklar, ahtapotlar, yunus insanlar ve Karaburun Yarımadasının sırlarını taşıdığı söylenen Tabur Defteri, gerçek.

Erdem Öztop: Ve peşi sıra şöyle devam edelim: Kuzey’i neden sevmek için buldu kadınlar? Belki sonda sorulması gerekirdi ama romanı bir solukta okuyunca dayanamadım, başa aldım bu soruyu!
Mehmet Eroğlu: Bir insan başka bir insanı, neden ve nasıl sever? Kim bilebilir bunu? Hele, bir kadın neden sever? Bu soruyu cevaplandırmak daha da zor. Ama şunu söyleyebiliriz. Aşk, tıpkı hayat gibi rastlantı ve gereklilik yüzünden ortaya çıkıyor ve çoğu kez yalnızlık çığlıklarından doğuyor. Yalnız insanların o çok şeye gebe, gizemli karşılaşması bir cevap olabilir mi? Belki de kitaptan bir başka alıntıyla cevap vermeliyim. “Aşk aşk demek aslında ben ben demektir…” Galiba insan en çok başka benliklere yayılma ihtiyacı ile aşık oluyor.

Erdem Öztop: Romanını girişinde ‘yazarın notu’ ile karşılaşıyoruz! Böyle bir notu okurla paylaşmak, mahremiyete ortaklık kabul edilmeli mi?
Mehmet Eroğlu: Belki bir ölçüde evet. Bu aynı zamanda yazarın okurlarına romanın nasıl ve hangi bakış açısından okunması gerektiğine ilişkin bir uyarısı da. Bölüm başlarındaki –müzik parçasının başındaki anahtarları hatırlatan- alıntılarla birlikte düşünüldüğünde sanıyorum buna yazarın despotluğu da diyebiliriz. Hatırlıyorum, bir öğrencim ve tabii okurum, aynen böyle demişti. “Yönlendirici bir despotluk…”

Erdem Öztop: Bu romanı, balık Tanrı için yazdığınızı söyleyebilir miyiz?
Mehmet Eroğlu: Bu romanın bilinçli ya da bilinçsiz, bir çok yazılma nedeni olabilir. Ama en çok “delice sevildiğinden” habersiz bir erkeğin pişmanlığı ve utancı için yazıldı.

Erdem Öztop: Ana kahramanımız Kuzey Erkil. Karakter tanımınız ise ilginç: “Hayatını hüznünün şiirine dönüştüren bir çılgın”! Peki neden?
Mehmet Eroğlu: Çoğunlukla derin, koyu bir hüznü seyretmek sıkıcı, bıktırıcı ve yorucu bir uğraştır. Ama Kuzey’inki neredeyse eğlenceli. Bu yüzden olsa gerek.

Erdem Öztop: Yeni romanınızda ‘ölüm’, okurun soluğunda peşi sıra bitiveren temalardan birisi! Doğru muyum?
Mehmet Eroğlu: Doğru. Ölüm zaten bütün temaların anası değil midir?

Erdem Öztop: Peki yeni romanınızda size eşlik eden düşünsel sırdaş olarak, Pierre Schoendoerffer’ı gösterelim mi?
Mehmet Eroğlu:: Sadece o değil, listeye Conrad’ı, Romain Gary’i ve tabii ki Dostoyevski’yi de ekleyin. Onlar neredeyse 25 yıldır yoldaşlarım benim. Çünkü aynı insanları yazıyoruz: Serüvene yakın yaşamayı seçmiş, kendilerine tehlikeli sorular soran, geç kalmış şövalyeleri… Yaratılışımızın gölgeli alanlarında kardeşliği ve düşmanlığı birlikte yaşayan zavallı, sonsuza kadar acı çekmeye mahkum edilmiş kahramanları.

Erdem Öztop: Başlarda içten içe diye düşünüyordum Tanrı’yı başkaldırı, ama sayfalar/hikâye ilerledikçe görüyorum ki, neredeyse tüm kahramanlarınız apaçık vurguluyorlar, öyle ki, dalga bile geçebiliyorlar onunla!..
Mehmet Eroğlu: Tanrı’yla dalga geçmek! Hayır, amacım bu değil. Olsa olsa nükte yapmaya çalışırım; o da zekice olduğuna inandığımda. Satır aralarında Tanrıya yöneltilen her eleştiri insana, daha doğrusu insanlığa yöneltilen eleştirilerdir aslında.

Erdem Öztop: Romanda mekân, Karaburun! Sanki o da bir başkahraman edasıyla güzelliğiyle büyülüyor okuru!.. Yoka siz de Kuzey gibi “biraz aşk, biraz serüven ve ölüm” romanı yazmak için yerleştiniz Karaburun’a?
Mehmet Eroğlu: Ben Karaburun’a yerleşmedim. Ailemin kökleri burada. Çoğu bozulmuş bağlar, bakımsız zeytinler, yüzyıl önce üzüm sermek için hazırlanmış sergi yerlerinin başına inşa edilmiş taş evler ve neredeyse yüzmem için yaratılmış, akvaryum gibi –Tanrı’nın cömertliğinin kanıtı- bir koy, ağustos sonunda korkutucu poyraz ve karayeller… Kendimi bildim bileli her yaz Karaburun’a gelirim.

Erdem Öztop: Kuzey’den sonra can dostu Sami çıkıyor karşımıza! Kuzey’in tabiriyle; ‘iktidarsızlığı kanıtlanmış bir kuşağın mensubu’! Niçin böyle bir atıfta bulundunuz? Öyle ki, Sami itiraf bile edecek reddeye geliyor ama dile gelmiyor: “hayatımızı boşa geçirdik!”
Mehmet Eroğlu: Bu, bizim neslin arada bir fısıltıyla kendine sorduğu, ama hiçbir zaman evet, diye cevaplamadığı bir sorudur. Ben kendi hesabıma 1965 de beri -aynı tutku ve öfkeyle- aynı insanlık idealine inanıyorum. Ama ben de bir düş kırgınıyım. Dünyanın öfkemize aldırmadığın kavradığımızda hayatlarımızın üstüne iri bir karanlık damladı.

Erdem Öztop: Dikkat ediyorum, yer yer Erasmus gibi ‘Deliliğe Methiye’ ediyorsunuz! İhsan Hoca ve Fındık İbram sağolsun!
Mehmet Eroğlu: Delilik, hem hoş hem de önemli bir insanlık durumudur. Kaldı ki, akıllılık ve delilik de, tıpkı iyilik ve kötülük gibi görecelidir, bakış açısına göre değişir.

Erdem Öztop: Bakıyorum, gerek ‘Zamanın Manzarası’nda, gerek ‘Kusma Kulübü’nde, gerekse de bu yeni romanınızda PKK konusu ağmaya devam ediyor… Gündeme yeniden oturmaya başlayan bir konuyu romanlarınızda kullanma sebeplerinizden bahseder misiniz?
Mehmet Eroğlu: Bu üç romanda PKK konusu değil, PKK ile savaşan insanlar yer alıyor. Saptama bu olunca, cevap da kendiliğinden geliyor: Savaşan insan! Araştırdığım bu. Çünkü savaş insanı büyük bir kuşku kazanında kaynatıp, ya yok eder, ya da değiştirir.

Erdem Öztop: Kuzey’in sahip olduğu Karayel Otel’ine BMW’den iki güzel kadın iniyor! Birinin adı Çiğdem, diğerininki Rana. Özellikle Çiğdem için, geçmişin izdüşümü diyebilir miyiz?
Mehmet Eroğlu: Çiğdem, Şafak’tan farklı bir kadın. Bence ona izdüşümü deyemeyiz. Şafak’la Çiğdem’in yaşları ve Kuzey’e karşı duydukları, benzerlik taşıyor, hepsi bu. Çiğdem öykü boyunca değişiyor. Kahramanlardan İhsan’ın dediği gibi: “Aşk bizi değiştirmiyorsa, aşk değildir…”

Erdem Öztop: Aynı zamanda ‘feylezof’ bir özelliği var Kuzey’in. Bakın ne diyor: “… (Mutluluk vardır diyenler) mutluluk sandıkları şeyin, razı oldukları bir mutsuzluk olduğunun farkına varamayanlardır.”
Mehmet Eroğlu: Aynı fikirdeyim. Mutluluk diye bir şey var mıdır, tartışılır. Varsa da kalıcı değildir. Çünkü mutluluk kullanılıp tüketilen bir şeydir. Asıl ve kalıcı olan mutsuzluktur; bizi yaratıcılığa iter durur.

Erdem Öztop: “Aşık kadın suçsuzdur…” sözünden ilerleyelim biraz da… Kuzey’in duygularıyla, “Sarhoşluğu tatmamış ayıklar, sakın aşık olmayan!” mesajından hareket edelim; peki neden aşık olan erkek suçludur sorusunu yöneltelim size?
Mehmet Eroğlu: Tabii yaptığınız alıntıları Düş Kırgınlarının olay akışı içinde değerlendirmeliyiz. Kuzey, kadınların aşkı bir varoluş sorunu olarak aldıklarını vurgulamaya çalışıyor.

Erdem Öztop: Feylesofumuz İhsan ise, Tanrı’nın kendisinin yarattığı bir dünyada açık farkla yenilgiye uğradığını düşünüyor! Tespitlerinden sadece biri: Kullarının yarısı açlıktan ölüyor…
Mehmet Eroğlu: Tanrı kesinlikle yenik. Bunu anlamak için çevreye bir göz atmak mümkün. Galiba Tanrı insanı yaratmakla hata yaptı. İnsanlar bu gezegenin en sorunlu canlıları.

Erdem Öztop: Peki, Tanrı’yı insanlaştırıp, kaşif yapmak bir çözüm mü dersiniz?
Mehmet Eroğlu: Bence önce insan daha fazla insan olmak için çabalamalı. İnsanlığın sınırlarını zorlamalıyız. Sanat bunun için var. İnsanlık için yeni erdemler keşfetmeliyiz. Belki o zaman Tanrı’nı kaşifliğinden medet umabiliriz.

Erdem Öztop: Kusma Kulübü’nde Kadir vardı alkol bağımlısı; burada da Kuzey aynı şekilde çıkıyor… Kadir’in içme sebebi yaşlılığın bedene paslı bir ihanet sunması; içkinin de bu pası dağıtmasına yönelik… Kuzey ise yaşama başkaldırmak için (mi?) içiyor!..
Mehmet Eroğlu:: Kuzey acısından kurtulmak için değil, acısını katlanabilir kılmak için içiyor; belki bir de hüznünü sümüklü bir yok oluş yerine, bir şiire dönüştürmek için diyebiliriz. Üstelik içmek onu birçok şeyden kurtarıyor. Öncelikle de utançtan. Unutmayın, düş kırgınlarının sevinci anısızdır; tıpkı sarhoşluğunki gibi.

Erdem Öztop: Ülkü Tamer’in anılarından oluşan bir kitabı var; ‘Yaşamak Hatırlamaktır’ diye. Yoksa Kuzey, bu iki kelimden oluşan cümlenin peşine takılıp acı çekenlerden mi?
Mehmet Eroğlu:  Kuzey’in durumu biraz değişik. Onun sorunu bellekle ilgili. Ne dediğini hatırlarsak: Lekesiz bellek yoktur… Onun belleğindeki leke duyduğu o sonsuz pişmanlık.

Erdem Öztop: Kahramanlarınızın hemen hepsi ‘aşk’ı o kadar sahiplenmiş, benimsemişlerken Sami’nin açıklaması beni beynimden vuruyor: “Aşk yoktur. Aşk içinden yeni nesiller çıkacak bir birleşmeyi sağlamak için cinselliğimizin bize oynadığı bir oyundan başka bir şey değildir; bir cinsel içtepi yani…” (s. 144)
Mehmet Eroğlu: Aşkı inkar eden ya da böyle tanımlayan en önemli düşünür Schopenhauer’dir. Sami de bir bakıma onu tekrarlıyor: Sami, insanları cinsellik, aşk gibi konularda doğanın davranışları ve tutumuyla değerlendiren birisi.

Erdem Öztop: ‘Vicdan’!.. Mehmet Eroğlu’nun asla vazgeçmediği, vazgeçmeyeceği temalardan biri, diyelim mi?
Mehmet Eroğlu: Vicdan ele aldığım önemli temalardan birisi. Daha doğrusu insanı ele aldığınızda kaçınılmaz olarak karşımıza çıkan bir olgu. İnsanı araştırmak demek onun erdemlerini keşfetmek demektir. Erdemlerimiz ise vicdanımızdan doğar.

Erdem Öztop: Son soru: Aşk mı sevgi mi?
Mehmet Eroğlu: Böyle bir soruya cevap vermek zor. İnsan birisine doğru -önlenilmez bir biçimde- çekildiğinde çoğu kez aynı soruyla ürperirken bulur kendisini. Aşık mı olmalıyız, sevmeli miyiz? İkisi arasındaki fark nedir? Aşık olanın küçümseyerek reddettiği sevgi, esnek ve dayanıklıyken, yeğlediği ve yücelttiği aşk, kırılgandır. Bir aşık ancak tutkusuyla özgür olabilir; aşk, yatışıp, onu kavuran tutkudan kurtulmak ve tüketmek, karşısındaki benliği kendisininkine katmak ister. Öyle ki, birisine aşık olduğumuz ona acımayı bırakmamızla belli olur çoğu kez; çünkü aşık olan acımasızdır. Oysa sevgi, gönüllü bir tutsaklıktır; seven, çoğu kez vicdanının tutsağı olup çıkar. Sevgi asla aşk gibi işgalci değildir ve aceleci aşkın aksine, uzun solukludur. İsterseniz Düş Kırgınlarından birkaç alıntı da ekleyelim: “Genç birisi her zaman kendisi için sever… Olgun olan ise karşısındakini o olduğu için sever… İnsan gençken, sevdiğinden, verebileceğinden fazlasını ister…”

Benim söyleyeceklerim bu kadar. Karar sizin.

Ve bir not: Sevgili Mehmet Eroğlu ve sevgili okur; romanın bana göre en önemli kahramanı Şafak! Dikkat edeceğiniz gibi isminden ve hikâyesinden hiç söz etmedim, ondan yola çıkarak hiçbir soru yöneltmedim! Sebep ise: Kuzey’in Şafak’a yaptıklarından ötürü, daha doğrusu hayallerini yok ettiğinden ve sonunda hüzünle bir sahneyle yaşamı son bulduğu için elim varmadı soru sormaya, hâlâ etkisindeyim, aklıma geldikçe Kuzey gibi beliriveriyor gözümde yaşlar! Onun için Şafak’ı söyleşimizin satır aralarında isterse anlatması için size/Mehmet Eroğlu’na bırakmak istedim!..

Mehmet Eroğlu: Düş Kırgınlarının kahramanlarından birisinin, öyküyü yazan yazarın sözleriyle özetleyelim onu. “Aldığından daha fazlasını veren ve mutluluktan daha büyük, daha görkemli o şeyi arayan bir kadın…”

Ben de yazarın bu görüşüne katılıyorum.

Erdem Öztop: Keyifli söyleşi için teşekkürler…
Mehmet Eroğlu: Benim için zevkti.

Hürriyet Gösteri
Erdem Öztop