E-Kritik – Eylül 2005

Düş Kırgınları, Kuzey Erkil karakteri öznesinde aşkı ve sevgiyi sorgulayan, bu sor-gulamaya okuru da bir hayli katan, farklı okuma katları sunan, kurgusuyla da tipik bir Eroğlu romanıdır. “Popüler Kültür Bağlamında Türk Romanı” başlıklı yazısının (Varlık, Eylül 2005) bir yerinde Salih Bolat’ın ne dediğini anımsayalım önce: “… Roman, bireyler arasındaki çatışmaları, bireylerin içsel ve dışsal trajedilerini, psikolojik ve toplumsal soranlarını, serüvenlerini, kurmaca olmakla birlikte, hakikat duygusu uyandırarak anlatan uzun düzyazıdır. (…) Öyleyse romanda anlamın gerçekleşmesi, birtakım ögelerin birbirleriyle tutarlı bir ilişkide bulunmalarıyla olanaklıdır. Bu ögeler olay, zaman, uzam (mekan) ve kişi (karakter) olarak sıralanabilir.”

Mehmet Eroğlu’nun “Düş Kırgınları” adlı son romanı İzmir’in Karaburun yarımadasında geçiyor. Bilindiği gibi Karaburun, aynı zamanda Şeyh Bedrettin’in Osmanlı merkezi otoritesine karşı başkaldırdığı, eşitlik ve sömürüsüz bir dünya özlemiyle hareket ederek kendine inananlarla birlikte kanının son damlasına kadar mücadele ettiği bir yerdir. Bugün içinse Karaburun, diğer tatil yörelerine oranla daha sapa bir yerdir. Bu yüzden de ziyaretçileri, giderek kirletilen hayattan kaçanlar, tatil yörelerinin gürültü patırtısından uzaklaşarak sükuneti seçenlerdir. Belki de, “denize açılıp gezgin olamayanların sığındığı bir liman…”

Düş Kırgınları, Kuzey Erkil karakteri öznesinde aşkı ve sevgiyi sorgulayan, bu sorgulamaya okuru da bir hayli katan, farklı okuma katları sunan, kurgusuyla da tipik bir Eroğlu romanıdır. Kuzey, 12 Mart ile 12 Eylül’ü sıcağı sıcağına yaşamış bir devrimci. Yurtdışına kaçıp bir süre Almanya’da yaşadıktan sonra Portekizli gemicilerle okyanus serüvenlerine katılmış, nice sonra yurda dönüp mücadele arkadaşı Sami ile birlikte otel işletmeciliğine soyunmuştur. O günlerde kırklı yaşların ortalarını süren Kuzey’in hayatına 1998 baharında Şafak adlı bir genç kız girer. Karayel Otelinde kısa süre konaklayan Şafak’la Kuzey arasında bir şimşek çakımı aşk yaşanır, fakat trajedi, Şafak’ın tekrar dönerim diyerek ortadan kaybolmasıyla başlar. Kuzey, Yarımada’da ikisinin anılarının bekçiliğini yapmaya başlar. Bu, aşkla sevginin sorgulandığı, herkesin kendini bir seçim yapmaya zorunlu gördüğü uzun mu uzun bir dönemdir. Ve aşk, ölümle kardeş olduğunu Düş Kırgınları’nda da gösterir.

Romanın diğer karakterlerine gelince…

En başta Karaburun! Denizi, koyları, dağları, dere tepeleri ve bitki örtüsüyle Karaburun, romanda birçok yaşama biçimini belirliyor. Öyle ki, “şafak” imgesi kimi zaman  Kuzey’in genç sevgilisi Şafak’a, kimi zaman da beklenen gün ışığının Foça taraflarından görünmesine göndermede bulunuyor.

Eski dostu, yoldaşı Sami, faşistlerin kurşunlarıyla belden aşağısı tutmayan biridir. Şafak’ın gidişinden sonra Kuzey’in kendini içkiye vurması, en çok onu etkilemekte, derinden üzmektedir. Fakat beş yıl sonra Karaburun’a gelip bir süreliğine otele yerleşen, herkesin hayatına bir anda karışan, sonraları yüklü miktarda parayı basarak otele ortak olan Çiğdem’in Kuzey’i birazcık olsun ‘yola getirmesi’, yükü omuzlarından alacaktır. Kuzey ise, Çiğdem’in, yıllar önce evlenip ayrıldığı karısı Vildan’dan doğduğunu hiçbir zaman bilemeyecektir.

“Yunus adam Fındık” da romanın imgelerinden biridir. Birgün Yüzbaşı Emin’in sağlayacağı büyük bir silahla yüzerek karşıdaki Yunan adalarını ellerinden almayı düşleyen Fındık, romanın kuyruk dümeni gibidir. Aniden çıkıp gelir, Yarımada’nın gidişatına müdahale eder ve gözden yiter. Yarımada’nın “Tabur Defteri”ni o tutmakta, yerini de yalnız o bilmektedir. Kuzey’e çok değer vermesinin ardındaki gerçek, Kuzey’in de geçmişi ve şimdisiyle o deftere girmeyi hak etmiş olmasıdır.

İhsan Hoca’nın derdi tasası ise, Karaburun’u bir felsefe merkezi yapmaktır. Romanda ne zaman görünse, kendince derin laflar etmekte, sorunların ancak felsefi bir bakış açısıyla çözüleceğinden dem vurmaktadır: “Eğer herkes birazcık felsefe okusaydı, insanlar felsefenin f’sinden haberdar olsalardı, bu gezegen cennete dönüşürdü. Haa, cennet ayaklarımızın dibinde olsa, Tanrı’ya inanır mıydık, o da ayrı mesele…”

Salih Bolat’tan yola çıkarak söyleyelim: Düş Kırgınları’ndaki “birtakım ögeler”, “birbirleriyle tutarlı bir ilişki” içinde ve bu, romanda “anlam gerçekleşmesi”ni başarılı bir biçimde sağlıyor. Olaylara, kişilere, mekana ve zamana gerçeklik kazandırıyor.

Dedimdi: Düş Kırgınları, aşkı, sevgiyi, bağlanmayı, tutkuyu ve ölümü eksen alan, bazen uzun uzun bu kavramları tartışan bir roman. Mehmet Eroğlu’nun önceki romanlarını da okuyanlar için bu, bildik bir şey. Eroğlu’nun özelliği bu: karakterlerine yaşadıklarını sorgulatmak, yaşadıklarıyla ilgili olarak uzun süre ve derinliğine kafa yordurmak. Bu bakımdan Karaburun’un roman için mekan seçilmesi, bilinçli bir seçimdir. Çünkü Karaburun doğası, uzun sürmüş alt üst oluşlardan sonra bütün talan yorgunlarının çekilmeyi düşlediği, dinginliği aradığı, o dinginlikte yaşanmışlıkları yeniden gözden geçirip bir tür bilanço yaptığı önemli bir imgedir. Belki o yüzden, roman boyunca ikili olarak kim yan yana gelse, söyleşileri felsefi bir derinlik kazanır, farklı hayat algılarına göndermelerde bulunur. Sözgelimi, aralarında yirmi yıl yaş farkı olan iki insanın birbirine aşık olması, aşkı algılamalarındaki farklılıklar ve bu farklılığın vardığı trajediler…

“Çünkü kavurucu bir kavuşma isteği olan aşk, her zaman kısa vadelidir… Benliklerden birisi ötekini tamamen ele geçirdiğinde duyduğumuz arzu yatışır, aşk da sona erer. Sevgi ise uzun solukludur, işgalci değildir. (…) Hem aşk, çok dikkat gerektirir; sevgi esnek ve dayanıklıyken, aşk kırılgandır.”

“Genç birisi her zaman kendisi için sever. (…) Yaşlı birisi ise karşısındakini o olduğu için sever.”

“’Aşk, yaşamımızı yüceltme, yazgımıza meydan okuma çabasıdır…’ Bu daha da iğrenç. Üstelik yalan da. Ey daha aşık olmamış talihliler, aşk sadece başlangıcında ölüme karşı meydan okur. Sonrası! Sonrası tutkulu bir direniş değil, uyumcu bir teslimiyettir. Bunu biliyordum…”

Aşka ve sevgiye dair düşüncelerimizi yeniden değerlendirmemizi isteyen Düş Kırgınları, okunduktan sonra da etkisini yüreğimizde sürdüren bir roman olmanın ötesinde, aynı zamanda bir dil şölenidir, desek abartmış olmayız.

E-KRİTİK
Eylül 2005
Aydoğan YAVAŞLI