Cumhuriyet Pazar Eki – Ağustos 2005

Mehmet Eroğlu’nun dokuzuncu romanı  “Düş Kırgınları”  Agora Yayınları’ndan çıktı. Konusu, Chamfourt’un değişiyle “üzerine ne söylenirse söylensin doğru olacak” aşk, ( daha doğrusu aşk ve sevmek ikilemi) ve pişmanlık. Her  iki  yıla bir kitap sığdıran Eroğlu ile yeni kitabı, yazmak ve hayat üzerine konuştuk.

Vietnam’dan tut Irak’a, Afrika’daki aç bir çocuğa, kadar her şey…

Esra Açıkgöz – İki yılda bir yeni romanınız yayınlanıyor. Sizin için yazmak ne ifade ediyor?
Mehmet Eroğlu - Yazmak, hayatımda bozulmuş dengeleri tekrar kurmak ya da kurulmuş dengeleri bozmak için bir araç. İnsanın anılaştıramadığı pişmanlıkları varsa ve hayatına damga vurmuş bu pişmanlık ve acıları unutamıyor, silikleştiremiyorsa eninde sonunda yazar. Bir de var olmak için yazar insan…

E.A. – Romandaki felsefeci İhsan’ın söylediği bir söz var, “Yazmak aynı zamanda sahtekarlıktır” diye. Bu sizin için de geçerli mi?
M.E. - Aşk ve yazmak, üzerinde söylediğiniz hiçbir şeyin saçma olmadığı iki konudur. Yazarken ille hayatın doğrularını söylemek gerekmez. Çoğu kez hayallerin gerçekleri seslendirilir. Yazmak daha çok kurgulamak ve kurguladığınız dünyanın içine okuru alabilmektir. Bu anlamda da bir sahtekarlıktır.

E.A. – Röportajlarda sık sık söylediğiniz bir şey var, “Mutluluğun romanı yazılmaz, yazılan acıların romanıdır” diye.
M.E. - Mutluluk yaşanır, tüketilir. Oysa mutsuzluk, acı tüketilen bir şey değil dir. Mutluluk, pembe diziler için gerekli, ama bizi yaratmaya iten güç, acıdır. Zaten mutluluğu konu almış edebiyat baş yapıtı da neredeyse yok gibidir.

E.A. – Peki sizi tetikleyen acı nedir?
M.E. - İki darbe, 8 yıllık mahkumiyet ve devrimi görememiş bir neslin düş kırgınlığı desek. Bizim kuşağın özelliği, kendini suçlama yeteneği dir. Bu kimilerince sapkınlık olarak algılansa da, bence hem yaratıcılık hem de daha fazla insan olabilmek için çok önemli. Başka varlıkların acılarına duyarlı olmak ve onlarla ilgili sorunları kendi sorunu saymak… Beni yazmaya iten bu. İnsanı sevmekten çok, insanlığı sevmek temel neden.

E.A. – Kitapta, “Bellek cesarettir”, “Suçsuz bellek yoktur” gibi pek çok söylem var. Nedir bellekle derdiniz?
M.E. - Her insan suçludur; eğer etrafımıza dikkatle bakarsak birey olarak kendimizi suçlayacak çok şey bulabiliriz. Bellek se bilmekle irtibatlıdır. Bilmek sözcüğünün kökleri, bir çok dilde vicdana kadar gider. Vicdan ise, bütün erdemlerimizin içinden çıktığı o kutsal kuyudur. Özetlersek, bellek, vicdanımızın gözü kulağıdır.

E.A. – Peki sizin kendinizi suçladığınız noktalar neler?
M.E. - Vietnam’dan tut Irak’a, Afrika’daki aç bir çocuğa, kadar her şey… Yoksulluk ve eşitsizlikle ilgili her şey. Dünyanın bize ve öfkemize sırtına dönmesine engel olamamak…

E.A. – Çok kısa sürelerle kitap yazıyorsunuz. Bu koşturmacanın nedeni nedir?
M.E. - K oşturma içinde değilim. Mühendislikten kitap yazmak için vazgeçtim. 2002’de “Zamanın Manzarası” çıktı, ondan 2 yıl sonra “Kusma Kulübü”, 1,5 yıl sonra da “Düş Kırgınları”… Bir yıl içinde bir kitap daha yazacağım, şimdiden üçte birini tamamladım. Ondan sonra yazacağım kitabım da belli. Balzac, 120 kitap yazma hedefi koymuş kendine, benim elimdeki imkanlar ondan daha fazla, niye yazamayayım? Önemli olan söyleyecek sözümün olması. Yazmak hayatımın temeli, yazmazsam ölürüm. Yani öldüğümde dinleneceğim.

E.A. – Bir de saksofon çalıyorsunuz.
M.E. - Evet, 45 yaşından sonra sigarayı bıraktıktan sonra başladım. Yaratıcılığımı sınamak, hiç yapmadığım bir şeyi yapmak, sınırlarımı genişletmek için başladım. Aslında yapmak istediğim bir iki şey daha var.

E.A. – Mesela…
M.E. - Yönetmenlik… Ve bir de bütün nehirlerin anası Kongo ırmağında bir gezi.

E.A. – Çok planlı birisiniz…
M.E. - Çalışkan ve disiplinli de… Çünkü yapacak çok şeyim var.

E.A. – Peki çalışkan, disiplinli ve planlı birisiniz. Ya her şey planladığınız gibi gitmezse…
M.E. - Yapacak bir şey yok. Yazarak baş ederim. Önemli olan yazabilmek, yani ölmemek.

E.A. – Yazarlık, müzik, senaryo, bir de yönetmenlik… Bir doyumsuzluk içinde misiniz?
M.E. - Tabi ki… İsteklerin hepsi aynı dürtüden çıkıyor ve aynı yöne gidiyor. Ölmemek, ölümsüz olmak. Genç bir erkekken insan bütün kadınlar onun olsun ister; benim isteklerim de böyle: Yazmak ve sanatla ilgili her şeye şehvetli bir ilgi duyuyorum. Yaşamım boyunca pek çok konuda egomu tatmin ettim, şimdi asıl önemli olan yarınlara kalabilmek. Bu belki yaşama umudu ve arsızlığı, belki de üstü kapalı, çok geride bir yerde saklanan ölüm korkusu… Lisede felsefe hocam, “Bir ansiklopedide sanatçı, bilim adamı ya da kaşif olarak yer almayı başardıysanız, önemli birisinizdir” derdi. 66 Mayıs’ından beri bir tek gayem var, bir ansiklopedinin sayfaları arasında yer almak. Bu da popüler olmakla değil, ölümsüz olmakla, unutulmamakla mümkün. İlk insandan beri bu böyle. 40 bin yıl önce yapılmış mağara resimleri altında bile bir el işareti var; yani “bu benim, beni unutmayın” diyen bir el.

E.A. –  Bu büyük bir ego da aynı zamanda…
M.E. - Tabi ki… Güçlü bir bellek ve ego olmadan sanatçı olunmaz zaten.

E.A. –  Kitaplarınızda özellikle sık karşılaşılan kavramlar savaş ve Tanrı. Bunlar sizin için ne ifade ediyor?
M.E. - Bizim kuşak savaşı ve çatışmayı bilir. Savaş öyle bir potadır ki insan bu kuşku kazanında kaynar ve saf insanlık durumuna dönüşür. İnsanın ne olduğu, yolculuk ya da içki masasında belli olur derler, ancak edebiyat karakterleri için büyük yıkımlar lazım.

Tanrı ile meselem ise kutsallığını bir kenara koyarsak, yaratıcılığıyla rekabet.

E.A. –  Tabi bir de aşk var…
M.E. - Aşk, en önemli edebiyat temalarından biri. O yüzden de her yazar gibi aşkla da ilgileniyorum. Onun kadar önemli diğer iki tema ise, pişmanlık ve ölüm. Bir insanın en saf biçimi, ölümün karşısında, aşıkken ya da pişmanken ortaya çıkar. Hayatın ayrıntıları yani tozları üstünden silkelenmiştir.

E.A. –  Yazdıklarınız aynı zamanda 68 kuşağının bir analizi mi?
M.E. - Hayır, böyle bir iddiam yok. 68 kuşağı neresinden bakarsanız bakın, çok özel bir kuşak: Öncelikle şehvetli bir insan severliği var. Varlığını ancak kurtarıcılıkla anlamlandırıyor. Bütün bunlara karşın politik mücadelede başarılı olamamış bir kuşak da. Zaten başarılı olsaydı romanını yazmaya değmezdi, o zaman onları tarih kitapları na bırakırdık. Dünya bizim gibilerin öfkesine sırt ını döndü. Hayal kırıcı olan, bizi birer düş kırgını yapan bu.

E.A. –  Peki bu yazdıklarınızın ne kadarı sizsiniz?
M.E. - İyi bir yazar kendini varoluşunun havanın içinde döver, toz haline getirir, sonra karakterlerine kimisine az, kimisine çok, tutam tutam katar. İçki içmem, ama içseydim Kuzey gibi içerdim.

Kitaptaki felsefeci İhsan’ın düşüncelerinin çoğu benim görüşlerim diyebilirsiniz.
CUMHURİYET PAZAR EKİ
Ağustos 2005
Esra Açıkgöz