Varlık – Aralık 2002

Varlık – Kitapta yazarlık/yazmak ağırlıklı temalardan biri ve yazmaya dair pek çok saptama var. (Meslek sırlarınızı ya da meslek tuzaklarınızı paylaşır gibisiniz) Yazarın ancak hakkındaki övgülere de yergiler gibi aldırış etmediği zaman olgun bir yazar sayılabileceğinden bahsediyorsunuz. Yönü olmayan yazarlardan ya da okurla arasında suç ortaklığı kurma fırsatını kollayan yazarlardan bahsediyorsunuz çok okunmaya oynayan yazarları kastederek sanırım. Siz kendinizi yazar olarak nasıl tanımlarsınız? Siz de bu fırsatı kollar mısınız zaman zaman? Ya da yergilere ve övgülere aldırış etmez misiniz?
M.E. - Önce, övgülerin beni hep utandırdığını söylemeliyim. Bu yüzden en iyisi övgüleri –becerebiliyorsam- dinlememek, ya da çabucak unutmak. Yergilere gelince, özellikle kitaplarımı ilk okuyan birkaç kişi dışında bunlara da aldırmıyorum. Okurları gözeterek değil, edebiyat severleri düşünerek yazıyorum. Peki kendimi yazar olarak nasıl tanımlarım? İki şey söyleyebilirim. Önce, kimsenin görmediği, görse de farkına varmadığı insan manzaralarının ve insanlık durumlarının ressamı olmaya çalışan, sonra da geleceğe kalma kaygısı güden biri dersem pek yanılmış olmam herhalde. Önemli olan şimdiki zamanın değil, geleceğin yazarı olabilmek. İlyada yılda belki bin tane satıyordur, ama tam 3000 yıldır okunuyor. Yazarken hiç aklımdan çıkarmadığım işte çağdaş yazarları dehşete düşürecek bu büyük gerçek. Aslında ben üç yüz yıla da razıyım.

V. – Kitabınızda ana kahraman eskiden cephede savaşmış bir yazar. Sonundaki mektuptan anlaşıldığı kadarıyla kitap içinde kitap, yazar içinde yazar oyunu oynuyorsunuz. Peki bu yazarın ne kadarı sizsiniz?
M.E. - İyi yazarlar kendini bir havanda döver, ufalayıp öğütürler sonra da kahramanlarının hamurlarına katarlar. Kimisine az, kimisine çok. Ama ana karakterlerin yazarı yansıttığı durumlar –belki ilk romanı ayrı tutmalıyız- hele bu alışkanlık olmuşsa, genellikle sıkıcıdır. En ilginç hayat bile en fazla bir roman olur. Ben Barış Utkan değilim. Ama edebiyat, yazmak, ölüm gibi temalarda, yazgı ve Tanrının soruşturulduğu bölümlerde ve belki romanın gelecek bölümünde yer alan denizcinin hamurunda daha çok izim var diyebilirim.

V. – İyi bir roman yazmak için önce yıkıcı bir fikir gerekir diyor çoktandır yıkıcı fikirleri olmadığından hayıflanan yazar kahramanınız. Sizin romanınıza başlamanıza neden olan yıkıcı fikir ne?
M.E. - Bu gezegenin üstündeki türlerden biri olarak insan, neredeyse elli bin yıldır ölülerini görüyor, yirmi bin yıldır da gömüyor. Ama hâlâ kendi ölümüne alışamadı. Zamanın Manzarasının yıkıcı fikri, insan türünün karanlık, gölgeli alanlarında boy atan ölüm ve öldürme eylemi. Ve aşkın, kendi yıkımının altında kalan, kendi felaketinin ateşiyle kavrulan, insanlığını yitirenleri –acımayı öğreterek- tekrar insanlaştırması… Ve belki de şu soru: Biz insanlar, bir tür olarak bu gezegenin efendisi olmayı hak ediyor muyuz? Ben de akrabam olan yazarlar gibi yapıyor ve türümüzün yazgısını araştırma yolundaki çabalara edebiyat yoluyla katkıda bulunmaya çalışıyorum.

V. – Savaş mı kahramanın umutsuzluğunun tek nedeni? Savaşta ölmemeyi kutlayış mı içmesinin tek nedeni? Öldürmüş olmanın silinmez damgasını taşıyan Barış tüm savaşçılara bir ağıt mı?
M.E. - Belki dramatik –hatta trajik- hayatlar yaşamış ama ölümde soyutluğa ulaşamadığından kuşağa dönüşememiş bir nesle ağıt; eğer ağıtsa tabii. Ama aynı zamanda da yoksulluğa da ağıt. Merhamet ve kıyıcılığın –başka türlerde görünmezken- insan türünde birlikte ortaya çıkışının dramatik bir yansıması.

V. – Son derece acımasız (kahramanlar için) bir gidişat ve şiirsel bir son. Tanrıyı lanetleyerek başlayan ama sonunda ondan merhamet dileyen bir yazar. Garip bir dönüşüm söz konusu. Neden böyle bir dönüşüm kullandınız?
M.E. - Eğer yazarken benim seçtiğim temaları seçerseniz oralarda mutlaka Tanrıyla karşılaşırsınız. Tanrıyla karşılaştığınızda da eninde sonunda –yazarın da bir yaratıcı olduğunu unutmayın- ona meydan okursunuz. Meydan okundu, çatışma çıktı mı, biri kaybeder…

V. – Kitabın adından yola çıkarsak geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman birbirleri arasına serpiştirilmiş. Neden özellikle böyle bir yol seçtiniz? Yani zaman normal seyriyle gitseydi kitabınızda ne değişirdi?
M.E. - Tadı değişirdi herhalde. Romanı üç zaman dilimi içinde anlatmayı seçmek bana –okuyanların hemen hemen hepsinin altını çizdiği gibi- o sıra dışı yoğunluktaki sonu bir kreşendoya çevirme olanağı verdi.

V. – Genelde röportajlarınızda kısa ve net yanıtlar veriyorsunuz. Konuşmaya mı yoksa yazmaya mı daha yatkınsınız diye sormayacağım ama konuşmakta daha mı tutumlusunuzdur genelde?
M.E. - Hayatım, söyleyeceklerimi kısa ve net biçimde anlatmak için araştırma yapmakla geçiyor. Kısa cevapların nedeni bu olmalı. Bundan yıllarca önce ilk romanımın ardından ilk röportajı yaparken –sonradan iki roman yazacak olan- Ülkü Karaosmanoğlu bana “kahramanlarınız kısa konuşuyor ama hep büyük laflar ediyor,” demişti. Sanırım bu huyu akrabam saydığım yazarlardan edindim.

V. – Ne kadar zamanda yazdınız? (bu röpörtaj dahilinde olmayabilir ama meraktan) Romanı önce kafanızda tamamlayıp sonra mı yazmaya geçersiniz, yoksa tesadüfe her zaman yer var mıdır?
M.E. - Zamanın Manzarasını yaklaşık 14 ayda yazdım. Hiç ara vermeden, son derece düzenli yazdığım bir roman oldu. Bitince, romanı 2 ay dinlendirdim, sonraki 2 ay boyunca da üstünden üç kez geçtim. Hepsi 18 ayda bitti. Yazma seminerlerinde ders verirken katılanlara şunu söylüyorum: ‘Yazmak için önce öykünüzün temasını, sonra da bu temayı en iyi şekilde belirginleştirecek sonunu bilmeniz gerekir.’ Bu nedenle rastlantılara pek yer yoktur. Romancı yazma serüveni boyunca bazen yeni açılımlar keşfedebilir, ama bu ana yapıyı, kurguyu pek değiştirmez.

V. – Erkek bir kitap. Bir başka deyişle, en önemli temalarından biri aşk olan roman, aşkın erkek başını tutuyormuş gibi. Aşka değil ama kadınlara yaklaşımı çok erkekçe/erkeksi. Kadını nasıl kadın gibi tanımlarımdan ziyade kadını bir erkek olarak nasıl tanımlarımla ilgilenmişsiniz. Kitapta kadın, erkek gözüyle yeniden yaratılıyor. Kadınları en iyi, en kadınımsı kim tanımlar tartışmaları dönerken sizin söyleyebileceğiniz nedir?
M.E. - Çok erkekçe! Belki öyledir. Ama romanının bütünlüğü içinde kadınların tanımında bir tutarsızlık olduğunu sanmıyorum. Zamanın Manzarası’nda üç tane belirgin kadın tipi var. Elif, Feride ve Semra… Soru, Feride ve Semra’yla –ki bu ikisi romanda ideolojik bir tavır sergileyen ve yoksulluktan yana olan, insanlara yönelmiş derin bir acımayı simgeleyen kadınlarla- pek ilintili değil. Soru daha çok Elif’e -yani kadınların parıltılı yüzüne- yöneltilmiş gibi geldi bana. Romanın odağında kendi yıkımının altında kalmış, kendine bir hayat edinmek isteyen umutsuz bir erkek, Barış olduğu, için erkek gözünden yazılmış olmalı. Eğer okur okurken ille –son zamanların modasına uygun- kadınımsı şeyler bulma peşindeyse, onlara bu roman size uygun değil diyebilirim. Bu tür okurlara Zamanın Manzarası’nda aşk üzerine söylenenlerin özel bir dikkatle okumalarını öneririm. İyi yazarların amacı kadınları kadınımsı objeler olarak değil, birer insan olarak tanımlayabilmek olmalı. Kadınların Semra ve Feride gibi –çok insanımsı- özelliklere sahip oldukları da unutulmamalı.

V. –  Kadınlar konusunda bir yanda pasif bir direniş (dışardalık) öte yanda derin bir sabır ve sevgiye dayalı gözlem söz konusu. Yaşamınızda da kadına bakışınız böyle mi? (özel bulursanız cevaplamayabilirsiniz)
M.E. - Bakışlar, kime yönelik olursa olsun, arada, baktığımızı kavrayış durumumuza göre değişir, öyle değil mi?

V. – Kitabınızdaki yazar bir romana başlarken ilk cümlenin önemli olduğunu düşünüyor. Sizin romanınız da etkileyici bir ilk cümleyle başlıyor: “Mücevher takmıyordu ama gözleri vardı…” Kaba tabiriyle (ama asla kötü anlamda değil) edebiyatta “sloganlar” önemli midir?
M.E. - Şöyle diyeyim, öykünün bitişi her zaman başlangıcından daha önemli olmuştur benim için. Sloganlar -kastedilen vurucu bir cümle olmalı- sanıldığı kadar önemli değildir. Böyle cümleler tıpkı reklam spotları gibi akılda kalır ama romanları geleceğe taşımaya yetmez. Asıl olan bir insanlık durumunun altını çizen tema ve bu temanın nasıl işlendiğidir.

V. – Kitap boyunca kahraman ve tanrı arasında ciddi bir tartışma dönüyor. Yazarlar yaratmak, savaşan asker can almak konusunda tanrıyla boy ölçüşüyor. Siz bu tartışmanın neresindesiniz? (Çok özel bulursanız cevaplamayın tanrıya inancınızı merak ediyor ve soruyorum) (Sanem sana bu sorunun cevabını verdim)
M.E. - Siz, kahramanınızın aksine yazdığınız gibi, “yaratıcılığın ırmaklarında ilham perileriyle” sık sık yıkanır mısınız? Bir başla deyişle onun girdiği yazmak isteyip de yazamamak kısırdöngüsüne hiç düştünüz mü?

V. – İlham perileriyle birlikte yıkanmak için bir yazarın uzun iç yolculuklarına çıkması gerekir. Yedi roman yazdım, hiç kısırlık çekmedim. Yazmak için nedeniniz varsa, öyküler yol bulur, içinizden taşar, cümlelere dönüşür…
M.E. - Kahramanınız ölüm oruçlarının bir işe yarayıp yaramayacağı konusunda kararsız/tarafsız görünüyor. Siz ölüm oruçları hakkında ne düşünüyorsunuz?

V. – Zamanın Manzarası’nın kahramanı Barış, açlık grevlerinin ahlaki ve insani boyutları konularında kararsız ve tarafsız değil. Barış’ın açmazı, asıl olan hayattır, diye özetlenebilir. Grevlerin işe yarayacağına pek inanmıyor. Bugün geldiğimiz nokta da –maalesef- Barış’ı doğrular nitelikte. Romandaki deyişle, ‘toklar’ ‘açları’ şu veya bu şekilde ölüme mahkum ettiler, karar da infaz ediliyor. Ya duyarlılığını tümüyle yitiren kamu oyu? Romanda bu konuda söylenenlerin de hatırlanmasında yarar var.
M.E. - Hayata karşı umutsuz, aşka karşı yenik hisseden bir yazarın kişisel hikâyesi gibi görünüyor. Ama öte yanda Türkiye’nin yakın tarihine dair kocaman bir kesit işleniyor. Savaşta insan öldürmüş olmanın pişmanlığını üzerinden hiç atamayan kahramanı onu hiç sevmeyen bir kadına duyduğu karşılıksız aşk kurtarıyor. Ölüme ve umutsuzluğa karşı aşkı bilinçli olarak yerleştirmiş gibisiniz. (Üstelik mutlu bir aşktan da söz edemeyiz) Aşk kurtarıcı mıdır? Önce yazmak için aşk değil, aşkın acısı gereklidir. Bunu akılda tutmalıyız. Aşkın insanı değiştirme gücü, umutsuzluğu aşmak için çok güçlü bir kaldıraç. Aşk belki bizi mutluluğa eriştirmez, ama bize acımayı öğretir. Acımak ise bütün erdemlerin anası, sonsuz pınarıdır.

V. –  Yazmak için gerekli olan iki şey aşınmaz bir pişmanlığın yanısıra boğulurcasına düzenli içme isteği diyor kahramanınız. Siz bunlara sahip misiniz?
M.E. - Pek sık içki içmem. Ama yazmak için içimizde ısrarlı, vazgeçmeyen, kurumayan bir kaynak olması gerektiğine inanırım. Bu kaynak çoğu kez acıdır. Pişmanlık acının türevi değil midir?

V. – Kahramanlarınızı yazarak yaratmak mı, yoksa onların yaşadıklarını yazmak mı çekici gelirdi size? Yazmak mı, yaşamak mı?
M.E. - İkisi de. Ama becerebiliyorsanız büyük hayat yaşamak. Büyük hayat yaşayan yazarların kahramanları hem yaratılmış, hem de yaşamış karakterlere dönüşür; bu ayrım kaybolur gider.

V. – Bir dergiye verdiğiniz röpörtajda Yürek Sürgünü’nde radikal islamcı örgütlenmeler ve eylemlerin gerçekleşeceği kehanetinde bulunduğunuz söyleniyor. Siz de asıl falcılık sonraki romanımda diyorsunuz. Sonraki roman hakkında küçük bir ipucu verebilir misiniz?
M.E. - Bir kadının başı çektiği entelektüel bir çetenin toplumumuzu büyüteç altına alması… Şimdilik tasarladığım böyle bir öykü.

V. – Bunlar göze alındığında size göre Zamanın Manzarası tüm yazarlık geçmişiniz içinde nerede durur?
M.E. - Zamanın Manzarası’nın romancılık dünyamdaki yerinin değerlendirmesini yapmak anlamına da gelen bu sorunun yanıtı, yine bu romanla ilgili olarak bir “son söz” söylememi gerektiriyor. Son sözü hep edebiyatın tarihine bırakan bir yazar olarak -bundan sonra yazılacak olan romanlarımla kıyaslama yapma olanağım da bulunmadığından- bu değerlendirmeyi yapmak için henüz erken olduğunu söylemekle yetinebilirim. Yine de temalar açısından felsefeye yakın duran bir kitap olduğuna dikkat çekmek gerekir belki de.

VARLIK
ARALIK 2002