Varlık – Aralık 2002

Eğer yazarken benim seçtiğim temaları seçerseniz, oralarda mutlaka Tanrı’yla karşılaşırsınız. Tanrı’yla karşılaştığınızda da eninde sonunda – yazarın da bir yaratıcı olduğunu unutmayın- ona meydan okursunuz. Çatışma çıktı mı, biri kaybeder…

Otuz yıllık bir yazarlık serüveni, elbette usta işi ürünler sunar okuruna. Hele de bu yazar Mehmet Eroğlu ise, her satırı düşünülmüş, her sözcüğü seçilmiş ve iyice yoğunlaşmış yapıtlarla çıkar okurunun karşısına.

Mehmet Eroğlu’nun 1974’te başlayan romancılığının kilometre taşlarından olan, Issızlığın Ortasında 1979’da Milliyet Roman Ödülü’nü, Geç Kalmış Ölü ise, 1986’da, Madaralı Roman Ödülü’nü kazanır. Ekim 2000’de yayımladığı Yüz:1981, onun yazarlığının felsefi bir boyuta akışını haber verir. Yedinci ve son romanı ise, yazarın çizgisindeki bir sıçrama olarak katılır, Türk edebiyatına.

Dördüncü romanı Adını Unutan Adam’da, “Yaşamaya değecek bir hayat için her şeyi göze alan 1968 kuşağına kısa ve içiten bir ağıt” yazan Mehmet Eroğlu, bu romanını “Kuşak edinememiş bir nesle” adar. İmgelerle yüklü, gerçeğin ve rüyaların iç içe geçmiş görünümlerinin manzarasıdır. Zamanın Manzarası ve temelde “savaş”ı, “öldürmeyi” lanetleyen bir romandır. Romandaki zaman, bu acılı ülkenin son on beş-yirmi yıllık zamanıdır. Manzara ise, Türkiye’nin çok geniş coğrafyasını içine almaktadır. Güneydoğu’dan, Bingöl dağlarından İstanbul’a Kuzguncuk’a, Bebek sahiline, Beylerbeyi’nin şık villalarından Ege kıyılarındaki sakin köylere uzanmaktadır. Adı konmamış bir savaş yaşanmaktadır ülkenin dağlarında. Orada kuşak edinememiş bir nesil ölmekte ve öldürmektedir.

Mehmet Eroğlu, kocaman bir şakaya benzeyen hayatın ve yaşanan zamanın manzarasını görmeye, onun görünümünü çizmeye koyulur yedinci romanında. Romanın kahramanının adı bile çelişkili, karmaşık, bazen komik de olabilen bir “alay”dır sanki. Baş kişinin adı Barış’tır. 6 Ağustos’ta, Hiroşima’ya bomba atıldığı gün doğmuştur. Kötü bir şaka gibi, tuhaf bir alay gibi, bu savaş gazisinin adı Barış’tır, üstelik Barış, savaşta yaşadıklarını ölümcül bir ur gibi içinde taşıyan, insan öldürmenin utancıyla kıvranan, bütün kimliği bu yükün altında ezilen bir adamdır.

Bir Güneydoğu savaşı gazisidir. Savaşta faili ve tanığı olduğu ölümler yüzünden içsel barışını sonsuza kadar kaybetmiş bir adamdır Barış Utkan.

Barış’ın yüzü türdeşini öldüren insanın portresidir ve yazar, insana ait çok şeyi de bize o yüzde gösterir, okurunu, onun gözleriyle zamanın ve manzaranın içinde bir yolculuğa çıkarır.

Mehmet Eroğlu’nun Barış karakteri, bir roman kahramanı olarak hem içine hem dışarıya bakan bir kameradır adeta. Zamanın içinde, ileriye geriye, öne arkaya gidebilen konulu sözcüklerle bir resim yapar. Eroğlu’nun kalemi, görüneni, görünmeyeni, acıyı ve aşkı anlatır. 1988-2002 yılları arasındaki Türkiye’yi, insanlarımızı, ölüme yatanları, açlık grevindekilerin ailelerini, yoksul mahallelerini anlatır. Adeta görsel bir romandır bu, yazarın çok sevdiği ve sık sık kullandığı tanımlamalarda bile, bir resim tadı vardır.

Eroğlu, kavramaları, insanları, aşkı, hatta sesleri bile tanımlar. “En önde karşılık beklemeyen bir sesi vardı: vurgulu değildi ama coşkusuyla uyumlu hareket eden bir tınısı vardı; heyecanlandığında çağıldıyordu.” (s.19)

Romanın görsel yönü esere bir sinema tadı katarken, sık sık kullanılan tanımlar da, ona felsefi hazlar katar.

İşte yazarın farklı kavramlardaki kimi tanımları:

“Edebiyat, iyiliği ve kötülüğü yeniden oluşturmak değil midir?” (s.17)

“Edebiyat, ruhsal arınmamız için acı çekmemizin en etkin yoludur”

“Ruh, ölsek bile bir parçamızın yaşıyor olacağı düşünü canlı tutmaya çalışmaktır.”

“Yazarlık, kimsenin görmediği, görse bile farkına varmadığı insan manzaralarının ressamı olmaktır.”(s.48)

“Cesaret, bilinmeyene doğru adım atmaktır.”(s.382)

“Ölüm, alın yazılarımızın tek ortak noktasıdır.”(s.382)

“Yazgı, sonunda umduğumuz katlanılabilir bir ölümden başka bir şey değildir.”(s.386)

Aşk ise, ölümün kol gezdiği bütün zamanların ve bu ülkenin bütün insan manzaralarının en az ölüm kadar belirgin bir diğer temasıdır. Mehmet Eroğlu’na göre;

“Aşkın sayısız tanımı olduğu iddiası sadece bir varsayımdır. Aşk her seferinde yalnızca kendine benzer. Onu değişik sözcüklerle tanımlamamız, olsa olsa karşılaştığımızda bütünüyle kavrayamamamızdandır.”

Romandaki aşk, okura Elif adıyla sunulur. Elif, “mücevher takmayan ama gözleri olan”, “büyük bakışlı bir kadındır” ve tabii ki sözcüklerden yapılmış bir resimle anlatılır. “Boticelli’nin Venüs’ünü andırır.”(s.16)

Gelgelelim aşk her zaman ve her yerde iki kişilik bir eylemdir. Barış’ın tek taraflı aşkı, Elif’in asla aşk olmayan şefkatiyle, arkadaşlığıyla, hatta cinselliğiyle yetinemez. Hem onun ruhu aşktan ziyade acıya yakındır zaten. “Önemli olan düşünce ve inançtır; sevgi değildir. Çünkü bizi en çok düşünce ve inanç insan kılar.”(s.385) diye açıklar durumunu, ama yalan söyler, onu tekrar insan kılacak olan sadece aşktır, ötekiler değil.

Barış’ın inkârına rağmen as olan aşktır ve bu karşılıksız haliyle bile yine de Barış’ı değiştirebilecek tek güçtür.

“Ona âşık oluncaya kadar vicdanım bir göze benziyordu; sürekli kapatıyordum. Beni o değiştirdi.” (s.397)

Elif karakteri ise, “Öleceğinizi bilseniz ne yaparsınız?” sorusuna Mehmet Eroğlu’nun vereceği bir cevaptır beklide.

Elif, öleceğini öğrenir ve ölmeden önce, aşkı bulmayı ve edebiyat aracılığıyla dünyada bir iz bırakmayı ister ve iki isteği de gerçekleşir.

Barış, Elif’e âşık olur ve Elif’in romanını yazar.

Elif, Kaptan’a âşık olur ve sevildiğine inanarak, ölümü sevgilisinin kollarında karşılama şansını bulur. Tanrı’ya inanmayan, onun varlığını hep inkâr eden Barış “Sevilen bir kadın olarak ölmesine izin ver” (s.427) diye yalvarır Tanrı’ya ve bunun gerçekleştiğini görür.

Romanda aşkın ışığıyla aydınlatılan Elif, manzaradaki diğer kadınlara hiç benzemez. Feride, Semra, Piraye, Semiha Hanım, Babaanne örselenmiş, kırılmış, hırpalanmış kadınlardır. Elif ise Boticcelli’nin tablosundaki Venüs’tür. Zengindir, sanatçıdır, sopranodur, çok güzeldir.

Varlığı ve sembolize ettiği duygu, yani aşk, romanın omurgasını oluşturan çatışkının bir tarafıdır. Çatışkının diğer tarafındaysa ölüm vardır.

Aşk ve Ölüm

Eroğlu, savaşı ve öldürmeyi lanetleyen romanını, aşkı kutsayarak bitirir.

“Başlangıçta ona âşık olmanın-yazma düşüncesinden oldukça farklı- iyimser bir hesaplılık içerdiğini inkâra kalkışmayacağım. Onu seversem o da bana 1993’te kanlı bir çukurda İsrafil’in borusunu çalmayı istediğim gece yitirdiğim öteki ben’i geri verecekti.”(s.431)

İç içe geçmiş alegoriler, insan ruhunun karanlık labirentleri, karışık düğümleri, romanın finalinde çözülme umudu taşır. Barış, savaşta insan öldürerek yitirdiği “öteki ben”ini yeniden bulur.

“İnsanlık durumları”nın yazarı Mehmet Eroğlu, umudu egemen kılarak bitirir bu karabasanlarla dolu romanı.

Evet, öldürmek bir insan eylemidir, insanın en korkunç, trajik, lanetli, bağışlanamaz eylemidir, ama sevmek de bir insan eylemidir ve olanaklı bir insanlık durumudur.

Ölmeyi ve öldürmeyi bilen insan, sevmeyi de bilen bir canlıdır. “Romanın odağında her zaman insan olmalıdır,” diyen yazar, manzaranın tam ortasına insanın bu muazzam eylemini “sevebilme” sini koyar.

Mademki, insan sevme imkânını taşıyan bir canlıdır ve eğer sevgi için ölmeyi göze alabilirse (ki hem romanda hem hayatta hiç de yabancısı değiliz bu imkânın) belki de affettirebilir öldürmesinin günahını.

Romanın başında “Benim kadar acı çekmedikçe Tanrı’ya inanmamı beklemeyin benden.” “Tanrı’yı güldürmek istiyorsan ona hayallerinden bahset”, (s.3) diye feryat eden Barış’ın sancılı ruhu, son sayfalarda huzura ulaşacaktır.

Romanda Feride’nin küçük öğrencisinin acısıyla çok kolay gidiverdiği, Nihat’ın isteyerek yürüyüverdiği ölüm, Barış için de kurtuluşun ve kendini bağışlayışın adresidir.

Kuşak olamamış bir neslin çocuğu Barış, kuşağının da borcunu öder bu eylemiyle. O da 68’liler gibi soyut bir fikir için ölümü göze alarak savaşta yitirdiği “masumiyetini, acıma duygusunu ” (s.302) yeniden kazanmıştır.

“Bazı kuşaklar nesile dönüşmez, sadece kuşak olarak kalır. Kuşak olabilmek için romantizm ve ölme yeteneği gerekir. Öldürme becerisi değil… Ölmek, gönüllü ölüm dediğimiz olgu, öldürmenin önündedir. Kişiler için değil, uzak soyut amaçlar için ölmek. Ölümde soyutluk. Ölme yeteneğinden kastedilen bu.” (s.87) diyen Mehmet Eroğlu, kitabını kahramanı Barış’ın “kuşak olamamış nesline” armağan ederken, onu “yoğun bir şefkat”in romanı kılmaktadır.

Romanın odağına insanı koyma amacıyla yola çıkan yazar, yeniden okumalara açık “insanlık durumları” nın manzarasını sunmaktadır okuruna.

VARLIK
TARİH : ARALIK 2002
SAYI : 127
YAZAN : ÇİĞDEM ÜLKER