Radikal – Ekim 2002

“Toplumda vicdani derinlik azalıyor”

Erdal Doğan – Evet, “Yüz: 1981” ile başlayan söyleşiye, iki yıl sonra “Zamanın Manzarası”yla devam ediyoruz. Ama öncelikle şunu sormak istiyorum: Korku, dağılıyor mu?
Mehmet Eroğlu - Bir ölçüde evet. Nereden bakarsak bakalım, durum iki yıl öncesine göre daha olumlu görünüyor. Yani toplumumuzu kara bir örtü gibi kaplayan korkunun ucunun aralandığından söz edebiliriz. Durumun dramatik tarafıysa, bu gelişmelerin kendi toplumsal irademizden çok, dış dinamiklerin baskısıyla gerçekleşmiş olması. Acaba demokrasinin önünde engel olarak görünen bazı  yasakları biz kendi başımıza kaldırır mıydık? Sanmıyorum: Yapılan araştırmalarda, halkımızın önemsediği konu başlıkları sıralamasında demokrasi epeyce aşağılarda yer alıyor. İşte bu gerçekler edebiyatı, sanatı daha da önemli kılıyor. Yazarlar, sanatçılar demokrasinin sınırlarının genişletilmesinde öncü rolü oynamalıdırlar. Bu, sanatçıların politik misyon yüklenmelerinin gereği değil, insanlık ideallerinin öncüleri oldukları için gerekli. Peki edebiyatımızda böyle bir yönelme var mı? Cevabım  yine sanmıyorum olacak. Özetlersek belki korku dağılıyor ama bu kez de edebiyatın magazinleştirilmesi, popüler kültürün bir parçası haline getirilme tehlikesi ufukta bizi bekliyor.

E. D. – Ekim 2000’de söylediğiniz sözlerdi “1985-1999 arasında Güney Doğu da toplumu derinden etkileyen, kalıcı izler bırakan bir savaş yaşandı. Bu savaşın izleri bir gün mutlaka romanlaşır.” Bunları söylediğinizde “Zamanın Manzarası”na mı hazırlanıyordunuz?
M.E. – O sözleri Zamanın Manzarasına hazırlanırken söylemiş olabilirim; ama Zamanın Manzarasını yazmaya niyetim olmasaydı da aynı şeyleri söylerdim. Çünkü savaş, hele ülke sınırları içindeki bir savaş, her zaman edebiyat için tükenmeyecek bir malzeme. Çünkü savaş –romanın odağında yer alan- insanı var oluşunun kazanında kaynatır, yeniden biçimlendirir. Hiçbir yıkım insan benliğini savaş gibi örseleyemez. Üstelik savaşlar, istesek de istemesek de, kendilerini yazdırırlar; gerekirse zorla. Yakın geçmişimize bakarsak, dört savaş görüyoruz. Kurtuluş savaşı, Kore savaşı, Kıbrıs çıkarması ve son olarak Güneydoğudaki savaş. Son savaşda, doğal olarak ötekiler gibi edebiyatımızda yerini alacak. Zamanın Manzarası bu yolda küçük bir ilk adım. Bu arada 1968-69 da Filistin’deki,  90larda Afganistan ve Çeçenistan’daki savaşa katılanlar da var. Filistin edebiyatımıza girmişken, ötekilerden henüz  bir haber yok.

E. D. – Romanın kahramanlarından Barış Utkan, askerliğini Güney Doğu’da yapmış bir genç.  Bölgedeki kirli savaşı, ayakları yere sağlam basmayan birinin kimliğinde vermek, kuşkusuz bir tercih, ama neden?
M.E. – Zamanın Manzarası yedinci romanım. İlk beşinde roman kahramanları solcu kişilerdi. Kendilerini sorgulayan, kurtarıcılık, şövalyelik gibi soyut kavramları irdeleyen, -68 kuşağı diye adlandırabileceğimiz- kendilerine ısmarlanmayan devrimler için –intiharı andıran bir biçimde- ölümü göze alan romantik devrimcilerdi bunlar. Yüz:1981 adlı altıncı romanımdan başlayarak kahramanların  değiştiğini söyleyebiliriz. Yüz:1981’in kahramanı tam bir anti kahramandı. Toplumsal vicdanı, sorumluluğu reddeden apolitik birisiydi; sıradanlığı temsil ediyordu. Zamanın Manzarasının kahramanı Barış ise her yerde rastlayacağımız biri. Savaşa giden binlerce genç gibi. Unutmayalım, seçkinlerimiz ve oğulları bu savaşa pek katılmadılar. Onlar için en Doğu ilimiz Kayseriydi. İşte Barış gibi her yerde karşılaşacağımız biri roman boyunca ülkenin trajik şartları –savaş- nedeniyle trajik bir varlığa dönüşüyor. Barış’ın kişiliğinde yapılan tercih bu.

E. D. – Barış’ın kimliğiyle birlikte yalnızca doğudaki savaş değil, aynı zamanda ne yapacağını bilememenin getirdiği bir umutsuzluk da öne çıkıyor. Kaldı ki birçok günümüz gencinin yaşadığı umutsuzluğa benziyor bu. Yoksullukla kuşatılmış… Ve çoğu da Güney Doğu’da savaşmış… Dolayısıyla onları bekleyen hep aynı hayat oluyor, yanılıyor muyum? Yan yana geldiklerinde kullandıkları silahları, yitirdikleri aşkları, bulamadıkları işleri ve tutunamadıkları “gün”ü konuşuyorlar…
M.E. – Barış’ın ana sorunu –özellikle savaştan önceki- kişiliğinin, tıpkı benzerlerininki gibi, bir referans noktası olmaması. Bunun nedeni de Barış’ın kuşağa dönüşememiş bir –12 Eylül sonrası- neslin temsilcisi olması. Eğer bir toplum politikadan uzaklaştırılırsa sonuç bu olmaz mı?

E. D. – “Zamanın Manzarası”nda, bu topraklara özgü ama kaybolmakta olan bir şeyi hatırlatıyorsunuz: Sarılmak!  İnsanlar birbirlerine eskiden olduğu gibi gerçekten sarılıyorlar, yalnızca tokalaşmıyorlar. Bu ülkede bir diğeriyle araya konan mesafe, sizce de bedenin kontrolüyle mi başlıyor?
M.E. – Bu ülkede yitirilmiş en önemli şey acımak. Ne yazık ki ülkemizde bütün erdemlerimizin anası olan acıma ve merhamet uzun bir süredir göz ardı ediliyor. Zamanın Manzarası’nda Barış’ın geçirdiği en önemli değişiklik aşkla birlikte yeniden acımayı öğrenmesi ve ancak ondan sonra savaşırken yüksek dağlarda yitirdiği insanlığını tekrar kazanması.  Sarılmak, sevmek, sevilmek isteği kadar acı çekenle birlikte olmayı da simgeler. Sarılmak toplumumuzu sarmalayan acının da bir belirtisi belki de.

E. D. – Savaş da politika da belli bir güçle yapılıyor. O gücün beslendiği adres ise güçsüzlerin kendisi oluyor. Güçsüz bir Barış’la güçlü bir Elif arasındaki aşk ilişkisine de böyle bakılabilir mi? Ya da sizce aşk, böylesine kesin bir zıtlıkta mı doğar?
M.E. – Chamfort, “Hakkında söylenilen hiçbir şeyin saçma olmadığı tek şey aşktır,” dese de aşkın neden doğduğunu bilmek oldukça zor. Belki bir gereklilik, belki de bir rastlantı, belki de yaşamın sırrı gibi, her ikisinin birlikte oluşu: Şans ve gereklilik… Barış altında kaldığı kendi yıkımından kurtulmak, yeni bir hayat edinmek, kabuslarından kurtulmak, tekrar insanlaşmak istiyor. Birkaç seçeneği var. İçmek, yazmak ve nihayet aşık olmak. Barış bu üç kurtuluş umudunu da teker teker deniyor. Elif’e gelince, onun çıkış noktası da dramatik. Görünüşte her şeyi var, ama ölüme yakınlaştığında birden Barışın yazdığı romanında okuduğu o sihirli cümleyle birlikte (“İçinde aşk öğesi taşımayan bir drama nasıl ilgi duymazsak, hiç aşık olmamış kadına da öyle bakarız”) hiç aşık olmadığını fark ediyor. Her iki kahraman için de aşkın yaşamsal bir gereklilik olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım.

E. D. – Manzara, gerçeklerle dolu. Gerçeklerin uyandırdığı duyguysa, içinden çıkılamayacak gibi duran bir karamsarlık. “Maalesef böyle,” mi diyorsunuz? Yani bir süre daha bu manzarada yaşamaya devam eder miyiz?
M.E. – Bu renklerin koyu tonlarıyla boyanmış resim. Ama manzara böyle. Ancak unutulmaması gereken acını doğurganlığı. Gerçek bilgini kaynağı olan ve bizi sahici kılan acı içinde yarınları da barındırıyor. Önemli olan acımızdan ne sağacağımız. Eğer acıdan gelecek düşü yaratabilirsek manzaranın değişmesi mümkün.

E. D. – Peki, bir yazar gerçeği ne kadar ıskalayabilir? Bana kalırsa görmek bir tercihtir.  Siz ısrarla ıskalananları görmeyi tercih ediyorsunuz, neden?
M.E. – Çünkü benim bakış açım farklı. Ben ve akrabam olan yazarlar “hepimizin, her şeyden, herkese karşı sorumlu” olduğuna inanıyor. Bizler ‘insanları sevmek’  gibi naive bir duyguyla yetinmeden “insanlığı sevmekle” meşgulüz. Yazarken amacımız benliğimizi avutmak için okurla suç ortaklığı kurmak değil. Bizler yarını gözeterek, edebiyatın soyluluğunun bilincine  vararak, edebiyatı gelecek için yapanlardanız. Bizler bakmakla görmenin farkındayız. Çünkü bizlerin yazma isteği acı pınarından fışkırıyor.

E. D. – İlginçtir, son bir iki yıldır benzer ısrarla yola çıkan yeni yazarlar kazanıyor edebiyatımız. Yavaş yavaş hizâya mı geliniyor?
M.E. – Umarım öyledir. Ne demişler, zor –gerçek- oyunu bozar.

E. D. –  Son olarak: “İzleri bir gün mutlaka romanlaşır” diyeceğiniz levhâyı sormak istiyorum.
M.E. – Gelecek romanım geniş bir toplum eleştirisi olacak. Sanırım 2003 Ocağında başlayacağım.

RADİKAL
EKİM 2002
ERDAL DOĞAN