Gösteri – Sanat Edebiyat Dergisi – Ekim 2002

Mehmet Eroğlu: İnsanı araştırmayan roman roman değildir.

Mehmet Eroğlu’nun yeni romanı ‘Zamanın Manzarası’ bu ay okura ulaşıyor. Mehmet Eroğlu ile ‘Zamanın Manzarası’nı, kahramanlarını ve romanı konuştuk. Söyleşiyle birlikte ‘Zamanın Manzarası’ndan ilginç bir bölümü de okuyacaksınız.

Hami Çağdaş – Kahramanınız Barış, romanın bir yerinde “Kimsenin görmediği görse de farkına varmadığı insan manzaralarının ressamı olmak, işte benim yazar tanımım” diyor. Siz bu tanıma nereye kadar katılıyorsunuz?
Mehmet Eroğlu - Yazar, roman kahramanı değildir. Kitabın başka bir yerinde yazdığım gibi, yazar zaman zaman kendini bir havanda dövüp, ondan sonra kahramanlarına istediği oranda tozunu katar. Barışın söylediği de benim roman anlayışımdan bir kesit. Roman anlayışımın odağında her zaman insan bulunmaktadır. İnsanı araştırmayan roman, roman değildir. Okuru göz önüne alarak yazmanın, iyi yazarlığı, iyi yazmayı engellediği kanısındayım.

H.Ç. – Sizce ‘iyi yazar’ nasıl olunur?
M.E. - Öncelikle modalara kapılmamak gerekiyor. İyi bir yazarın okurunun önemli bir kısmı, hatta çoğu şimdiki zamanda değil gelecekte saklıdır. Yazar sadece bugün için yazmamalı. Bugünü yazarken yarını da gözetmeli. Eğer insanı romanın odağına koyarsak bu endişelerimizi gözetmiş oluruz. Dolayısıyla Sartre’ın dediği gibi hep insan, insan, insan. Roman bir şeyi araştırmaya çabalamıyorsa iyi roman değildir, kanısındayım. Romanın çıkış noktasının acı olduğuna inanıyorum. Mutluluğun romanı yazılır belki, ama acınınki çok yazılır.

H.Ç. – Romanlarınızdaki kişiler, bu yüzden mi kendine eziyet ediyor, kendi kendine acı çektiriyor… Barış, hiçbir şey yapmıyor, içki ve sigarayla örülü yaşam biçimiyle kendisini yok ediyor. Ancak bir yandan da insanın toplumsal sorumluluğundan söz ediyor. Kendisini sık sık ‘vaziyetini kurtarmış’ Talat ile karşılaştırıyor. Bu bir çelişki değil mi?
M.E. - Aslında, Barış başında toplumsal farklılıkların ve sorunların farkında olmasına karşın herhangi bir taraf tutmamış. Hatta zaman içinde taraf tuttuğu söylenirse, zenginlikten yana olmayı düşlemiş biri.

H.Ç. – Herhalde onun bu çelişkili düşüncelerinden dolayı Piraye her rastlaşmalarında, Barış’a “sen neden komünist değilsin” diye soruyor…
M.E. - “Sende aslında bu düzene karşı gelecek herşey varken, niçin solcu değilsin ” diyor. Bir şey daha söylüyor: “Senin gibi karşı konulmaz bir isyan güdüsü olan insanın sistemle barışık olmaktan ziyade ona muhalefet etmesi gerekir, bunu hâlâ anlamış değilim”, diyor. Barış, aslında 16 yaşına kadar büyük bir eksikliğini duyduğu, varlığı ve biçimi olan bir baba yaratmış. Kökü yok. Köksüzlüğü içinde bulunduğu durumu sürekli reddetmesine yol açmış. Solculuğun yoksullukla ve bulunduğu durumla eşitlemiş. Dolayısıyla solcu olunca yoksul kalacağım, yoksulluk kötü bir şeydir deyip solculuktan uzak kalmış. Oysa hayatta en çok sevdiği akrabası, kız kardeşi Semra, büyük bir direnişçidir. Barış’ın aşık oluşu, içki içmesi kişiliğinin kabuğunu eritip yazmasına neden oluyor. Aşk tekrar acımayı öğrenmesine yol açıyor… Barış’ın böyle bir gelişimi var. Barış’ın toplumsal durumu ve düşünceleri romanının başı ile sonunda ciddi farklılıklar gösteriyor. Önceleri, toplumsal durumun farkında olmasına karşın bir fikri yok, yaşadığı ilişkilerin getirdiği düşünceler sonucunda yan tutmaya başlıyor.

H.Ç. – Romanda ilginç bir zaman düzeni kullanıyorsunuz. Geçmiş zaman var ki bu Barış’ın psikiyatristiyle olan iç arkeolojisi, bir şimdiki zaman ve bir de gelecek zaman var. Bu ‘gelecek zaman’ nedir?
M.E. - Aslında, öyküyü düz anlatsaydık, 1998 ve 2002 Ağustosu arasında geçecekti roman. Barış âşık olacaktı ve o kadınla belli bir sona varacaktı. Gelecek o kadar düşsel ve hiçbir zaman ulaşamayacağı bir şey ki, geçmiş ve şimdiki zamanın içine karışarak gidiyor. Aslında, geleceği şimdiki zamanla aynı çizgide bitiyor. Buna romanın kurgusu diyebiliriz kısaca. Hayatımız da öyle değil midir? Gelecek dediğimiz şey çoğu kez huzurlu bir geçmiş anısıdır. O bakımdan romanda ve sanatta gelecekten bahsettiğimiz zaman bence şimdiki zamanın içine de girebiliriz. Barış gibi varlığı hep eğreti duran birinin geleceği olmaz, diye düşünürüm. Geleceği somut bir şekilde ortaya koymak yerine, sonundan kopararak geçmişe ve şimdiki zamanın içine dahil edildi.

H.Ç. – Gelecek yaşanmış mı? Yoksa düşsel bir gelecek mi?
M.E. - Evet, yaşanıyor, ama siz ‘düşsel’ diye düşünüyorsanız düşsel de olabilir.

H.Ç. – Romanın sonlarında Elif “Babam gelecek” diyor. O zamana kadar hiç söz edilmiyor ondan. Barış’ın ‘baba’ figürüyle karışıyor orada.
M.E. - Metinler ortaya çıktığı zaman herkesin malı oluyor ve insanlar farklı şeyler düşünebiliyor. Gelecek bölümünde tümüyle Barış’ın kendisi için düşlediği ‘baba’ figürü var. Bir denizci tipi var, bu denizci bütün ömrü boyunca olmasını düşlediği babası. Bu anlamda da tabii bir düşe benzeyebilir. Baba olabilecek insanları beklediği bir bölüm var Barış’ın. O kış, trenden kimse inmedi, deniyor orada. Öylesine düşünmeden yazmışım oma o muhteva içinde okuyunca bu bana çok trajik geldi.

H.Ç. – Barış zaman zaman gerçeklerden kaçıp sinemaya sığınıyor. Bu Barış’ın kaçışı mı?
M.E. - Ben kaçış olarak düşünmemiştim. Sinemaya sığınışı kendi gerçeğinden kopup başka gerçekliğin içine girmesi.

H.Ç. –  Romanlarınızda toplumsal tarihimizi adım adım izliyoruz. Altmışlı yıllardan bugüne değin geçen otuz, kırk yıldaki değişim sancıları yansıyor. Kahramanlarınızda üç aşağı beş yukarı benzerlikler var. Barış, sanki, o kahramanların kendini temizlemesi ve arıtması. Örneğin romanın sonranı doğru Barış bir zamanlar savaştığı Doğu’yu geziyor, daha sonra Karaburun’a gidiyor. Buralarda tabiatı bir özlem ile tasvir ediyorsunuz. Aslında Mehmet Eroğlu bir kent romancısıydı, bu sefer doğaya açılış var.
M.E. - Bir kent yazarı olduğum doğru. Yazın İzmir’e bağlı Karaburun ilçesine bağlı olan Domuzburnu’na giderim, oraları yazdım, etkileyiciliğinin nedeni bu yakınlık olabilir. Ben kent insanlarındaki trajik veya dramatik bulduğum yönlerin altını çiziyorum. İlk beş romanımın kahramanlarının tümü solcudur. ‘Yüz: 1981’in kahramanı ise tam tersine hiçbir şeye bulaşmayan neme lazımcı bir tiptir. O kitapta baştan sona sıradanlığın bir eleştirisi var. Sıradanlık öyle kötü bir şeydir ki, bulaşıcı bir hastalık gibi hayatın tümüne bulaşır ve insanı yok eder.

H.Ç. – Onun için diğer romanların ‘anti’ si diyebilirz, ‘Yüz:1981’ için.
M.E. - Evet. Bu romanda aslında bizim nesilden sonraki nesildeki solcu olanların tersine sağcı insanlar var. Ben böyle çok insan tanıdım ve daha önce sözünü ettiğimiz, Piraye’nin söylediklerini söylemek istediğim insanlardı bunlar. Adamın solcu olması gerekiyor ama değil, çok sağcı da değil ma solcu da değil. Seçimsiz diyebiliriz. Ot gibi değil. Acı çekmiş, ne kadar üstünü örterse örtsün insanı duyarlı kılan bir şey acı. “Beni ilgilendirmez” diyor. Kendi trajik varlığı ile karşı karşıya gelince, insan öldürdüğü zaman, vardığı nokta dehşet verici. Geri dönmeye çalışıyor. Savaşı taşıyabilmek çok zor bir şey. Bu romanda geniş bir biçimde acıma duygusu var. Kahramanımız önce adını koymuyor ama sonra adını koyarak adım adım bu duyguyu tanıyor. Önce bütün çocukların annesi olmaya niyetlenen komşusu Feride’ye acıyor, sonra intihar eden kapıcı çocuğuna acıyor, sonra Elif’e acıyor. Aşk onu yeniden yeniden insanlaştırıyor, yeniden donuk kalıplarının dışına çıkıyor. O da onun yeryüzündeki eğretiliğini bir sonuca ulaştırıyor. Bu tür insanlar duyarsızlığın ardına sığındıkları sürece yaşarlar, bu duyarsızlık kırılır ve acıma duygusunu edinirsen yaşamak zorlaşır.

H.Ç. – Ben de daha önce bunu sormak istemiştim, bir kahramanlar silsilesinin son adımı Barış…
M.E. - Barış, için buz gibi eriyecek, diyor. Aslında eriyen kendisi. Ne zaman kendisi buzun dışına çıksa yani donukluğunu kırsa, kendisi eriyip yok oluyor. Pişmanlığa karşı koyabilmek çok zor.

H.Ç. – “Hey inanmadığım Tanrı, bunları bana neden yapıyorsun!” diyor Barış, romanın bir bölümünde. Belki ölüme çok yakın olmak, Barış’ı Tanrı tanımaz ve kaderci de yapıyor diyebilir miyiz?
M.E. - O dağların tepesinde olmak zaten Tanrı olmak gibi bir şey.

H.Ç. – Onun Tanrıyla hesaplaşması askerde de sürüyor. Ölüme meydan okuyor. Arkadaşı o dansçıydı diyor… Nasıl siperin üzerinde dans edip ellerini çırpardın, diyor…
M.E. - Gerçekten askerde bunu yapan, nişancıları avlamak için siperlerin üzerine çıkıp dans eden insanlar var. Hem hareket hem sesle karış tarafın ilgisini çekiyorsunuz. Ateş ettiklerinde yerleri belirleniyor. Ölüm riski çok yüksek. Barış’ta öyle bir eğretilik duygusu var ki bu işi çok rahatlıkla yapıyor. Zaten çocukken de kendini kuş yerine koyar, bir an havalanıp gidecekmiş gibidir. Tabi Tanrı ile hesaplaşmadan da söz edilebilir.

H.Ç. – Romanda zaman zaman karşımıza sürekli bir göz kavramı çıkıyor. Roman’ın temel cümlesi de göz ile ilgili: “Mücevher takmamıştı ama gözleri vardı…” Psikiyatristi Barış’ı bakmaya ve görmeye teşvik ediyor. Barış herkesin gözlerine bakıyor, yargıları gözden başlıyor…
M.E. - Gözler, bakmak, anlamak ve taraf tutmayı gerektiriyor ondan herhalde. İnsan bilincine varabileceğimiz bir kapı.

H.Ç. – Birazda romancıdan söz edelim: Daha önceki bir söyleşinizde tüm işlerinizi bıraktığınızı, sadece yazmak istediğinizi ve her üç yılda bir roman yazacağınızı söylemiştiniz. Hâlâ aynı şeyi mi düşünüyorsunuz?
M.E. - Evet, aynı şeyi düşünüyorum. Dört yıldır mesleğim mühendislikle ilgili hiçbir şey yapmıyorum. Her gün Uğur Mumcu Vakfı’na gidip edebiyat seminerleri yapıyorum, yılda üç dönem oluyor bu seminerler. Her dönem değişik mesleklerden, yaşlardan ‘yazma’ ekseninde buluşan iki yüz kadar öğrencim oluyor. Gönüllü olarak ilk işim bu. Bunun yanı sıra spor yapıyorum, müzikle ilgileniyorum, eskisi kadar olmasa da saksofon çalmayı sürdürüyorum. Bu romanı ise üç değil iki yılda yazdım. Ama üç yılda bir roman ilkesi esas.

H.Ç. – Yeni romanlarınızda kimlerle tanıştıracaksınız bizi, Neler anlatacaksınız. Bugüne kadar yazılanların devamı mı olacak yeni romanlar?
M.E. - Elbette bir program var. Aklınıza gelen her kavramın canına okuyacak bir şey yazacağım. Yazmak, edebiyat, medya, sinema, futbol, politika… Biraz fantastik gibi görünecek ama değil. Toplumsal eleştiri bakış açımı sürdüreceğim. Gazetelerden kesip biriktiriyorum. Bu ülkede, çocuğuna süt alamadığı için kendini asan babalar, açlıktan ölenler vs.var… Bunları görmezden gelemeyiz.

H.Ç. – Yalnız roman yazmakta ısrarlı mısınız. Başka türler…
M.E. - Hiç hikâye yazmadım. Beş senaryom var. Ama eğer filmi ben çekmezsem senaryo yazmayı düşünmüyorum. Hayatım yöneticilikle geçti. Kurgu yeteneğim var. Ben romanı tercih ediyorum. Bir de Uğur Mumcu Vakfı’ndaki seminerlerdeki oluşum bana zevk veriyor. Beş veya on beş kişi bana gelip siz olmasaydınız hayatım ne kadar anlamsız geçecekti demiştir. Bu çok önemli. Bazı hayatlara iyi olduğunu düşündüğümüz, sanata yönelik etkilerde bulunabiliyorsam bu çok önemli. Roman büyük bir kurgudur. Tanrı olmak istiyorsanız roman yazmalısınız. Bu rekabette kalıcı olacak roman yazmak gerekiyor. Kalıcı olan önemlidir.

GÖSTERİ
TARİH : EKİM 2002
SAYI : 242  SAYFA : 5-6-7
YAZAN : HAMİ ÇAĞDAŞ