Edebiyat ve Eleştiri – Kasım/Aralık 2002

Mehmet Eroğlu’yla “Zamanın Manzarası” üzerine

Ahmet Yıldız: Zamanın Manzarası adlı romanınızda mutlu insan yok. Kaotik bir durum. Bunun nedeni yaşadığımız döneme bir müdahale isteğinin yansıması mı ?
Mehmet Eroğlu: Müdahale isteğinden çok yaşadığımız dönemin renkleri ve gölgeleriyle romana yansıması diyebiliriz. Roman, odağına her zaman insanı –insanları-alır ve tip olarak seçilen roman kişilerinin içinde yaşadığı topluma – hayata- ayna tutar. Büyük –isterseniz kalıcıda diyebiliriz-yazarların hepsi insan konusunda küçücük bile olsa buluş yapanlar, ya da bunun için çabalayanlardır. Zamanın Manzarası’nın  aktardığı dönemin, ülkemizin toplumsal alt üst oluşlar ve derin acılarla geçen son on yılını kapsadığı düşünüldüğünde, varlıklarının merkezi acıyla koyulmuş olanlardan başka hangi tür insanları anlatabilirdim ki? Üstelik romancının görevinin dengesizliklerin, uyumsuzlukların, çelişkilerin belirginleştirilmesini, ortaya çıkarılmasını ve unutturulmamasını da kapsadığı düşünüldüğünde kahraman seçimim daha da iyi anlaşılacaktır sanıyorum. “İnsan ruhunda mutlak kötülükle kardeşliğin birbirinin karşısına dikildiği en üst bölgeyi arıyorum…” Bu Andre Malraux’ un sözleri. İşte o üst bölgede mutluluk da mutsuzluk da, kötülük de kardeşlik de anlamlarından sıyrılıp bir başka düzleme geçiyorlar.

A.Y.: Kahramanımız Barış Utkan’ın savaşta yedi kişiyi öldürmesi onu nihilist bir kayıtsızlıktan öyle gittikçe bilinçlenen bir kahraman ve daha sağlam basan bir insan haline getiriyor. Sizin mesajınız bu olabilir mi?
M.E.: Romandan  Barış Utkan’la ilgili bir mesaj çıkarmak gerekirse şunu söyleyebiliriz: Savaş büyük ve trajik bir yıkımdır. Öyle ki çevrenin trajik koşulları sıradan bir insanı trajik bir varlığa –bir roman kahramanına- dönüştürebilir. Büyük yıkımlar bizi tekrar insan kılarak acımayı hatırlatabilir. Bütün duygularımızın anası olan acımaysa bize sevmeyi öğretir. Zamanın Manzarası’nın kahramanı –doğumu kimseyi kıvanca boğmamış, dağdaki siperlerde bilmediği, tanımadığı kendisiyle yüz yüze gelip, burada edindiği ömür boyu aşınmayacak pişmanlığından oyduğu  puta taparak yazmayı seçen –Barış hakkında bunları söyleyebiliriz…

A.Y.: Ülkemizde şair ve yazarların tümüyle toplumsal itibar yitimine uğradıkları, dolayısıyla iktidarsızlaştırıldıkları, sonuçta da eğlence sektörünün bir parçası oldukları görülüyor. Bunda romanı “eğlendirmek” için yazdıklarını söyleyen ünlü romancılarımızın etkilerinin yanında Prof. Gürsel  Aytaç’ın önemsediği “bilinçli okur” un yok edilmesinin, okurun tanınmaz hale getirilmesinin rolü de var mıdır sizce?  Yazarların okurlarıyla ilişkileri nasıl olmalı?
M.E.: Önce okur sözcüğünden –romanlarımızı okuyanlardan- ne anlıyorum onu belirteyim; çünkü okur sözcüğü geniş bir gurubu kapsıyor. Genel olarak okur diye adlandırdığımız kitle edebiyattan hoşlananlardır. Bu kesim kendilerinin dışında ki unsurlarca kolayca yönlendirilir. İyi okur dediklerimizse edebiyat düşkünüdür; bu kesim genellikle edebi ölçütlerle davranır; modaya pek kapılmaz, yön arar ve bulur. Edebiyat sever dediklerimizse edebiyat tutkunudur, bunların ömür boyu okuru oldukları en az 10 kitap vardır ve aslında kitap değil, yazar okurlar. İşte kimi yazarlar okur dediğimiz birinci kategoridekiler, diğerleriyse edebiyat düşkünleri ve edebiyat severler için yazarlar. Bugüne bağlı yazarlarla, gelecek için yazanların arasındaki temel fark budur diye düşünüyorum.

Romancı bence asla okuru gözeterek, onunla suç ortaklığı kurarak yazmamalı. Roman daha çok gelecek için yapılan bir iştir ve estetik kaygılarının yanı sıra gerçeği ve doğruyu araştırmak, keşfetmek misyonuyla da donanmalıdır. Eğlenmek sözcüğünü edebiyatla birlikte kullanmak en hafif deyimiyle hafifliktir diye düşünüyorum. İdeal okura gelince… Yahya Kemal’in “Eski Paris!” şiirinden iki dize geliyor aklıma: “Dinleyen, söyleyen kadar arif/ Seyreden oynayan kadar hassas…” İdeal –ya da bilinçli- okur, böyle dinleyip böyle seyreden midir acaba?

A.Y.: Pazara eklenmemiş ve Y. Küçük’ün deyimiyle yazar olabilmek bir yayınevi bulabilmeye indirgenmiş edebiyat ortamında yazıp geriye çekilen bir romancısınız. Sokaklarda dergi filan satmıyor ve yazarlığınızı ucuz kitap satma seremonilerine heba etmiyorsunuz? Piyasaya teslim olmamak için yazar ve şairlere bir örnek olabilir mi tutumunuz?
M.E.: Ben hiçbir şey öğütlemem. Çünkü bu yazarın kişisel seçimiyle ilgili bir durum. Bir yazarı büyütüp derinleştiren, mayasında bulunan kendini suçlama isteği ve yeteneğidir. Eğer bu istek ve yetenek yoksa, ne yaparsak yapalım, ne önerirsek önerelim yazarımız sonunda piyasaya teslim olur. Roman burjuva ahlakına –iki yüzlülüğüne- teslim edilmeyecek kadar önemli bir uğraştır. Belki şunu söyleyebilirim, edebiyatı kısa vadeli bir uğraş diye düşünmeyin ve bütün kalıcı ve büyük yazarların insanı araştırdığını, toplumsal resimler çizdiğini hatırlayın. Evrensel olanı kovalamadan geleceğe aktarılmak mümkün değil.

A.Y.: Romanınızda aşk ve yazma eylemi üzerine “aforizma” olarak niteleyebileceğimiz epey tümce var. Bunları ayıklayıp kitap yapmayı düşünüyor musunuz ?
M.E.: Belki yazma –Tanrı, yazgı- konusunda bu ve daha önceki romanlarımda yazdıklarımı, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’ndaki edebiyat atölye çalışmalarında da sık sık kullandığım için ayrı bir kitapta toplayabilirim. Bu konuda çevreden de öneriler var. Aşk konusuna gelince! Bu konuyu doğrusunu söylemek gerekirse pek düşünmedim.

A.Y.: Edebiyat eleştirisine nasıl bakıyorsunuz ülkemizde. “Üst metinler” olmadan bir edebiyat yapıtı orada kalır. Don Kişot için üretilmiş metinler olmasaydı Don Kişot Don Kişot olmazdı demişti Enis Batur. Bu  önemli konu hakkında neler söylersiniz?
M.E.: Eleştiri olmadan edebiyat geleceğe kalamaz. Aslına bakarsanız her dönemde eleştiri kurumuna ve eleştirmenlere yönelik suçlamalar olmuştur. Bunun üstünde çok durmamak gerekir. Ama ülkemizdeki gelişmelere bakınca ortaya garip bir şey çıkıyor. Eleştiri, daha doğrusu roman eleştirisi, eleştiri demeyelim, artık edebiyat dergilerinde değil, magazin sayfalarında yapılmak isteniyor. Bu da geçer… Öyle diyerek bekleyelim. Ancak burada edebiyat dergilerine ve eleştirmenlere de görev düştüğünü söylemek gerekir. Bazıları piyasa dayatmasının karşısında sessiz kalarak durumun vahimleşmesine istemeseler de yardımcı oldular. Ama meydanın bu kadar boş kalmasının ana nedeni bence edebiyatta solun belirleyici- referans- rolünün kaybolması.

A.Y.: Romancılar rahat durmaz. Yeni roman çalışmalarınız hangi coğrafyalarda geziyor?
M.E.: Yeni roman taslağı beni bekliyor. Sanırım yıl başından itibaren yazmaya başlarım. Yazacaklarım yine ülkemizin içinde bulunduğu durumu yansıtacak tabii. Ama romanda asıl olan evrensel temalara tutunmaktır. Ben de – şimdiye kadar olduğu gibi – yine bunu yapacağım.

A.Y. Teşekkür ederim…

EDEBİYAT VE ELEŞTİRİ
TARİH : 10 KASIM-ARALIK 2002
SAYI        : 64    SAYFA : 33-34
YAZAN : AHMET YILDIZ