Dünya Kitap Eki – Kasım 2002

Nevzat Işıltan -  Önce, “Yüz:1981″, şimdi de “Zamanın Manzarası”, “daha önce insan olmayı isteyen ve yaşamaya değecek bir hayat için her şeyi göze alan” 1968 kuşağına ait kişilerden, kendilerinin seçmediği bir mücadelenin içinden ağır sarsıntılarla çıkan anti-kahramanları ele alan romanlar.”Zamanın Manzarası” için bir anti-kahramanın adım adım trajik bir kahraman boyutuna ulaştırılması çabası diyebilir miyiz?
Mehmet Eroğlu - Zamanın Manzarası’ nın kahramanı Barış’ı , doğumu kimseyi kıvanca boğmamış, çocukluğu tek başına, bir gün trenden inip gelecek –hiç görmediği- babasını beklemekle geçmiş, 16’sından sonraysa isyana açılan kapıyı keşfedip, o eşikten atlayabilen herkes gibi kendini keşfe çıkmış,    –ilk bakışta- sıradan biri olarak tanımlayabiliriz. Barış, Güneydoğu’dan savaştan geri döndüğünde ise karşımıza ruhu talan edilmiş, savaşta edindiği –ve bir daha asla zaman aşımına uğramayacak bir pişmanlıktan oyduğu puta tapan, o güne kadar edindiği hayatı yıkıntıların arasında kalmış birisi olarak çıkar. Sonra söylediğiniz gibi ülkemizde olup biten trajik olaylarla birlikte, adım adım trajik bir kahramana dönüşür. Zamanın Manzarası’yla Barış’ın hikayesi, bireyin yazgısıyla ülkenin yaşadıklarının birbiriyle örtüşmesidir bir bakıma da.

N.I. – Barış’ın, belli bir süre içinde yer aldığı Güneydoğu’daki savaş ve Semra dolayısıyla gündemine giren F tipi cezaevlerine karşı yürütülen açlık grevleri için siyasal/toplumsal boyutlarda yorum getirilmiyor. Olayların insan ruhunda açtığı yaralar üzerinde duruluyor. İnsanda trajik olana, evrensel olana referans veren bir yoruma ulaşabilmek için mi bu tutumu yeğlediniz?
M.E. - Klasik bir edebiyat tanımından yola çıkarak ifade etmeye çalışayım: Bildiğiniz gibi söze dayalı, sözü araç olarak kullanan ve sanatsal bir eylem olan “edebiyat”ın türleri içinde “hayatı bir bütün olarak” ele alan tek tür, romandır. Akrabam olan yazarlar romanda her zaman hayatın tümü içindeki insanı özellikle önemserler ve yazdıklarının odağına da insanı yerleştiririler. Ama bunu yaparlarken hayatın  toplumsal fonunu romana yansıtmayı da asla  ihmal etmezler. Benim yaptığım da bu oldu. Ben savaşın ve acının, duyarsızlığın altını çizmek istedim. Bunu yaparken de çözüm yolları önermek yerine, bu travmaların insanda yol açtığı yıkımlara ve trajik yansımalara ayna tuttum.

N.I. – Roman helozonik bir şekilde sıralanan üç ayrı zaman diliminde yazılmış: Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek. Bu düzenleme gerçeğe romancının kendi seçtiği biçimi verme isteğinden mi kaynaklanıyor?
M.E. -  Bu yöntemi, sanırım gerçek hayatta, hiç tanımadığımız bir insanla karşılaştığımızda onu şimdiki zamanı baz alarak, geçmişine ve gelecekle ilgili planlarına düzensiz sıçramalar yaparak tanıma sürecine gireceğimizi düşünerek seçtim.  Başka bir deyişle, bir insanı asla onun geçmişinden başlayarak, düzgün bir kronolojik  bir düzlemde tanımıyoruz.  Onunla yüz yüze gelişimiz zamansal olarak karmaşık.

İlk romanımdan bugüne yazdıklarımı takip eden iyi bir okurum –kötü yazar olduğu gibi kötü okur da vardır- “Zamanın Manzarası”nı okuduktan sonra gönderdiği notunda aynen şunları yazıyordu:

“Şimdi, geçmiş, gelecek” üçlemesinin birbiri üzerine karışarak –hatta düşerek-  katlanması sonucunda oluşan dünyanın içinde iki önemli boyut keşfettiğimi sanıyorum: Romanınızda çok güçlü bir ‘mekân duygusu’ var –zamanların birbirinin içine düşmesinin nedeni bence mekân duygusunu taşıyan ağırlık- ve aynı zamanda birbirinin içine takdim edilmeyi beklemeden, sorgusuz sualsiz girip çıkan zamanların gizemli bir biçimde oluşturduğu ‘zamansızlık duygusu’! Zamanları hızla birbirine karıştırarak zaman duygusunu yok etmek… Okur, -kendim gibi bir okur elbette-Zamanın Manzarası’nı bu yokluğun ve dolayısıyla boşluğun içinden seyredebiliyor. Belki bir başka bahsin konusudur ama zamansızlık duygusuyla ilgili olduğu için yeni bir keşfimden daha söz etmeliyim: “Kutsal kitaplarda da zaman duygusu yoktur.”

N.I. – Anne yokluğu kompleksiz kalmaya, baba yokluğu, Tanrı dahil kutsal olan her şeyin hayatında yer edinememesine yol açıyor Barış Utkan’ın. Bir insanın, özellikle de bir yazarın başına gelebilecek en kötü şey bu kavramların yokluğu mu?
M.E. - Benim gibi yazarlar için yaratıcılık ve yazma konularında en önemli unsur Tanrı ve yazgı kavramlarıdır. Rahat ve mutlu bir hayat, yazma eylemi için iyi değildir. Unutulmamalı: Sonu kötü biten her şey edebiyat için iyidir. Edebiyat –yazmak- ruhsal arınma için en etkili yol. Ama önce zehirle dolmak gerekiyor. Yazar için ölümcül hastalık, saflığını koruyan arı bir ruhtur. Belki de ana rahminde birbirinden habersiz ikizler gibi cisimlenen ve aynı anda birbirlerini yok sayarak, dışlayarak var olabilen iyilikle, kötülüğe sandığımızdan daha çok şey borçluyuzdur. Kimbilir? Ama her zaman altını çizdiğim gibi “acı”, bu iki kavramı da eğitme yeteneğine sahip tek duygudur.

N.I. – “İyi bir romana başlamak için her şeyden önce yıkıcı bir fikir gerekir. Her roman eninde sonunda bir sabit fikir, ya da yıkıcı bir sorudur” diyor Barış. Bu romanın başındaki yıkıcı fikir, sürekli iyilikle karşı karşıya getirilen kötülük fikri mi?
M.E. - Kendi yıkımının karmaşık nedenlerini, gizli planlarını, kaçınılmazlığını içinde barındıran,

-başka türlerden farklı olarak- kıyıcılık ve merhametin birlikte var olduğu insanın yazgısı. Mutlak kötülükle, kardeşliğin yer aldığı, yaratılışımızın karanlık, gölgeli alanlarını araştırmak… Niyetim buydu; evet, fikir iyilik ve kötülük diye de özetlenebilir.

N.I. – Aşk, iyilik ve acıma duygularını ortaya çıkarıp besleyen eğitici bir güç mü oluşturuyor?
M.E. - Eğitici gücün “acı” olduğunu az önce belirttim. Aşk’ın değiştirme gücü bu nedenle sınırsız. Barış’ın durumunda aşk, kişiliğini dondurmuş kabuğu kırıyor ve ona bütün erdemlerimizin anası olan acımayı tekrar öğretiyor. Acıyla tanışarak ve yaşayarak acımayı öğrenen bir kahraman var karşımızda.

N.I. – Barış Utkan, iyilik ve kötülük gibi ölümle ve aşkla da yüzleşiyor roman boyunca. Savaşmış olmasına, ölümü, öldürmeyi, hayat kurtarmayı, ölüme yenilmeyi yaşamasına karşın kendisine trajik bir çember -üzerinde insanlık durumlarının birer edebiyat teması gibi sıralandığı- edinememekten yakınıyor. Ölümün ve aşkın trajiğini yakalayabilmesi için başkasına aşık bir kadına aşık olması mı gerekiyor?
M.E. - Evet; mutlu süren aşk sıradan bir durumdur. Aşkı trajik yapan mutsuz son ve ayrılıktır. Unutulmamalı, edebiyat için gereken aşk değil, aşk’ın acısıdır. Değerli eleştirmenlerimizden rahmetli Rauf Mutluay’ın şu saptamasını da akıldan çıkarmamak gerekiyor: “Hayatın romanı başkadır; romanın hayatı başka”

N.I. – Barış Utkan, bir türlü sevilmeyi başaramayan biri. Bunun, yönsüzlüğüyle, bir ruh edinememesiyle bir ilintisi var mı?
M.E. - Doğrusunu söylemek gerekirse –istenmesine rağmen- şu sorunun yanıtını bilen yok: Bazılarımız neden sevmeyi başarır da, sevilmeyi başaramaz? Veya tersi olur. Aşk biraz da şans ve zorunluluk değil midir?

N.I. – Barış, Elif ve Kaptan, ölümü bir aile gibi karşılayan üç insan. “Anne, baba ve oğul.”

Gerçek annesini ve babasını kaybettiğinde öksüz kalmasına karşın kendisini yetim olarak niteleyen Barış, bu üçlüden Elif ve Kaptan’ı yitirdiğinde öksüz kalacağını söylüyor. Kendisini ölüme götüren, romanı yazabilmesini sağlayan, trajik çemberi tamamlayan kilit, anne ve babaya kavuşmak ve yitirmek mi?
M.E. - Okur gözüyle varılabilecek yorumlar ve okurun değerlendirmeleri çeşitlilik gösterebilir ve bu son derece doğaldır. Tanrı’yla, sevdiği kadına iki gün vermesi karşılığında, isyankar dilini susturacağı yolunda yaptığı pazarlığın, dolayısıyla aşkın Barış’ı ölüme götürdüğü söylenebilir. Ama asıl neden, yitirdiği kadınla birlikte bu gezegenin üstündeki geçici varlığını sona erdirme isteği…

DÜNYA KİTAP EKİ
Kasım 2002
Nevzat Işıltan