Cumhuriyet Kitap Eki – Ocak 2003

BİR ELEŞTİRİ- “ZAMANIN MANZARASI”  ACIYLA YÜKLÜ

Okur, özellikle ülkemizde, kitap seçerken genellikle çok satan kitaplara, fazla kendinden söz ettirebilen yazara yöneliyor. Ben bunların aksine, bu tür kitaplara soğuk durur, daha önce okuyup beğendiğim yazarların yeni kitaplarını beklerim. Hem de sabırsızlıkla, merakla…

Mehmet Eroğlu, uzun bir aradan sonra, Yüz:l98l ‘i yayımladığında  kendisi ile yapılan bir söyleşide, yazmaya daha çok zaman ayıracağını, daha sık kitap çıkaracağını söylediğinde mutlu olmuştum. Yazar, okuyucularını çok bekletmedi. “Zamanın Manzarası” temiz bir baskı, büyülü bir kapak resmiyle Ekim başında kitapçılarda göründü. Arka kapaktaki tanıtımda, “…kimsenin görmediği, görse de farkına varmadığı insan manzaralarının ressamı olmayı seçen bir yazarın…” tanımlaması   tam da uyuyordu Eroğlu’na.  Kuşkusuz kahramanlarını yine bu kimsenin  farkına varmadığı insanlar arasından yaratmıştı.  Yine sıra dışı bu kahramanlar ancak büyük yazarların yaratabileceği bir inandırıcılıkla giriyordu yaşantımıza. Yine güç yolu seçmişti: “…yazmak için kahraman yaratmak”. O, günümüzde, “benim kahramanlarım her an her yerde karşımıza çıkan tiplerden” diyen, üstelik de bunu övünç kaynağı yapan yazarlardan değildir. Onun  romanlarındaki tipler, klasik trajedilerden günümüze uzanmış kahramanlardır; büyük duygular, toplumsal ve bireysel yıkımlar ve felaketler arasında  gidip gelen insanlar…

“Zamanın Manzarası” Eroğlu’nun kitaplarında sıkça rastladığımız, kahramanın- Barış Utkan- iç hesaplaşmasıyla başlıyor. Ancak bu kez, – “Giriş” ve onu izleyen 1.ci bölüm-Şimdiki Zaman- yalnızca bir iç hesaplaşma değil. Bu bölümlerde sadece romanın belli başlı kişilerini- Barış Utkan, Elif, Talat, Semra, onlar kadar olmasa da Piraye’yi tanımakla kalmıyor, yazarın roman boyunca hep irdeleyeceği aşk, ölüm, Tanrı, ruh, yazarlık-yaratıcılık gibi temalardaki kışkırtıcı görüşlerini de öğreniyoruz. Daha doğrusu burada,  roman ilerledikçe bu konular üzerinde düşünme olanağı bulacağımızı –belki irkilip ürpereceğimizi demeliydim- duyumsuyoruz. Her ne kadar “Giriş” , “Son söz: Yazmak için aşkın kendisine değil, acısına gerek duyarız”  cümlesiyle bitse de, aşk ve yazmak,  üzerine dikkatimiz çekilse de  tüm kitap boyunca  pek çok konu üzerinde düşünmemiz gerektiğine inandırıyor yazar bizi. Kısaca, elimizdeki romanın, bir tanımlama yapmak gerekirse, psikolojik roman olma özellikleri yanında,  “felsefi bir roman” olduğunu daha ilk sayfalardan anlıyoruz.

Yazar, irdeleyeceği temaları, çok net cümlelerle-cüretkar de denilebilir- önümüze atıyor: “…Ama, asıl ilham kaynağımın Şeytan olduğunu  itiraf etmeliyim. Hayır, ruhumu satmamıştım; Tanrı’nın ilhamını bir kenara bırakıp, uşağınınkini seçmemin nedeni, şeytansı olmayan türden bir yaratıcılığın ahlaki ve sofuca niteliklerinden hoşlanmamamdı.” Ya da, “… çektiği  acıdan daha büyük, daha geniş , daha derin bir acı olmadığını, acının sonuna vardığını düşünenler eğer budala değillerse, Tanrı’nın hayal gücünün benzersizliğinden  habersiz olanlardır. Tanrı’nın yıkıcı hayal gücünün…”  gibi cümlelerde, Tanrı, Tanrı- kul ilişkisi  düşündürücü. Bunun yanında, “acı” da çok çeşitli boyutlarda ele alınıyor romanda. Sanki kutsanıyor acı bu romanda, “… bilgi ve gerçeğin asıl kaynağı olan acı, varlığımızın farkına varmamızı da sağlıyor” denilerek.  Ana tema “aşk acısı” denilebilse de, bir çocuğun köpeğinin ölümüyle duyduğu büyük acı, öğretmenin-Feride- öğrencisinin ölümüyle hastalık derecesine varan acısı, ölüm orucuna yatmış bir genç kızın babasının gözlerindeki acı, Barış Utkan’ın babasını beklerken duyduğu acı, sakat gazinin ve nişanlısının avuntu bulmaz acısı  hepsi savaşın acımasız –öldürdüğü insanların sayısını tam bilemeyen-asteğmeninin ağzından veriliyor. Bunlar arasında  beni en çok sarsan hapisteki sevdiği erkeğe kavuşmayı umutsuzca bekleyen Semra’nın acısı oldu. Güçlü, dirençli, kararlı ama akrabasına çelişkili-kadınsı-  duygularla yüklü Semra’nın acısı…Ancak, bu “acı”lar Eroğlu’nun,  zekice, kıvamında bırakılan ironik anlatımıyla romana öylesine  sindirilmiş, yedirilmiş ki kitap bizi asla karamsarlığa ve umutsuzluğa teslim etmiyor; çünkü o, dediği gibi romanında, “büyük aykırılıkları birleştirmeye” çalışıyor, “ölümle yaşama isteğini” gibi. Barış isimli genç adamın savaşa gitmesi, insan öldürmesi gibi… Burada, yazarın, roman için yaptığı tanımı Zamanın Manzarası için yapmak sanırım uygun olacak: “Acılı anılardan doğan güçlü bir boşalma”.

Yukarıya aldığım cümlede,   “acı” nın  alışılmış “büyük” ve “derin” sıfatlarının yanında “geniş” sıfatıyla da nitelenmesi, Eroğlu’da çok karşılaştığım  kelime seçiminde gösterdiği dikkatin küçük bir örneği; yeri gelmişken belirtmeden geçemedim. Çok az yazarda gördüğüm  kelime seçimine gösterilen  bu titizlik bana hep Flaubert’i anımsatır: Mme. Bovary’yi aslından okuyanlar bilirler -ama dikkatli okuyanlar- Emma’nın ölüm sahnelerini anlatırken yazar özenle “ölüm” kelimesini kullanmaktan kaçınır. Öldüğü anda da, “O artık yoktu” der. Çok sevdiği kahramanıyla “ölüm” kelimesini asla yan yana getirmez.

Romanın  kahramanının yazar olması, Elif’le tanışmasını kolaylaştırıyor-inandırıcı kılıyor- anlatıma derinlik katıyor ama en önemlisi yazarın , yazar, okuyucu, üzerinde yoğun düşüncelerini öğrenmemizi sağlıyor; “neden yazıyorum” sorusunun yanıtını,  “yazmak” eylemi üzerine ilginç görüşlerini öğreniyoruz: “Neden yazıyordum? ….Belki hayatımda bulamadığım ilahiliği edebiyatta arıyor, varlığımı onaylatmaya çalışıyordum; belki de kendime hayran olmak için yazıyordum.”   Ya da, “Aslında türdeşlerini öldürmüş biri olarak insan kimliğimin varlığı bile kuşkuluyken, yazar kimliğimin olmadığının hatırlatılmasına aldırıyor olmam oldukça komikti.” gibi. (Bu savaş karşıtı  görüşün  çok açık belirtildiği bir cümle , aynı zamanda.)

Romanın kurgusu  değişik. “Anlatacağım olaylar her ne kadar düz  bir çizgide ilerlemiş olsa da, ben hikayeyi üç farklı zaman diliminde yazmayı seçtim : Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek.  Neden mi? Bu bana istediklerimi unutma, seçtiklerimi öne çıkarma , bazı acıları da yok sayma olanağı verdi” diye açıklıyor Barış Utkan romanın kurgusundaki değişik anlatımı.

Başta belirttiğim gibi,  romanın başlıca kişilerinin kısaca ama sağlam betimlemeleri de hemen bu bölümlerde yapılıyor. Barış Utkan kendini ”Neredeyse bütün hayatını bir yanılgının peşinde , bir sokağın köşesinden çıkacak bir adamı beklemekle geçirmiş, yaşamının zirvesine hiç ulaşamamış ben …”, ya da , “ Raftan romanı aldım. Hayatıma benziyordu: Gözden uzak, arkalara bir yere sıkışmış ve tozlu”, diye tanımlar. Oysa  O,  “… iyi bir insan olmayı, dağları unutmayı, Tanrı’yla arasındaki  sorunu bitirmeyi, annesiyle  babasının  hiç olmazsa birer fotoğrafını bulmayı…” (sayfa l78) düşünür hep, sevdiği kadınla birlikteyken bile.

Barış Utkan’, yukarıda aldığım kendi betimlemesinde belirtmiyor ama , beklediği adamın –hiç görmediği babasının- “trenden ineceğini “ bekliyor hep.(sayfa l8l) Burada, bir başka aracın değil de “trenin” seçilmesi  sanırım bir rastlantı, ya da gelişigüzel yapılmış bir seçim olamaz. Bir edebiyat sever için-yazar için de – çok büyülü bir araçtır tren…Edebiyata Anna Kararina, sinemaya Waterlo Köprüsü ile giren  tren, tren yolu, gar neler çağrıştırmaz ki bize… Barış babasının bir otobüsten, bir dolmuştan , bir taksiden ineceğini beklemiyor. Trenden inecek babası, çünkü çok uzun yoldan gelecek, çok uzun aradan sonra gelecek, özlemle beklenen yıllardan sonra gelecek…Çünkü o, hiç gelmeyecek…

“Zamanın Manzarası” nda Eroğlu’nun anlatımının biraz sadeleşmiş , cümlelerinin biraz kısalmış olduğunu fark ettim. Belki özellikle bu roman için seçilmiştir bu anlatım, bilemiyorum. Ancak, kendine özgü çarpıcı, alışılmışın dışında betimlemeler yine var:  “…oraya buraya dağılmış, birbirinden kopuk ince ve uzun bulutlar, gökyüzünü sıvası çatlamış bir tavana çevirmişti” , “vapur, üstüne çullanan martıların arasında denize atılmış iri bir kuş yemini andırıyordu.” gibi…(sayfa-27) Yazara özgü bu tür betimlemeleri daha uzatabilirim, Zamanın Manzarası ile ilgili görüşlerimi de. Ancak, “çıplak bir beden gibi hayranlığını cömertçe sunan” bir okur olmaktan çekindiğim gibi,  yazara da, “bununla ne yapacağını bilemeyen yazarın sıkıntılı gelgit  utancını” yaşatmaktan  korkuyorum.

CUMHURİYET KİTAP EKİ
Seyhan Ecer
Ocak 2003