Cumhuriyet Kitap Eki – Mayıs 2003

En inandırıcı romanlar, kendi yazılış hikâyesini de içinde barındıranlar oluyor. Varoluşçu romanlarda sık rastladığımız bir özellik bu, “Yabancı”, “Bulantı” ve “Ahlaksız” gibi romanlar hep birinci tekil şahısta yaşananları anlattığı gibi bir yandan da yazma ya da anlaşılma gereğine değinen romanlardır.

Mehmet Eroğlu’nun son romanı “Zamanın Manzarası” bu anlamda varoluşcu romanları çağrıştırıyor. Eroğlu romanında üç ayrı zaman diliminde (geçmiş, şimdi ve gelecek) hem roman kahramanı Barış’ın geçmişini hem de yazma sürecini romanın konusu yaparak anlatmış, böylece anlatı bir anlamda üst-roman, yani roman üzerine yazılmış bir roman olma özelliği de taşıyor.

“Zamanın Manzarası” iki tümceyi sık sık tekrarlıyor. Her iki tümce romanın ilk sayfasında yer aldığı gibi, daha sonra da romanın yazılış nedeni oluyorlar sanki. Birincisi: “Benim kadar acı çekmedikçe Tanrı’ya inanmamı beklemeyin benden…” bu satırları ilk okuduğumuzda, kendisi kadar acı çekmemiş insanlara yöneltilmiş bir sitem gibi geliyor, sanki biz okurlar ancak ondan inançlı olmasını, onun çektiği acıları çektiğimizde isteyebiliriz gibi; ancak romanın hemen ilerleyen sayfalarında aslında meydan okumanın biz okurlara değil, Tanrı’ya yönelik olduğunu anlıyoruz. İnsanlaştırılmış Tanrı acı çekiyor mu? Bizim çektiğimiz acıları çekmeyen soyut bir varlık ise ve en önemlisi, bizim çektiğimiz acılara duyarsız ise, ona inanmak için bir nedenimiz var mı?

Roman boyunca yinelenen diğer tümce ise –aynı zamanda romanın ilk satırı – “Mücevher takmamıştı ama gözleri vardı.” Mehmet Eroğlu birinci tümceyle nasıl Tanrı’yla hesaplaşmasını dile getiriyorsa, ikincisi de kadınlarla hesaplaşmasını anlatıyor. Roman bu iki cümleden doğuyor. Derin bakışlı kadınlar ve Tanrı. Kahramanın yaşamını belirleyen iki unsur.

Roman kahramanı Tanrı’dan istediği eşitliği, kadınlarla ilişkisinde de arıyor, fakat kadınlara karşı Tanrı’ya olduğundan daha anlayışlı, benim kadar acı çekmedikçe kadınlara aşık olmamı beklemeyin benden, demiyor; aksine kadınlar söz konusu olduğunda acı çeken o oluyor. Etrafı kadınlarla çevrili yaşamında, sevdiği ölçüde sevilmediğini anlıyoruz, bu onun trajedisinin bir yüzü. Sevdiği kadın, eski sevgilisi, hayatta en çok sevdiği kadın, annesi babaannesi ve yakın dostu, olarak tanımladığı kadınların hepsi onu terk ediyorlar. Bazıları zamansız ölümleriyle, bazıları ilgisizlikleriyle, bazıları da başka erkekleri sevmeleriyle, ama her zaman geride bırakılan o oluyor.

Yine bu iki tümce tarafından aydınlanan geçmişi ve geleceği var roman kahramanının. Geçmişi, yani güneydoğuda askerliğini yaparken içinde bulunduğu savaş; bir de geleceği, yani kadınlar. Tanrıyla eşitlendiğini hissettiği noktalar ise, dağda ölüm makinesi gibi savaşan bir asker olduğunda: insanları, çocukları ve doğayı talan ettiğinde, insan ve hayvanların ölümleri üzerine karar verdiği anlarda ve dağın görkeminden korkmamayı öğrendiği zamanlarda. Ayrıca bir de yazarken Tanrılaştığını hissediyor. Bunun roman boyunca farklı şekillerde dile getirildiğini görüyoruz. “Yazarın ölümlüye göre üstünlüğü, hikâyenin sonunu bilerek başlamasıdır; oysa ölümlü için hikâyenin sonu sadece yazgısına terk edilmiştir. İşte bu nedenle, sonumu kaderin atacağı zarlara bırakmamak için yazmaya başladım. Yani yaşamak, ölmemek, yaşamla baş edebilecek bir yazgı edinmek için.” Burada her şeyi ve geleceği bilen konumuna yazarı, yani kendini koyarak, Tanrı’yla eşitlenebiliyor. Tanrı’nın yarattığı kullarına ön gördüğü yaşamı vermesi gibi, yazar da kurguladığı yaşamlara istediği sonu yazabiliyor.

Tanrı, roman kahramanının karşısına başka biçimlerle de çıkmaya devam ediyor, sevdiği kadını iki kez kaybettiğinde hep Tanrı karşısında kaybetmiş sayıyor kendisini, ilk kaybedişi tanrılaşmış bir erkeğe (s.259), ikinci sefer ise ölümle onu elinden alan Tanrı’ya, ancak sonunda ölüm karşısında Tanrıya karşı yenilgisini kabul ediyor.

“Zamanın Manzarası” bir yaşamdan manzaralar aktarırken, Türkiye’nin son yirmi yılını da geniş açıdan gösteriyor. 17 Ağustos depremi, açlık grevleri, güneydoğuda binlerce kişinin yaşamına mal olan savaş, politik sürgünler bir tarafta canlanırken, diğer yanda kokain, içki, gece hayatı, rüşvet ve yolsuzlukların giderek arttığı, kişiliğini yitirmiş bir toplum kesitini de canlandırıyor. İkiye ayrılmış bir İstanbul’da birbirlerinin yaşamlarına tamamen yabancı, ortasından boğazla ayrılmış bir kent gibi kopuk yakalardaki yaşamları bir araya getiriyor. Daha doğrusu bu yaşamların bir araya gelemeyeceğini, her geçen yılla birlikte zengin-yoksul arasındaki uçurumların derinleştiğini anlatıyor.

Roman tüm bu çok yanlı anlatımına rağmen, sert bir ahlakçı duruşa sahip yine de. “İyi insan” olma, “kötü insan” olma halleri çok sık tekrarlanıyor romanda. “İyi” ile “kötü”nün tanımları hiç verilmese de, kendisinden başka insanları (ve hayvanları) seven kişiler iyi kategorisine yakın duruyorlar. Kötülük ise varlıklı ve duyarsız karakterlerde daha çok ortaya çıkıyor. Roman kahramanı da sanki bu ikilemlerin arasında bocalıyor, güzel ve varlıklı kadına duyduğu aşk ile hem kazananların yanında yer almak istiyor, hem de onların yanında eğreti duruşunun farkında. Çok sık “iyi insan olma” konusuna değiniyor roman: “Sen iyi birisin” (s.181), “kötü biri değilim diyerek savundum kendimi”(s.228), “artık iyi biri olmak istiyorum” (s.233), gibi çok tekrarlanan “iyilik” genelde politik iyi duruşa dayanıyor. Ne olduğunu bilerek durmak anlamında kullanılıyor. Halbuki yazının başında değindiğim gibi, roman kahramanı varoluşçu bir duruşa sahip, yani tam duruşu olmayan bir karakter. Yaptıklarının sorumluluğunu yüklenirken, acı çeken biri. Olaylar karşısında belli bir duruşu olmadığı gibi, bunun ezikliğini de yaşayan biri. Sonunda kesin kararlar almaya başladığında kendini nihayet “iyi” biri olarak tanımlamaya başlıyor fakat biliyoruz ki bu kesin duruş “iyi” olmak için yeterli bir neden değil. Barış’ın hayatta en çok sevdiğim insan diye tanımladığı Semra bunu dile getiriyor: “Sorun iyiliğin niteliğinde değil; sorun kimin yanında durduğun, kime destek olduğun, kime karşı çıktığın. Sonunda kişiliği belirleyen de bu unsur oluyor.

“Zamanın Manzarası”nın en etkileyici yönlerinden biri, roman kahramanlarının şefkat arayışı. Birbirlerine çok sık sarılan, ağlayan ve hüzünlenen bu kişiler, gerçek kimliğe bürünüyorlar. Barış, erkekler dünyası ile neredeyse tamamen kadınlardan oluşan bir “şimdi” arasındaki bocalamasının en temel nedeni de belki birincisinde edindiği önsezilerin (bir askerin ölüm karşısında gelişen sezgilerinin) ender olarak, alışmaya çalıştığı kadınlar dünyasında işe yaraması. En iyi yaptığı şey, belki de tek bildiği şey, koruyucu rolü oynamak ama bu da birçok kişinin sorumluluğunu üstlenmek anlamına geldiği için çok ağır bir yük olarak sırtında kalıyor.

Mehmet Eroğlu, yoğun bir aşk trajedisini farklı karakterleri bir araya getirerek anlatmış. Anlatısının bir özelliği bir sahneyi tanımlamaya başladığında, o sahnede yer alan kişilerin kimler olduğunu söylemeden diyaloga girmesi ve bu sayede okurda merak uyandırması. Örneğin, bir karakterin otobüsten inişini onu ilgiyle izleyen birisine doğru alımlı yürüdüğünü öğrendikten çok sonra o kişinin kimliği ortaya çıkıyor, bu arada okur roman karakterleri arasında hangisinin olacağı konusunda düşünceler üretmiş oluyor, bir çeşit okura hayal kurma-hatta romanı genişletme- şansı tanıyor bu sahneler. Benim özellikle hoşuma giden bir diğer şey, roman boyunca Barış’ın iç sesini duyduktan sonra konuşmaya başlaması. Böylece ne durumlar da yalan söylediğini, içten olduğunu okur netlikle görebiliyor.

Mehmet Eroğlu, yoğun bir aşk trajedisini farklı karakterleri bir araya getirerek anlatmış.

CUMHURİYET / KİTAP EKİ
TARİH : 22 MAYIS 2003
SAYI : 692
SAYFA : 3
YAZAN : ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE