Günlük – Mart 2009

Bayram Balcı – Fay Kırığı Üçlemesini kısaca nasıl özetlersiniz?
Mehmet Eroğlu - Hakkâri’deki askerliğin ardından on yıl boyunca hiçbir işte dikiş tutturamayan kahramanımız Mehmet Esen, 2005 Temmuz’unda İstanbul’dan cazip bir iş teklifi alır. Bu teklif, birlikte savaşmış beş asteğmeni yıllarca sonra bir araya getirir: Cenk Plevneli darboğazda, batmak üzere olan bir Holding’in varisi; Altan Kısa bir sendika yöneticisi; Prof, yorgun bir öğretim görevlisi; çok zengin ve muhafazakâr bir ailenin büyük oğlu Yakup Kadıoğulları ise İslamiyet ve kapitalizmin birbiriyle bağdaşmayacağına inanan birisidir. Mehmet’i İstanbul’da daha önce tanıdıklarından farklı iki kadın da beklemektedir: Haz ve günâha inanan, acının yararsızlığını tekrarlayan Simin ile Yakup’un türbanlı olduğu için üniversite eğitimini yarıda bırakan, kız kardeşi Emine.

Üçlemesinin ilk kitabı olan Mehmet’in odağında ayrı dünyalara ait iki insanın aşk öyküsü yer almasına rağmen romanın fonunu, zenginliğini Anadolu’daki köklerinden alan muhafazakâr Kadıoğulları Grubu’nun, İstanbul’un en eski ve tanınmış Holdinglerinden birisi olan Plevneli Holding’i ele geçirmeye serüveni oluşturur. Müslüman bir burjuva sınıfı yaratılması İslamiyet’e ne denli uygundur? Kuran’ın ahlâkı kapitalizmle bağdaşır mı? Romanda tartışılan sorunsallar bunlar olmakla beraber romanın kahramanı Mehmet’in bu süreçte hangi tarafı seçeceği de bir anlamda günümüzün bireylerini yakından ilgilendiren bir tercihtir.

Mehmet, Emine ve Rojin’den oluşan Fay Kırığı Üçlemesi ayrı dünyalara ait insanları ve yirmi beş yıldır süren savaşın bir dönemini anlatırken, aynı zamanda ülkemizin -Laik-Müslüman, Türk-Kürt çatlağı eksenindeki- son on beş yıllık bölünüşünün bir panoromasını da çizme çabası olarak görülmeli diye düşünüyorum.

B.B. –  Fay Kırığı üçlemesinin ilk kitabının kahramanı Mehmet, romanın daha başında kendisine “nasıl bir insanım” diye soruyor. Ben bu soruyu biraz değiştirerek şöyle sormak istiyorum; Bu üçleme bize nasıl bir toplum olduğumuzu mu anlatıyor? Nasıl bir toplumuz?
M.E. - Soruya kısaca Fay Kırıkları ile parçalara ayrılmış, sorunlarını çözemeyen ve bu çözümsüzlüğün bedelini yıllardır fazlasıyla ödeyen bir toplumuz, diye cevap verebiliriz. Sözünü ettiğim kırıkları da Zengin-Yoksul, Türk-Kürt ve Laik- Müslüman çatışmaları olarak sıralayabiliriz. Aslında toplumun ana çelişkisi olmasına rağmen, zengin-yoksul çelişkisinin öteki çatışmaların gölgesinde, hatta gerisinde kaldığını belirtmek pek de yanlış olmaz. Son yirmi yılımıza damgasını vuran iki temel sorunun birincisi, Türk-Kürt çatışması, ikincisi iktidara aday olan politik İslam. Tabii her iki sorunun nedenleri arasında son tahlilde yoksulluk var ama kırılmayı sadece buna bağlamak da mümkün değil. Politik İslam, zenginleşmek isteyen, kendini metropolde uluslararası sermayeye kote etmek isteyen bir hareket halinde kaldığı ya da ona dönüşmek isteyen unsurlar hareketin içinde etkin olduğu sürece orta vadede kapitalizmle uzlaşacak ve bugün ideolojik söylemlerinin önemli kısmını terk edecek gibi geliyor bana. Bugün iktidarda olan tarikatın ticarete yatkınlığı 19. yüzyıldan beri belirgin. Hem unutmayalım, para çoğu insanı –dindarları da- terbiye eder. Kürt sorununa gelince, bu sorunu çözmek çok daha zor. Ama her çözümsüz sorun kendi çözümünü de içerir. Diyalektik düşünce bize bunu söylüyor. Yani, çözülmez gibi duran bir sorun, bakarsınız sandığımızdan çok daha evvel çözülebilir. Anlaşılması gereken bu sorunu silahla çözülmesinin imkansızlığı. Çözüm için uzun vadeli düşünebilen, çaplı liderler gerek. Bir diğer önemli husus da çözüme ulaşılmasında dış dinamiklerin etkisinin olabildiğince minimize edilmesi olmalı. Fay Kırığı Üçlemesi’nin son kitabi Rojin, savaşın on beş yıl önceki bir dönemini anlatıyor olacak. Okunduğunda görülecek ki, akan onca kandan, çekilen onca acıdan sonra bölgede askeri açıdan değişen pek de çok şey yok. Ama asıl anlatılacak olan savaşın insanların üzerindeki yıkıcı etkileri olacak.

B.B. –  Mehmet asteğmen olarak 92-93 yıllarında savaşa katılmış, savaş sonrası ise hiçbir işte dikiş tutturamamış bir insan. Ancak romanda önüne çıkan fırsatı değerlendirip, önemli güce erişiyor. Emanetçi, ama gücünün de farkında varıyor. Toplumumuzda asıl güç Mehmet karakterinde olduğu gibi emanetçi, fırsatçılarda mı?
M.E. - Hiç kuşku yok ki, Üçlemenin ilk kitabı Mehmet’in kahramanı Mehmet Esen toplumumuz için tipik bir örnek. Yani, bir anlamda bir protip. Kahramanımız uzlaşmaya hazır, entellektüel belkemiği olmayan, esnek, ideallerle ilişkisini koparmış ve en önemlisi taraf tutmayan, tutarsa da kendini seçen birisi. Yani, tipik bir 12 Eylül sonrası insanı. Bu açıdan toplumda çoğunlukta olanları simgeliyor. Kahramanımız Mehmet içinde onu derinleştirecek unsurlar taşımasına karşın yaptığı seçimlere, eylemlerine bakıldığında bir sıradan insan örneği. Doğruların belki farkında ama o kendini seçiyor. Aslında “köşeyi dönmek,” “gemisini kurtaran kaptan,” “her koyun kendi bacağından asılır,” gibi çıkarcı, esnaf bezirgan kültürünün ürünü olan deyişlere uygun davranıyor. Toplumsal vicdanın sığlaştığı, tüketimin ve tüketici bireyin ön plana çıkarıldığı bir dönemin ürünü. Soruya gelince maalesef toplumun çoğunluğunu Mehmet gibi tipler oluşturuyor ve bu kitle kiminle ittifak yaparsa o siyasal odak güç kazanıyor. Bugünkü tabloda bu kentli küçük burjuvalar İslamiyeti bir ideoloji olarak kullanan Anadolu Sermayesine destek veriyor.

B.B. –  İslami çevrelerde de romanınız çok tartışılacağa benziyor. Çünkü romanda kimi karakterler İslamiyetin yorum farklılıklarını da tartışıyor. Bir taraf parayı, zenginliği ve gücü reddederken, bir taraf parayı, zenginliği ve gücü önemsiyor. Şunu sormak istiyorum; örneğin romanda Kayserili Müslüman bir aile olan Kadıoğlu ailesi için para ve güç neden bu kadar önemli?
M.E. - Çünkü Müslümanların büyük bir kısmı zenginliği, zenginleşmeyi önemsiyor ve bu yolda çaba sarf ediyor. Kuran ahlakının kapitalizmle bağdaşacağına inanıyor. Batıyla işbirliği yapmaya hazır. Avrupa Birliğine hevesliler… Bunlara inanmayanlarsa azınlıkta. Son mahalli seçimlerinin  de bunu kanıtlamıyor mu? Son tahlilde Kayserili Kadıoğulları’nın öteki zenginlerden pek de farkı yok. Dikkat edilirse ülkede etkin ve yaygın tüm tarikatlar zengin. Dahası, bu tarikatların önderleri zenginlikten hoşlanıyorlar. Romanda aykırı düşünceleri AKP’li Kadıoğulları’nı rahatsız eden Hasan Hoca’nın sözlerini hatırlayalım: “Müslümanlar, Kuran’ın ahlâkından vazgeçip, geleneklerini yerine getiren insanlara dönüştüler. Müslümanlık eşittir düşünmeyen adama dönüştü… Bize göre sorun budur. Din, bize bilgiden çok, güç verir… Bizi rahatsız eden birinci mesele zenginlik. Dindarların, Tarikat Şeyhlerinin zenginliği, parayı bu kadar sevmesi mide bulandırıcı… Neden hiç yoksul cemaat yok? Neden hepsi zenginlik, gösterişli, saray gibi evler, mal, mülk, ticaret peşinde? Ticarette taraflardan birisinin aldanacağı, kaybedeceği kesin değil midir? Bizim kendi duygusuz, arsız saadetleriyle mutlu olup övünenlerle işimiz yok dostlarım.”

B.B. – Mehmet romanında Kürt sorununa ilişkin göndermeler de var. Sanırım bu sorunun can alıcı bölümlerini Rojin adlı üçlemenin son kitabında okuyacağız, ama ben yine de sormak isterim. Savaşa katılan asteğmenlerin normal hayata karıştıklarında yaşadıkları savaşı pek de sorgulamadıklarını görüyoruz romanda. Bu bana çok tuhaf bir durum gibi geldi.
M.E. - Bu bir üçleme; her şeyin yeri ayrı. Savaşın savaşanların üstündeki etkileri geniş olarak üçlemenin son romanı Rojin’de ele alınacak. Ayrıca sorgulamadıkları da pek de doğru sayılmaz. Savaş hepsinin hayatında önemli bir kırılma noktası. Yakup’un inancını sorgulamasına neden olmuş, Mehmet’in de kabuslarının nedeni. Mehmet’in Rojin’le konuşması, 1993-94 yılları arasında yaşadıklarının Mehmet’in üstünde ne denli derin etkiler yarattığını ortaya koymuyor mu?

B.B. – Öncelikle şunu sormak istiyorum, sanırım iki yıl önce yaptığımız söyleşide, Türkiye’de üç fay kırığı olduğunu söylemiştiniz. Toplumun bu kırıklar boyunca birbirlerinden ayrıldığını belirterek, “Birinci kırık, zenginlik ve yoksulluk. İkincisi Türk-Kürt meselesi. Üçüncüsü, laik, Müslüman diye böyle kategorize edilen bir kırılma. Bu üç kırılmanın Türkiye için yaşamsal önemi var. Ben de gelecek romanımda bunları yazacağım” demiştiniz ve şimdi bu fay kırıklarının ilk kitabını yayımladınız. Ve bildiğimiz gibi fay kırıkları bir depreme yol açar. Türkiye’nin sorunlarına duyarlı usta bir romancı olduğunuz için size şunu sormak istiyorum. Türkiye’yi bir deprem mi bekliyor?
M.E. - Biliyorsunuz her fay kırığı eninde sonunda kırılır ve gerilimini boşaltır. Bu bilimsel bir gerçektir. Açığa çıkan enerji de büyük bir sarsıntıya yol açar. Yine de bazen kırılma tek yerden olmaz ve enerji, parçalı, küçük kırılmalarla, büyük yıkımlar getirmeden boşalır. Umarım sözünü ettiğiniz deprem böyle gerçekleşir. Tabii bunun için hepimize öngörülü ve çaplı önderler gerek. Yoksa acı ve yıkım bizleri bekliyor olacak.

Günlük, Mart 2009
Bayram Balcı