BirGün Gazetesi – 2009

Son dönemde yazdığınız romanlara baktığımızda, bir ‘roman yazma kaygısı’nın yanında belki ondan daha da öne çıkan başka bir kaygı olduğunu görüyorum. Bence bir yakın Türkiye tarihi yazıyorsunuz. Bu çok alışık olduğumuz bir şey değil. Söylediklerime katılır mısınız?

Aslında bir romancının tabi ki tarih yazmak gibi bir misyonu yok. Romanla tarih yazmaya, çözüm üretmeye çalışan yanlış yapar. Ancak dikkat edilirse roman anlayışımın bugün piyasada örneklerini gördüğümüz roman anlayışından da farklı olduğu görülecektir. İnsanda var olan bir gerçeği ortaya çıkarmaya çalışmayan ya da var olanın altını çizmeye çalışmayan roman, iyi roman değildir bence. Bu yüzden benim romanlarımın odağında her zaman insan vardır. Yani roman önce insanı keşfetmeye yönelik olmalı. Ancak  bunu yaparken o insanı var olduğu koşullar içinde betimlemeli, onu yaratan maddi koşulların resmi de çizilmeli. Yani roman anlayışımın odağında insan var ama o insanın gerisinde de bir toplumsal çerçeve, fon mevcut. Ben toplumdaki çelişkilerin ve olayların şekillendirdiği trajik insanları anlatmaya çalışıyorum. Tabi Türkiye öyle bir ülke ki; başka ülkelerin birkaç yüzyılda yaşadığı toplumsal olaylar, bizde kırk yıl gibi kısa sayılabilecek bir sürede ortaya çıktı. Toplum çok genç ve dinamik; aşağı yukarı 3 buçuk- 4 darbe görmüş, yirmi beş yıldır savaş yaşayan bir ülke. Böyle bir durumda insanı anlatırken tabi gerisindeki toplumu anlatmak, toplumun o anki fotoğrafını çekmek de bir gereklilik oluyor.

Birgün Gazetesi —Trajik insanı anlatıyorum dediniz, trajedi bize özgü bir şey mi? Ülkenin çok kısa sürede çok değişmesi mi trajik olan? Mesela ‘Kusma Klubü’nü kimin değişimi ya da trajedisi için yazdınız?
Mehmet Eroğlu – ‘Kusma Klubü’ kabaca söylemek gerekirse, bir popüler kültür ve medya eleştirisi; aynı zamanda toplumsal vicdanın nasıl sığlaştığını anlatan bir romandır. Romanda sıradan, kendine dönük bir kişinin karşılaştığı olaylarla sonunda nasıl her şeyin üstüne kusan bir varlığa, büyük bir vicdana dönüştüğü anlatılıyor. Trajik insanı kendi kaderini değiştirmeye çalışan, seçim yapmak zorunda olan, karar anı yaşayan insan olarak tanımlayabiliriz. Başına bir felaket ya da büyük bir olay gelmiş insan demek. Malraux’’nun bir tanımı var; “insan yaratılışının gölgeli alanları..” Benim ilgim de böyle alanlarda boy atan temalara yönelik. İnsan öyle garip bir varlık ki, içinde türdeşlerine yönelik hem kardeşlik duygusu, hem de zalimlik var. Yani, insanda hem kıyıcılık, hem de merhamet aynı anda var olabiliyor. İşte trajik temadan kastım bu gölgeli alanda ortaya çıkan insanlık durumları. Savaş, politik eylemcilik, yoksulluk gibi büyük şeyler, insanı karar vermeye zorluyor, trajik bir mahlûk haline geliyor.

B.G. — Romanlarınızda ağırlıklı olarak “silah arkadaşları” ya da benzer insanlar var. Dostluk, yoldaşlık var. Trajediden çok, güçlü karakterler gördüm ben…
M.E. – Aslında ben sıradan insanın romanını da yazmaya çalıştım. Son romanımdaki Mehmet karakterini öteki kahramanlarımın yanına koyduğunuz zaman bugünün ortalama insanını tanımladığını görebilirsiniz. Daha önce 90’ların başında yazmaya başlayıp, sonlarına doğru yazmayı bitirdiğim, YÜZ:1981 de, son derece sıradan ve 12 Eylül insanını anlatan kahramanlarla doluydu.  Yani, günümüz sorunlarını, günümüz kahramanlarıyla da anlatıyorum.

B.G. — Günümüz sorunlarını romanlarınıza da bakarak Kürt sorunu, solun deformasyon ve dejenerasyonu, medyadaki yozlaşma, şimdi de AKP İktidarı dolayısıyla ülkenin içinde bulunduğu durum…diye kategorize edebilir miyiz?
M.E. – Aslında ilk 5 romanım hayata soldan bakan eylemcileri anlatıyor. 5. Romanım Yürek Sürgünü’nde kahramanımız 40 yaşındadır; dünya üzerinde sosyalizm yenik duruma düşmüştür; bunun şaşkınlığı ve kırıklığını yaşayan o yalnız adamın hüznünü anlatır. Daha sonraki romanlarım ise 12 Eylül’den sonra şekillendirilen sıradan, toplumsal vicdanı olmayan insan tipine ele alır. Mesela bizim zamanımızda, 1970 lerde genç bir insanın dünyayı kurtarmayacağını düşünmek büyük bir ayıp, hakaretti. Oysa şimdi tam tersi. Hatta, artık ben yerine “biz” demek dinozorluk ve enayilik kategorisine giriyor.  Faykırığı adlı roman dizisi bu topraklarda gözlediğimiz parçalanmalarla ilgili; 1993’den bugüne, belli fotoğraflar çekmeyi amaçlıyor. Türkiye’de 3 tane büyük ve önemli çatlak var. Bir tanesi: Etnik sebepten gelen Türk- Kürt çatışması. İkincisi: tarihten gelen ve kültürel bir baza yaslanan laik-Müslüman ayrılığı ve maalesef bu ikisinin arkasında kaldığı için artık göz ardı edilen ama en önemlisi olan sınıfsal olan zengin ve yoksul fay kırığı… Biz bu fay kırıkları arasında kalan insanları anlatacağız.

B.G. — Bu son romanınızdaki kahraman Mehmet Esen, İslami sermayeyle geleneksel Türkiye burjuvazi arasında en karlı çıkan mı oluyor?
M.E. –  Mehmet ortalama insan. Fırsatçı. Ülkemizdeki sıradanlığı oluşturan ve yaşayan, taraf tutmayan, her şeyin önüne kendini koyan günümüz insanı. Nitekim en sonunda, onu bunu değil kendini kurtarmaya çalışıyor ve evet, en karlı o çıkıyor.

B.G. — İçinde bulunduğumuz toplumsal duruma uygun bir şey mi bu? Türkiye’nin asıl insanı Mehmet mi?
M.E. – Bence Türkiye’nin asıl insanı o, çünkü hangi tarafa meylederse iktidara o taraf  geliyor. Gerçek bizi incitse de Türkiye’de ötekinin sorunlarını dert etmeyen büyük bir grup var ve o grup hangi tarafa eğilirse o taraf karlı çıkıyor.

B.G. — Öyleyse bugün AKP’nin ülkeyi İran ya da Malezya yapacağı gibi bir durum yok. AKP’nin gizli ajandası yok yani…
M.E. – Bu kehanette bulunmak oldukça zor ama şu söylenebilir: AKP’de bunu isteyen özleyen öyle bir çekirdek kadro var. Örneğin; adam TÜBİTAK’a başkan yardımcısı olmuş hala Darwin ile uğraşıyor. Yani kendini tutamıyor, bir tür refleks bu. Ama ben AKP’nin içindeki dini tarikat şemsiyesinin altındaki unsurların esas sorununun para yani sınıfsal olduğunu düşünüyorum. Anadolu sermayesi Cumhuriyet döneminde zenginleşti. Her ne kadar Cumhuriyeti eleştirseler de bunu biliyorlar ve bu sermayeyi uluslararası platforma kote etmek istiyorlar. Bunu Anadolu’da yapamazsın, bir kentte, bir metropolde yapman lazım. İstanbul’lu olmaları gerektiğinin farkındalar.

B.G. — Romanınızda da Kayseri kökenli bir şirketin gelip sırf İstanbul’da tutunmak için LM diye bir şirketi satın alması da bunu anlatıyor zaten…
M.E. – Evet satın alıyor. Taşralı sermaye marka ve biçim değiştiriyor.

B.G. —Peki AKP bu mu? Taşradan gelip İstanbul sermayesini almaya çalışmak mı?
M.E. – Sanırım AKP birçok şeyin koalisyonu ama temel gücünü oluşturan nüvenin Anadolu sermayesi olduğu belli ve bu sermaye sistemle kavgalı olmak istemiyor. Düzenle  kavga etmek isteseydi Erbakan’ın ardında dururdu. Bu sermaye, AKP’nin çekirdek kadrosuna siz kavga etmeyin, kavgacılardan ayrılın dediler ve AKP böyle oluştu. AKP uca gitse de, tartışma şiddetlenirse sermayenin bu tartışmada nasıl tavır alacağı, olayın  başka bir tarafı. Batı, AKP’nin tamamen dini bir çerçevenin içine girmesine izin verir mi? Soru bu… AKP yüzde 50’ye yakın oy alıyor olsa da meşruiyetinin en önemli kaynağı ABD ve Avrupa’dır. Batı AKP’yi desteklediği için AKP Türkiye’de bir güç haline gelebildi. Onlar da bu önemli desteğin tabi ki farkındalar. Bu bakımdan Batı’yla belirli bir uyumu gözeteceklerdir diye düşünüyorum. Dış dinamiklerin birçok değişime yol açtığı bir ülkeden bahsettiğimiz için geleceği tam olarak kestirmek zor.

B.G. —Yeniden romanlarınıza dönersek; Romanınızda güncel tartışmalara ilişkin o kadar çok diyalog var ki, hani Yalçın Küçük’ün Türkiye Üzerine Tezleri vardı…Ona benziyor diye geçirdim içimden. Bu arada Yalçın Küçük herkesi kıyasıya eleştirdi, size bir şey demedi. Sizi kayırdı.
M.E. – (Gülerek) Beni kayırmadı; kayırması için de bir neden yoktu… Yalçın Küçük’le tanışıklığımız oldukça eskidir. O benim kim olduğumu bilir.

B.G. — Herhalde öyledir. Siz romanınızda sebatayistlerden hiçte kötü bahsetmiyorsunuz.
M.E. – Aslında soldan bakıldığında birine sınıfsal konumu nedeniyle tepki duyulabiliriz; sebatayist olduğu için değil. Bir insan sebatayist olabilir bundan daha doğal ne olabilir. Eğer ayıpsa, gizlenmek zorunda kalmaları kimin ayıbı?

B.G. — Peki son romanınızda anlattığınız Mehmet Esen’in İzmir’den gelip bu kadar yükselmesi mümkün mü?   Mehmet   Amerikan rüyasını gerçekleştirebiliyor. Patronun kızıyla evleniyor. Hiçte trajik değil…
M.E. – Ama bu kurgu icabı böyle, hani “film icabı” derler ya onun gibi bir şey. (gülüyor)    Bir çok klasik romanda da böyle şeyler görürüz değil mi? Monte Kristo’nun da kahramanımızın başına talih kuşu kondu, Benzer talih sıçramaları Balzac’da olur, Yani romanlarda böyle şeyler olabilmesi mümkün. Üstelik buna benzer bir olayın, yakın zamanda olmasa da, ben şahidiyim.

B.G. — Bir yerde Plevne Ailesi’nin yalısının satılmasıyla ilgili olan bölümde, yalının o denizi gören büyük ve güzel penceresini şöyle anlatıyorsunuz: ‘Pencere onu istemeyenden, ona yakışmayana geçecek şimdi’. Boğazdaki bir güzel yalının  Müslüman burjuvaziye yakışmayan kısmı ne? Taşralı olmaları mı?
M.E. – Türkiye’de bugün bir Müslüman burjuvazi var belki ama sorun bu grubun kültürü. Cumhuriyet ile birlikte din Anadoluluğa bırakılmış bir şey. Bu ülkede Müslümanlık, orta Anadolu’nun maço erkek bakışıyla yoğrulmuş bir yorumla yaşanıyor. Mesela İstanbul, Müslüman bir imparatorluğun 500 yıla yakın bir süreyle başkenti olmuş. Romanda yalı penceresiyle ilgili olarak yaptığınız alıntı, günümüzde İslam estetistiğinin eksikliği. Bugün yeni bir İslami unsuru ele aldığımızda o unsuru biçimlendiren öğelerin kentli değil, taşralı olduğunu görüyoruz. Romanın o kısmındaki söylem budur. Mesela Hıristiyanlığın bir çok nesnesi estetiktir, halbuki bizde bu, sadece bu kentteki birkaç camide, geçmişte, Osmanlı döneminde kaldı. Bugün artık her yerde çevreyle uyumsuz, estetik kaygıları olmayan, sadece ben buradayım diyen camiler var. Eyüp’e çıkın ve o tepeden bakın bir İstanbul’un siluetine. Ufukta belli bir uyum içerisinde eski kuleler, kubbe ve minareler görürsünüz. Hepsi kentin silüeti ve birbirleriyle uyumludur. Yakındaki, yeni olanlara bakın farkı hemen görürsünüz.

B.G. — Hocam Eyüp’e gitmişken; romanda Kadıoğulları’nın Kürt savaşında gazi olmuş oğlu da Eyüp’te inzivaya çekildi. Orada Müslüman burjuvazinin adeta tiksindiği “komünist” dediği radikal dinci bir Hasan Hoca var. Hasan Hoca neyi temsil ediyor?
M.E. – Hasan Hoca aslında benim merakımı temsil ediyor. Eğer Müslümanlık bu ülkede çok etkiliyse Müslümanlık ile kapitalizm bu kadar iç içe olabilir mi? Bugün Türkiye’de gördüğümüz ne? Tarikat liderlerinin zenginlik düşkünlüğü ve bunu gösterme çabaları var. Bunu tartışmaya açıyoruz. Nizamettin Topçu’nun veya Cemil Meriç’in de söylediği gibi İslamiyet’ten sol bir damar çıkar mı?

B.G. — Komünist bir Hasan Hoca…
M.E. – Evet, biliyorsunuz, AKP’lilerde de Müslümanların önemli bir kısmında, tıpkı faşist jargonda olduğu gibi –bazılarımızın şeref duyduğu- komünist sözcüğü, bir aşağılama ve kötüleme sıfatıdır. Hasan Hoca, işte bu dar görüşün aşılıp aşılamayacağını araştırması. Yani Müslümanlıkta yoksulluk sorununu sadaka mekanizmasıyla mı çözeceğiz?  İşçiye ‘sen örgütlenme, ben zaten sana istediğin hakkı vereceğim’ diyor Kadıoğulları. Verecek ama karşılığında itaat bekleyecek. Yani sadaka ve itaat ikileminde götürülecek bu ilişki.

B.G. — Romanda Abdullah Bey’in şirketlerinden işçilerinin sendikalı olduğu için kovulması gibi…
M.E. – Gibi. Yani bunu tartışmaya açmak için girmiştim. Yani sadaka kültürünü tartışmak lazım.

B.G. —Genel bir şey sorayım size. Asker arkadaşları, silah arkadaşları ve genel olarak erkeklerin çok içki içmesi ve çok konuşması gibi bir durum var romanlarınızda. Bu nereden geliyor. Kişisel bir deneyimden mi bu asker arkadaşlıklarını bilirsiniz? Türk erkekleri filozof gibi konuşuyorlar maşallah…
M.E. – Bu tür dostlukları bilirim de ondan. Yazar kendinden bahsetmeye başladığında romanın önüne geçer. Oradakiler asker arkadaşları ama hepsi birbirinden farklı insanlar. Bir tanesi, sendikacı. Diğeri Müslüman. Öteki, günü kurtarıyor. Biri avcı ve savaşı spor olarak görüyor.

B.G. —Yani savaşı yazıyorsunuz…
M.E. – Evet, çünkü insanın en çıplak olduğu hali savaşta ortaya çıkıyor. İnsanın savaşırken kendini gizlemesi çok zor…

B.G. — Peki ‘Adını Unutan Adam’ romanı unutuldu mu? Şimdi yine İsrail- Filistin sorunu çözülmedi, yine Türkiye solu ve İslamcılar olaya çeşitli yönlerden bakıyorlar… Siz ne anlattınız?
M.E. – Adını Unutan Adam eski yoldaşlara, devrim romantiklerine yakılmış bir ağıttı. O romanı 50 günde yazdığım. Çok içten ve duygulu tepkiler almışımdır. O romanla ilgili aldığım sayısız mektubun benim için çok ayrı bir yeri vardır.

B.G. —Kürt savaşıyla da epey ilgilendiniz.
M.E. – İlgilenmemek mümkün mü? Bugünü belirleyen önemli olaylardan bir tanesi. Üçlemenin bu ilk romanı Mehmet’te savaşla ilgili bazı tespit ve göndermelerin yanı sıra üçüncü romanın önemli karakteri Zeynep (kod adı Rojin) var. Üçlemenin ilki Mehmet, giriş romanı sayılabilir, ikinci roman ise Emine. Son roman Rojin’de –ilk romandaki Zeynep- savaşın 93–94 dönemi anlatılacak. Daha doğrusu savaşın anlamını ve anlamsızlığını anlatacağız. Sorun şöyle çözülür bu iş böyle çözülür demek romancının görevi değil ama savaşın ne olduğunu ve insanların üzerindeki etkilerini bir de edebiyatla yapmak çözüm için yarar sağlayabilir.

B.G. — Diğer kitaplar ne zaman yayınlanacak?
M.E. – Müslüman kızla, inançsız birinin aşkını anlatan Emine 2010’un sonu ya da 2011 başı,  Rojin de 2013 gibi. Aslında 3. kitabın da 100 sayfası hazır. Epeyce araştırma yaptım. Diyelim ki bir olay, bir çatışma anlatılıyor. Olayı hem TSK açısından hem diğer tarafı olan PKK tarafından okuyorsunuz. Tabi gerçek bu ikisinin de ortasında bir yerde. Ama ilginç olan, o çatışmalara girmiş asteğmenlerle de konuştum. Teknik bir sürü bilgi edindim.

B.G. — Romanınızı okuduktan sonra  sahi sizi arıyorlar mı? Yani asteğmenleri yazıyorsunuz, çatışmaya girmiş insanları yazıyorsunuz…
M.E. – Daha çok astsubaylar ilgileniyor. “Çok şey okuduk, sizin gibi yazan az” diyorlar genelde. Kimisi “siz silahları birbirinden ayırt etmeyi öğrenmişsiniz, bunu size kim öğretti” diyor. Aslında bu savaşın içeriden yazılması lazım ama Kürtler’in önünde ciddi bir engel var: oto sansür.

B.G. — Peki bu savaş Türkiye’deki ruh halini nasıl etkiledi?
M.E. – Bir kuşku yok ki Türkiye milliyetçi bir çizgiye kaydı. Sosyal ve toplumsal olarak ciddi tahribatlar yarattı. Öte yandan ortalama insanların beyninde dipte bir yerde ‘bu savaş bir an önce bitmeli’ düşüncesi de var; bunu da göz ardı etmeyelim.

B.G. — Ben sizin bütün romanlarınızı okudum ama bir önceki romanınız Belleğin Kış Uykusu’nu okudum ama anlamadım…Alıştıklarım gibi değildi…
M.E. – İnsan, ne kadar kötü, katlanılmaz olursa olsun kendi hayatından vazgeçemez. Acısız bir hayat nasıl olur? Belleğin Kış uykusu bunu anlatıyor. Hayatında acıdan başka bir şeyle karşılaşmamış bir adama yeni, acısız bir hayat öneriliyor. Gel sana düşlediğin gibi bir hayat verelim, acısız bir cennet sunalım diyorlar. Adam önce ‘evet’ diyor fakat sonra giderek acının olmadığı bir hayatın çok sığ, erdemlerden uzak olduğunu keşfediyor. Kısacası mutluluğun aldatıcı, acının yaratıcı olduğunu fark ediyor. O roman diğerlerinden farklı bir çizgide gelişiyor ama bence ana sorusuyla iyi bir roman. Her iyi roman aslında biraz sorudur.

B.G. — Ahmet Altan, Latife Tekin, Orhan Pamuk ile birlikte başlamıştınız ama herkes ayrı bir yol tutturdu…
M.E. – Bütün pencereler aynı yöne bakmaz. Roman her şeyden önce bir bakış açısıdır. Ben genç bir adamken ne tarafa bakıyorsam hala o tarafa baktığımı söylüyorum. Edebiyat, Victor Hugo’nun da dediği gibi, biraz da toplumsal bir eylemdir. Hepimizin romancılığı da farklı ilerliyor. Aslında başladığımız dönemde de herkes yüzünü farklı yöne çevirmişti.

BİRGÜN GAZETESİ, 2009