Mesele Röportaj

Yolda yürürken ya da komşuluk ederken görmeye  alışkınız başörtülü kadınları, ama bir kitabın kapağında görünce şaşırmadan edemiyorsunuz. Başörtülü bir kadın hiç kapak olmadı değil elbette, başta Emine Şenlikoğlu, İslamcı yazarlar ve yayıncılar kitaplarının kapaklarında yer verdiler ona. Ama bu kez farklı; hem yayınevinin, hem yazarın, hem de okurunun çoğu zaman hoşgörüyle karşıladığı, yaşamın bir parçası saydığı, ama akrabalık ilişkilerinin dışında uzağında durduğu bir kadın roman kahramanı: Emine. Hayır, yazar Emine Şenliklioğlu’nu anlatmıyor, ikisi arasındaki yakınlık sadece isimleri. Birbirlerinden izler taşıyorlar mı, bunu ancak Şenliklioğlu bilir.

Mehmet Eroğlu’nun kitaba da ismini veren Emine’si, üç romanlık Fay Kırığı’nın Mehmet’ten sonraki ikinci romanı. Mehmet bu romanda da ana karakterlerden biri. Bu kez kendini Emine’yle ilişkisinde sorguluyor, parçalara ayırıyor, yeniden tamamlıyor. Bir roman gazeteler, daha doğrusu köşe yazıları toplamı değil elbette, ama okur olanca kafa karışıklığı içinde bugünün dünyasında da kendi yerini, daha doğrusu insanı görmek istiyor, yeni sorular üretmek pahasına! Eroğlu da Emine’yle okura bunu vaat ediyor. Sinikleşmiş düşünce dünyamıza “Bu da var, bir de bunun üzerine düşünün” iddiasıyla giriyor.

Eroğlu’yla Emine’yi, Mehmet’i, bugünü ve elbette zaaflarımızı konuştuk:

Mesele – Emine okuyucusunu okumanın hazzına bırakmayan, kafasını sürekli yoran bir roman. Bir yanda Müslüman bir kadın-Emine-, bir yanda başına konan talih kuşuyla baş etmeye çalışan bir erkek –Mehmet-, bir yanda içinde bulunduğu Müslüman dünyasının servetle ilişkisini kıyasıya eleştiren bir adam –Hasan Hoca-, bir yandan düşüncesinin peşinden giden Kürt kadını –Zeynep- var…  Hepsinin birbirleriyle ilişkisi içinde bulunduğumuz zamanın ruhunu aktarıyor. Her şeyden önce bu kadar farklı, bir araya gelmez diye düşünülen kimlikleri bir kurguda da olsa bir arada tutmak bir yazar için risk değil mi?  Bu kimlikleri, özellikle Emine’yi yaratırken nelerden yararlandınız?
Mehmet Eroğlu - Benim gibi yazanlar, yani edebiyata bakış açısı benimkiyle benzerlik taşıyan yazarlar, meseleyi şöyle görüyorlar: Roman, insan odaklı bir uğraştır. Bu birinci ve en önemli tespit. Ancak insan bir toplumsal varlıktır ve toplumsal bir kanaviçenin önünde yer almakta, ondan etkilenmek, onunl biçimlenmektedir. Bu yüzden roman kahramanları toplumsal olaylardan, trajedilerden bağımsız değildir. Bazen ülkenin ya da toplumun sorunları, kişilerin, yani roman kahramanlarının kişiliklerinde ortaya çıkar ve kırılır. Bu açıdan bakarsak, Emine hem gözleme, hem hayale, yani kurmacaya dayanıyor, bazen de dilediğimiz durumu yansıtıyor. Çünkü yazar bir temayı romana dönüştürürken gerçeği hem tespit ediyor, hem yaratıyor, hem de bu gerçeği değiştirmeye çalışıyor. Konuyu bu bağlamda ele almak lazım.

Bunlara şunu da ekleyebiliriz: Bazı yazarlar çevreye bakarak yazarlar, kahramanlarını hayattan seçerler. Bazı yazarlarsa anlatmak istedikleri temalar için kahraman tasarlarlar… Ben ikinci grup yazarlardan sayılırım.

M. –  Emine izlemesi, takip etmesi zor bir karakter. Bu camiadan uzak birinin, özellikle bir erkeğin Emine’yi yaratması zor. Emine’yi yaratırken beslendiğiniz kanallar neydi?  İslami çevre ile ne kadar diyalogunuz var?
M.E. -  Benim İslami çevre ile birebir diyalogum yok.

M. –   Yakınlarınızda da yok mu?
M.E. -  Hayır, yakınlarımda da yok, ama genel bir bilgi edinme var. Tabii ki kahramanlar çoğu kez tek kişiden beslenmiyor. Bir sürü durumdan, insanlık durumundan, eğilimlerden kuruluyor. Bunlar daha çok gözleme dayalı.

M. –  Türbanlı kadınlara sordunuz mu, aşkı, seksi nasıl yaşarlar, evlilikten ne beklerler, bir erkeği nasıl severler?
M.E. -  Seksi nasıl yaşar diye sormadıysam da, türbanlı kişilere birçok soru, hatta yüzlerce soru sordum. Benim için araştırma yapan öğrencilerim de bazı özel durumlarda, sadece Emine değil, Emine’nin etrafındaki kadınlar nasıl davranırlar, nasıl düşünür, nasıl hareket ederleri araştırdılar.  Aldığımız cevaplar, tabii ki cevap verenlerin eğilimlerine ve sınıfsal durumlarına göre de değişiyor. Takdir edersiniz ki o cephede de bir yeknesaklık yok. Kimisinin yaparım dediğine, ötekisi asla yapmam diyor. Dolayısıyla bu bana, yani yazara bir serbestlik veriyor. Şimdi yarın biri  “Emine böyle davranmazdı” dese bile bu beni yalancı çıkarmaz. Sonuçta romancının işi herkes gibi davrananı değil, herkes gibi davranmayanı yazmak değil mi?

M. –  Görüştükleriniz arasında Emine’nin sınıfına ait, yani İslamcı burjuvaziden kadınlar da var mıydı?
M.E. - Onlar daha çok gözlemlere dayanıyor. Zaten onlara gitseniz bilgi vermezler, hangi amaçla sorduğunuza bakarlar. Bu nedenle Emine’nin sınıfından bire bir temasımız olmadı, olamadı. Ama o sınıfa ait kızları tanıyanlardan, özellikle gündelik hayata ilişkin çok bilgi aldık.

M. –  Yanıtlarla birlikte İslamcı dünyaya, özellikle kadınların dünyasına da açıldınız, en çok sizi ne şaşırttı?
M.E. -  Cevapların çoğu savunmacıydı ve savunmacı tavır daha çok Emine’nin ablası Fatma karakterine yakın kişilerden geldi. Yaşayanlardan, duyduğum öykülerden, kişisel serüvenlerden biliyorum ki, Emine gibi insanlar var: Yurt dışına okumaya gidenler, sonra bundan vazgeçenler vb. Mesela Avusturya’ya ciddi bir yönelme olmuş, burada üniversiteye devam edemeyen kızlar Avusturya’ya gitmiş…

M. –  Neden Avusturya acaba?
M.E. -  Bilmiyorum. Herhalde kabul gördükleri için… Yakınlık, oradaki Türk- Müslüman nufusun varlığı; üniversiteye kabul şartlarının uygunluğu… Sınıfsal yapılarından olmalı, diğerleri okuyamayacağına göre, varsıl ailelerin kızları… Zaten biz türban sorununu hep üniversitede okuyamayan kızlar bazında algıladık, çünkü ortaya böyle çıktı. Sorun onlarla politize oldu, gündeme geldi. Ama türban sorununun İslami kesim içinde sınıfsal bir boyutu da var. Aslında türbanlıların geniş bir kısmı sigortasız olarak yine Müslüman işverenlerin yanında, trikotaj atölyelerinde, tekstilde çalışıyor. Onların sorunları da ayrı bir roman konusu…

M. –  Bunu da yazmayı düşünüyor musunuz?
M.E. -  Tabii düşünürüm. Ama vurgu türbana değil, yoksulluğa olur.

M. –  Romanda bir yerde siz de değiniyorsunuz, İslamcı sermaye de daha çok başı açık kadınları çalıştırmayı yeğliyor. Türbanlı kadınlar başı açıkların vitrinde olmasından, kendilerinin arkada bırakılmasından yakınıyor. Bu İslamcı sermayenin, burjuvazinin yapısını, daha doğrusu ikiyüzlü duruşunu gösteren bence etkili bir örnek. Sizce laik burjuvazi ile İslamcı burjuvazi nerelerde birleşiyor, nerede ayrılıyorlar? Aradaki fark sadece dinle anlatılabilir mi?
M.E. -  Kök aldıkları kaynaklarından ayrılıyorlar. Kabaca ikiye bölersek, birine Anadolu sermayesi, diğerine İstanbul odaklı sermaye deniyor. Bana sorarsanız her ikisi de son tahlilde sermaye, her ikisi de kapitalist. Aslında bugünkü hükümetin izlediği politikalarla, sağcı bir hükümetin izleyeceği politikalar -dış politika, ekonomi, Türkiye’yi konumlandırma -açısından çok büyük bir fark yok. Hükümetin Müslüman özelliği bir birimse, uluslararası kapitalizmin, yani sistemin partisi olma özelliği en azından iki birim.  Şunu da unutmayalım, geçmişte, 90 öncesi ve 90’lardaki Müslüman hareket, politikasını Batı karşıtı, hatta devletçi bir kalkınma metoduyla ortaya koymuştu.  Bugünkü iktidarın, yani bugün yükselen sermaye dediğimiz muhafazakâr sermayenin bununla hiçbir alakası, böyle bir iddiası da yok. Trajikomiktir ama 70’lerde Müslümanlar, solcular, komünistler ve faşistler bir noktada mutabıktılar.

M. –    Hangi noktaydı bu?
M.E. -  “Türkiye’nin sanayileşme hedefi”. Bu noktada mutabıktılar. Sonra bu mutabakat ortadan kalktı.  Şimdi Türkiye’nin sanayileşmesi gerektiğini söyleyen kimse kalmadı, onun yerini “Batı’yla entegre olmalıyız” lafı aldı. Bunun bizim anladığımız dildeki tercümesi, uluslararası sermayeyle kol kola girelim… Yani küresel politikalara uygun davranmalıyız…  Bu bir ekonomik gereklilik olarak dayatılıyor ve bugünkü Müslüman kapitalistlerin bunun tersine bir şey söyledikleri yok. Siz bakmayın –sözde- dış politika farklılıklarına. Ekonomik açıdan farklıyız diyen var mı?

M. –  Müslüman kapitalistlerin karşısında, kitabınızda Hasan Hoca’nın temsil ettiği, sosyal İslam diyebileceğimiz bir hareket var. Daha çok da İslamcı çevrelerin alt kesiminden destek görüyor, burjuvaziden tehdit alıyor, hatta saldırıya uğruyor. Emine’nin ailesinde de sermayeyi temsil etmelerine rağmen farklılıklar var. Bu daha çok sermayeyi edinme süreçlerine bağlı olsa da dine bakışla da kendini gösteriyor. Kadıoğulları Ailesi’ni doksanlardan bu yana değişen İslamcı anlayışın içine yerleştirirsek, nasıl bir tablo çıkar ortaya?
M.E. -  Kadıoğullarına bakarsak ailede birkaç ayrı çizginin varlığını görürüz. Emine’nin ağabeyi savaşta ellerini, bacaklarını, gözlerini kaybetmiş birisi. Mayın patlamasından sonra girdiği hesaplaşmada, kendi mantığı içinde şöyle bir noktaya varıyor: Tanrı savaşırken ona çok yakaran beni değil, ona dil uzatan ama insanı gözeten, kul hakkını yemeyen solcu bir sendikacıyı benden daha çok seviyor! Yakup, bu noktadan sonra da bütün hayatını değiştiriyor. Emine’nin kendine Muti diyen erkek ikizi, tam bir zengin çocuğu. Muhafazakâr olmayan, magazin eklerinde gördüğümüz zengin bir İstanbul’lu, ailenin mirasyedi veliahtının yaptıklarını yapmak istiyor. Ama aile baskısı, muhafazakarlık sınır var. Gizleyerek evdekinden farklı ikinci bir hayat yaşamak istiyor. İki kızkardeş de birbirinden farklı. Abla Fatma 1990’larda sözünü ettiğimiz Müslüman idealizmiyle, “mücahitle evlenmek dini bir borçtur” diyerek bir sahtekârla evlenmiş mesela. Aslında haktan yana olan bir kadın. Nitekim roman boyunca kişisel gelişmesi de öyle gözüküyor. Sonunda, başta “pis, komünist” dediği Hasan Hoca’nın görüşlerine yakınlaşıyor. Bu, zamanında Milli Selamet Partisi’nin, yani şimdiki iktidarın reddettiği milli görüş gömleğini giyenlerin savunduğu bir görüş. Kahramanımız Emine’ye gelince. Romanda bir yerde de vurgulanıyor, karakterler arasında en az içeriği olan kişilik onun. O, arada kalmış biri, dini duyguları güçlü, ama asla ablası gibi olmak istemiyor.

M. –  Ama galiba Fatma Kayseri’de, Emine İstanbul’da şekilleniyor.
M.E. -  Evet, Emine İstanbul’da şekilleniyor, eğer o da ergenliğini, genç kızlığını Kayseri’de geçirseydi, aynı kişi olmazdı.

M. –   Fatma olurdu.
M.E. -  Ya da onu Fatma yaparlardı, ama bence Fatma karakter olarak en büyük değişimi gösteren ve belli bir yere gelen kişi. Her ne kadar roman kahramanıyla, yani Mehmet’le geçinemeseler de içerikli bir karakter. Emine’yse ortada kalmış birisi, ne oraya, ne buraya ait; onun için de dramatik. Romanın bir yerinde Mehmet ona “Ömer gibi muhafazakar biriyle evlenmek istemezdin, benimle evlenmek istiyorsun” diyor. Ömer, başı açık bir kadınla dolaşıyor, Emine de bunu eleştiriyor. Bu yüzden Mehmet “ Sen de başı açık bir erkek istedin” diyor. Müslüman kızlarının içinde bu gibi ikilemlere düşenler de var.

M. –  Emine’yi Araf’ta değerlendirebiliriz…
M.E. -  İnancının verdiği kaygılarını terk edemiyor, onlarca yıldır kulağına fısıldanan geleneği, göreneği üzerinden atamıyor. Mehmet “Başını niye örttün” diye sorduğunda, “başka türlü olamazdı ki” diye yanıt veriyor. Tüm sülalesi hep başını örtmüş. Dolayısıyla dediğiniz gibi tam arada olan bir karakter, zaten bu yüzden dramatik. İkisi, Mehmet’le Emine bir yalnızlığın içinde buluşuyorlar. Çünkü ne Emine Mehmet’in, ne Mehmet Emine’nin hayatını benimseyebiliyor.

M. –  Mehmet savaşmış, sıcak çatışmalarda yer almış biri olarak, böyle bir ailenin içine girmesine rağmen kendini onlara tutunmak adına bir şey yapmak zorunda hissetmiyor. Bunda, İslamcı kültürden kendini sakınabilmesinde bu geçmişi mi yatıyor, yoksa çok kararlı bir karakter mi Mehmet?
M.E. - Yoo, aslında Mehmet çok kararlı bir karakter değil. İlk romanı dikkate alırsanız,memleketimizdeki genel, ortalama insan prototipine uygun olduğunu görürürz. İşbirliğine hazır, fırsatları değerlendirmeye niyetli, bütün hayatı boyunca büyük bir yarışı kazanmaya uğraşan biri. Kitapta da sözü ediliyor ya; bütün yarışlarda hep ikinci gelmiş, bir kez de büyük yarışı kazanayım istiyor. Bu durumdayken başına bir talih kuşu konuyor; bir çılgınlık anında birini kurtarıyor, on yıl sonra yaptığı çılgınlık ona bir ödül olarak dönüyor.  Zaten Mehmet’i romanda izlerseniz, hep tarafları uzlaştıran, sorunları çözmeye çalışan birisini görürsünüz. Ama Mehmet’in içinde saklı olan bir şey de var; belki babasına atıf yaparak, altını çizmeye çalışıyorum. Annesinden hoşlanmıyor, hatta nefret ediyor, annesinin çıkarcı tavrından çok, babasının tavrını benimsiyor.  Belki bu nedenle, konu ne kadar saçma gelirse gelsin, ilk başta asla olmaz dediği, Hasan Hoca’nın yüce bir varlık, daha doğrusu söylediklerinin yüce fikirler olduğuna sonunda inanıyor. Hatırlarsanız, romanın bir bölümünde Hasan Hoca Mehmet’e “Bize niye yardım ediyorsun” diye soruyor. O da “Yüce bir davadan yana olmak için” diye cevap veriyor. Tam olarak onlardan yana değil, Hasan Hoca ve Altan’ın Müslümanlarla işçilerin işbirliğini gerçekleştirmeleri imkân tanımak için. Sonra hayatındaki yalnızlık, dram,  Emine’yle baş başa kalışı… Hatta bir ara Emine için, karısının hastalığını çözsün diye tanrıya bile inanmaya hazır hale geliyor. Ama sonundaki dramla, iki kişiyi, yani Altan ile Hasan Hoca’yı yan yana görmesiyle zihinsel sıçrama yaşıyor. Stendhal’ın o çok güzel sözü gibi bir sonuca varıyor: “Hangi büyük iş vardır ki, başlangıçta aşırı sayılmasın.” Yani “olmaz, olmaz” denen şeyleri hayal etmezsek ve gerçekleşmesi için bir adım atmazsak bunların gerçekleşmesi mümkün değildir.

M. – Romanınızda sermayeye karşı solcularla Müslümanları yan yana getiriyorsunuz. Müslümanlarla solcuların birlikte sınıf mücadelesi verebilmesi de bugünün, yarın gerçekleşmesi ihtimali olan bir hayali mi? Aslında bu hayale yakın girişimler de olmuyor değil, mesela kendini halkın sesi olarak tanımlayan Has Parti kuruldu…
M.E. -  Doğrusunu söylemek gerekirse bunları yazdığım zaman Has Parti ortada yoktu. Ben bu üç romanı 2003’te planladım, notlarımı yazdım, karakterleri yarattım. Olay örgüsünü çizdim. Unutmayın ki Hasan Hoca Fay Kırığı- Mehmet’te de vardı. O roman iki buçuk yıl önce yayımlandı, yazılmasını da sayarsanız, beş sene önce bu konu ve karakterler oluşmaya başlamıştı. Sorunuza dönersek, ben asla, solcular Müslüman olmalıdır gibi bir şey söylemiyor, ama şunu anlatmaya çalışıyorum: 1970’ten beri hem kültürel olarak o kitleye yabancılaşmamız, hem de sağcıların, dini solcularla halkın büyük bir kesimi arasına perde gibi çekmesi nedeniyle Müslümanlığın, biz solcuların önüne her zaman bir engel olarak gerilmesine izin vermişiz.  Bu perdenin çekilmesinin 70’lerden öncesi de var, Cumhuriyet’in yetmişlere bir mirası da diyebiliriz. İnanan kesim üzerine hiç durulmadı, onları da içine katan politikalar üretilmedi, daha çok da alayla karşılandı…  Bunu sadece CHP değil, komünist sol da yaptı… Yoksulların inanca sarılışı ideolojik olarak kavrandı belki, ama pratik politikanın içine katılmadı… Cumhuriyeti kuran kadrolar, nasıl eleştirirsek eleştirelim bir kere serüvenciler, bunu kabul etmemiz lazım. Jakoben, elit, ne derseniz deyin, ama bir işi de becermişler. Son üç yüz yıldır eriyip giden Osmanlı’yı kurtarmaya niyeliyken batıran İttihatçılardan sonra şunu etmişler, bunu etmişler, sonuçta bu toprakları muhafaza altına almışlar. Şimdi bu tespiti yapalım, bir nokta koyalım.  Batıyı, batılı entelektüelin tavrını düşünün, özellikle Katolikleri. Onlar önce Katolik’tir, sonra dinle bağını koparır ve bağımsız bir birey haline dönüşürler. James Joyce’u hatırlayın. İspanyol yazarlarının da tümü önce Hıristiyan olmuşlardır; dini, içinden çıktıkları toplumu, bilirler. Biz Müslüman olmadan solcu olduk. Yani biz Müslüman’dık da sonradan Müslümanlıkla bağımızı koparıp solcu olmadık. Müslümanlıkla hiç alakamız yoktu, en azından benim yoktu. Bizim için önemli olan Müslümanlığın solcu olmaya engel olmadığını bir şekilde kabul etmek, veri olarak almak ve bu yolda adım atmak. Bu önemli bir şey…  Ama bu adımı atmak liberallere kaldı. Solun bu anlamda bir çabası, daha doğrusu ciddi bir çabası görünmüyor.  Şimdi sokakta birini çevirip, solcuların başörtüsüne yaklaşımı nasıldır desek, negatif yanıtlar alırız. Hâlbuki başörtülülerin küçük bir kısmı üniversitelerde, büyük kısmı işçi olarak çalışan, fakir, yoksul insanlar. Biz bunu kültürel bir çelişkiden, kültürel bir kutuplaşmadan, ya da laik-Müslüman çatışmasından sınıfsal bir temele taşıyabilmeliyiz. Bunu yapmadan Türkiye’deki sorunları çözmemiz, en azından bizim düşündüğümüz gibi çözmemiz, mümkün değil. Bu mücadelede de Müslümanlığı bilmek, görmek önemli. Bunu alanı kapitalistlere koç başı gibi hizmet veren liberallere bırakmamak lazım…

M. –  Nasıl?
M.E. -  Bilemiyorum, ancak yazar olarak bizim yapabileceğimiz farkındalığı arttırmak, belirgin hale getirmek, bu renklerin, bu damarların, bu çizgilerin var olduğunu söylemek. Yoksa bile var olabileceğini vurgulamak. Politik olarak neler yapılabilir, o ayrı bir konu. Benim savunduğum çizgideki bir yazar topluma müdahale etmeyi kendi görevi sayar, yani yazmak, edebiyat aynı zamanda toplumsal bir eylemdir. Böyle düşünmüyorsa Türkiye’yi bir masal ülkesi gibi anlatır. Biz bunları yazmıyoruz. Fotoğraf çekmeye değil, resim çizmeye çalışıyoruz. Umutlarımızı da o resme yansıtıyoruz. Bugün saçma da, inanılmaz da görünse yapılacak bir şey mümkünse, denemenin gerekliliğini işaret ediyoruz. Yaptığımız bu.

M. –    13 Temmuz Mehmet’le Emine’nin düğün tarihi. Neden bu tarihi seçtiğinizi bilmiyorum.
M.E. -  Tesadüf.

M. –  Ben onu hep 3 Temmuz diye okudum, ta ki düğün gününe kadar… O zaman anladım belleğimin beni yönlendirdiğini. Sivas katliamı 2 Temmuz ama benim aklıma 3 Temmuz yer etmiş, düğün tarihini de hep öyle algıladım. Özetle İslamcı kesimle aramıza giren bir 2 Temmuz var. Bu olay provakasyon da olsa binlerce kişi katliamı izledi ya da destekledi. Bugüne kadar da İslamcı kesimden birinin bu olayı eleştirdiğini, dahası özür dilediğini duymadım. Bunu anımsatma nedenim şu; böylesi bir geçmiş varken, birlikte yola çıkmak mümkün mü?
M.E. -  Emine’nin içinde Kayseri Hilton’un tepesindeki bir adamın, bir Kayseri tanımı var. Onu okumak yeterli, Sivas’ın provasının daha önce nerelerde yapıldığını, nasıl yapıldığını, bunların hepsini anlatıyor.

M. –  Peki, siz sermayeye karşı çıkan, iktidarı ve sermayedarları eleştiren, İslam’ın öngördüğü şekilde bir ekonomik sistem öneren İslamcılarla, solcu geçmişinize rağmen, gönül rahatlığı içinde bir arada hareket edebilir misiniz?
M.E. -  Ben İhsan Eliaçık’la, Mehmet Bekaroğlu’yla beraber geniş bir cephede hareket ederim, niye etmeyeyim ki? Bunu romanda da kahramanımda söylüyor. Aslında 1992’de de yazdım aynı sözleri: “Yoksul insanların mutluluğu için tanrının kutsallığına katlanabilirim”. Benim için büyük bir sorun değil, tanrının kutsallığına katlanabilirim, laf aramızda, biat etmeden ülkesinde dolaşabilirim.  Evet, Bekaroğlu’yla birlikte hareket edebilirim… Belki onun gibi düşünmem, ama onunla işbirliği yaparım. Liberaller, hatta liberal solcular zenginlik seven müslümanlarla işbirliği yapıyor… Onlar liberal kapitalizmi savunan, milliyetçilik damarları keskin Müslümanlarla iş birliği yaptılar. Kapitalist Müslümanlar Anayasa değiştirerek, demokrasiyi ileriye taşıyacağız, geliştireceğiz dediler. Sonra ne oldu? Vaat edilen değişiklikler bir tarafa bırakıldı. Sadece Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’yla Yargıtay, Danıştay halledildi. Değişiklik önerilen, sıralanan diğer konular ne durumda: örneğin demokratik açılım halledilmedi. Liberal solcular bunun olacağını bile bile anayasa referandumuna  “evet” demediler mi? Dediler. O durum orada dururken, kul hakkı yedirmem, işçilerin örgütlenmesi mubahtır, paranızı biriktirmeyin, paylaşın diyen bir Müslüman’la niye iş birliği yapılmasın? Yapmayan yapmasın, ben yaparım.  Türkiye’de de liberal sol İslamcılara sanki kendini affettirmek istercesine destek verdi, “bunlar bizim toplumumuzun daimi ezilenleridir” dedi, ama kendini anlatmadı.  Ama ezilenlerin büyük kısmı atölyelerde çalışıyor… Liberaller yalılarda yaşayan Müslümanlarla işbirliği içindeler, çalışanlarla işbirliği yapmıyorlar. Liberaller, Müslümanlarla flört ediyor, nemalanıyorlar. Onlara ideolojik hareket sahası sağlıyorlar. Koçbaşı gibi davranıp hedefleri önce onlar yumuşatıyor, ondan sonra ötekiler geliyor.

M. –  Daha önce de sordum, ama galiba yanıtla pek ikna olamadım. Diyelim böyle bir yol arkadaşlığı kuracağız, iki tarafın da bir özeleştiriye ihtiyacı var mı, özeleştiri olmadan yola çıkılabilir mi?
M.E. -  Özeleştiri de gerekir, ama önce yola çıkmak gerekir. Yani yola birlikte çıkma niyeti olmalı. Şimdi, öbür tarafa solun dramatik durumuna bakalım: Türk solunun bir kısmı Kürtlerle ittifak yapıyor, bunu doğal görüyor, demokratikleşme adınadır diyor. Doğrudur, değildir, tartışılır, tartışılmaz. Ama burada toplumcuyum diyen bir damar  varken cepheyi daha da genişletmenin ne sakıncası var.Dediğim gibi, eğer Hasan hoca gibi birinin sendikacılarla iş birliği yapmak istemesi söz konusuysa ben burada Tanrı’ya da katlanırım.

M. –  Aslında katlanmıyor muyuz? Türkiye’de benim hatırladığım, cenazesi camiden kalkmayan komünist sayısı onu geçmez. Ya onlar vasiyet etmez, ya yasalar uygun değildir ya da yakınları kendileri için önlem alır ve dini tören yapılır…
M.E. -  Bunlar daha çok sembolik şeyler; cenazesine katılsak ne olur, katılmasak ne olur? Aslına bakarsanız dinin kutsal tarafına, insanların iyiliğini düşünen tarafına, özetle yoksullardan yana bir din ve Allah’a söyleyecek lafımız yok. Biz niye tepki gösteriyoruz? Marx, din kitlelerin afyonudur, dedi diye. Ama Marx bunu ne zaman söyledi, hangi bağlamda söylüyor, bu önemli. Marx vahşi kapitalizme karşı çıkmayan dini eleştirdi. 1980 lerde Biliyoruz ki bazı Katolik papazlar Güney Amerika’da solcu gerillalarla birlikte halk savaşlarına katıldılar, yerel diktatörler ya da CIA tarafından katledildiler. Batı edebiyatı böyle bir sürü din adamını anlatır. Türkiye’de niye olmasın? Biz zihin olarak Müslüman denildiğinde hep şeriatın provasını yapan insanları algılıyoruz. Onun ötesinde de bir şey olması lazım…

M. –  Birlikte bir devrim de yapabilir miyiz?
M.E. -  Ah keşke devrimim nasıl yapılabileceğini, daha doğrusu bunun planlarını, yollarını bilseydim! Bildiğim, örgütlenmek ve hazır olmak. 1917 devriminden önce Bolşevikler bir avuç insandı. Bir gecede büyük bir kitle hareketinin başına geçtiler. İnsanların sömürülmemesini, gelir dağılımının yeniden düzenlenmesini istiyenlerle işbirliğini engelleyecek büyük farklık ne? Tanrı mı?  Yerleşmiş korkular, bu korkuları besleyen gerçekler var, 2 Temmuz ya da oruç tutmayanların dövülmesi, hatta öldürülmesi gibi. Ben tanrıya inanmıyorum demeniz bile zor… Benim sözünü ettiğim Müslümanlar Orta Anadolu’nu maço, ataerkil kültürüyle karışık baskıcı, yer yer faşizan unsurlar taşıyanlar değil. Ben Hasan Hoca’nın dillendirdiği, Müslümanlığın toplumsal damarından söz ediyorum. Sol buna yabancı ve duyarsız kalamaz. Bana sorarsanız Kayseri’de ve Sivas’ta ateş yakanların hafife alınmayacak bir faşist tarafları var. Zaten Orta Anadolu’da faşizmle sofu Sünnilik arasındaki çizgi pek de belirgin değil.

Tamam. Şunu da reddetmiyorum, İslamcılar da bir sorgulama ve yeniden değerlendirme içindeler. Belki sınıf meselesine çok girmiyorlar ama Türkiye’de savaş dahil pek çok konuda bulundukları yorumlarda aynı ya da benzer düşündüğümüzü görüyoruz. Dahası geçmişte entelektüel alan solcuların elindeydi, şimdi İslamcı entelektüeller de sözün ve yazının başındalar…  Zaten geçmişte bence solun sıkıntılarından birisi de sağcıların entellektüel kifayetsizliğiydi. Çapsız ve sığdılar. Komünistler Moskof casusudur; vestiyerde şapka; Allahsızlık… Bu çapsızlık solu da etkiliyordu.  Şimdi Müslüman entellektüeller var. Düşünce, felsefe…  Bunlar neresinden bakarsanız bakın kötülükle değil, iyilikle uyum sağlıyor. İnsan düşünmeye başladığı zaman sorun yok.

M. –    Peki, milliyetçiliği ne yapacağız, inançla birlikte daha da güçleniyor?
M.E. -  Bu Türkiye’ye özgü bir durum. Türkiye Müslümanlığını, Orta Anadolu kökenli, maço, ataerkil, sünni, bağnaz, daha çok gelenek ve göreneklerle oluşmuş bir görüş temsil ediyor. Bunu da kırmak lazım…

M. –  Alevilere bir kez dokunmuşsunuz, bir cümleyle…
M.E. -  Romanda her şeyi anlatmak ya da her şeye açıklama getirmek mümkün değil. Bu aslında bir din romanı değil,  bu kadar din üzerine konuştuk, ama bu bir aşk romanı. Aşk üzerine konuşmadık.

M. –  Merak etmeyin, onu da konuşacağız.
M.E. -  Mehmet çok sert bir karakter; savaşta öğrendiği şiddeti kendi ya da sevdiğinin canını yakan herkese karşı kullanıyor. Biz onu bir servetin peşinde görürken, sonra sürpriz yaşanıyor.

Roman kahramanının iyisi, değişenidir. Aslında romanda sadece Mehmet değil, bütün karakterler değişiyor. Mehmet -daha önce biraz değindik, bir büyük yarış kazanıp İstanbul’a kök salmayı, rahat etmeyi düşünen biri. Eline büyük bir şans geçiyor ve bunu kaçırmak istemiyor. Zenginlikten, güçten hoşlanıyor, oysa hep emirleri saygıyla yerine getirerek, itaatle büyümüş, önce annesine, daha sonra Şemdinli’de savaşırken Cenk’e itaat etmiş.  Sonra aşk, daha doğrusu sevgi yüzünden belli bir değişim geçiriyor, en sonunda da hiç kimsenin beklemediği o dramatik kararı veriyor. Böylelikle başında reddettiği harekete bir anlamda omuz vermiş oluyor.

M. –  Mehmet’in kişiliğinin oluşmasını geciktiren, emirleri saygıyla yerine getirmesini sağlayan anne mi?
M.E. -  Baba solcu bilinen, bu yüzden okuldan okula tayin edilen bir öğretmen. Anne babayı yıllarca evi ayakta tutamamakla itham etmiş. Bunlar bizim bütünüyle görmediğimiz, ama satır aralarından anladığımız durumlar. Mehmet, nefret ettiği o çocukluğundan ancak koşarak kurtulabileceğini düşündüğü için atletizme başlamış, belli bir yere kadar başarılı olmuş ama hep ikinci gelmiş, Türkiye rekoru kıramamış. Emine sayesinde bir yarışa daha kalkışıyor…

M. –  Kadınlarla arasında daima bir sorun var Mehmet’in, kadınların kendisini sevmediğini söylüyor…
M.E. -  Ait olmakla sevmek arasındaki farktan yakınıyor, aşk düşüncesi daha çok sahip olmayı çağrıştırıyor. Karşımızdakini iki türlü seviyoruz, ya kendimiz için, ya onun için. Mehmet, karşısındakini onun için severken Aslı –Mehmet’in eski sevgilisi- Mehmet’i kendisi için seviyor. Yani kendini ön plana koyarak seviyor, o nedenle Mehmet “hiç kimse beni sevmedi” diyor. Aslı’nınki sevgiden çok tutkuya yönelik, bugün canım seni istiyor gel, yanımda hazır ol tarzında, bir şey…

M. –  Prof ve Altan! Mehmet bu iki eski dostuna neden kızıyor? Özellikle Altan’la ilşkileri hep gergin.
M.E. -  Mehmet, kendi bencilliğini açığa çıkarttıkları ya da kendini değersiz hissettirdikleri için Altan’a ve Prof’a öfkeleniyor. Büyük meselelerin insanı diye onlara öfke duyuyor.

M. –  Biraz da onları vicdanı gibi kullanmıyor mu?
M.E. -  Kendisinin kabullenmediği, ama doğruluğunu hissettiği şeyleri söylüyor Hasan Hoca.

M. –  Hasan Hoca’yı değil, prof ve Altan’ı kastediyorum…
M.E. -  İnsan vicdanının sesini kıstığı zaman başka vicdanların sesini daha iyi duyar ve utanır. Öte yandan bir insan beraber savaştığı yoldaşlarından da kolay kolay ayrılamaz. Kişiliğin pek çok unsurunun ortadan kalktığı bir zamanı, durumu birlikte yaşamışsınız savaşta, onlara ne kadar öfkelenseniz de, kızsanız da varlıklarını yadsıyamazsınız. Bu asker arkadaşlığı meselesinden öte bir durum, üçünün aralarındaki bağı böyle görüyorum.

M. –  Cenk nerede burada?
M.E. -  O başka bir insan, daha çok avcı bir tür. Cenk’in nitelikleri öbür kahramanlarımızın erdemlerini çıkarıyor ortaya. Durum üçüncü romanda daha çok belirginleşecek.

M. –  Mehmet’in Muti’nin yani kayınbiraderinin ağzına silah dayaması, kayınpederiyle konuşma şekli… Bunları savaşta öğrenmiş olmalı…
M.E. -  Silah çekip birinin ağzına sokmak daha önce silah kullanmış birinin hareketidir. Yanlış hatırlamıyorsam, Zeynep Bilmez’le yaptığı konuşmada askerlikle ilgili şunları söylüyor: “Beni rahatsız eden emir verilerek yaptıklarım değil, emir verilmeden yaptıklarımdır”.  Savaşın içinden gelen, özellikle 1993-94-95 yılları arasında askerlik yapmış olanların belli sınırlar aşıldıktan sonra normal davranabileceğini düşünmemek lazım. Tabii ki savaştan öğrenmiştir. Sokak kabadayısı olsa tokatla döverdi. Mehmet, soğukkanlılıkla, tasarlayarak yapıyor.

M. –  Savaşta nasıldı acaba, neler yaptı? Zeynep’e söylediği cümlenin altında neler var?
M.E. -  Mehmet bir Cenk değil, avcı değil yani. Cenk milliyetçi, vatansever lafları eden biri değil, o savaşı seven bir tür. Altan, savaşa ideolojik olarak karşı. Mehmet durumu idare edip, şuradaki işimiz bitsin ve ben gideyim havasında. Zaten bütün derdi Avusturalya’ya gitmek. Babası ölmüş, sevdiğini sandığı kadın onu terk etmiş. Savaşta ölmeden, böyle bir şey istiyor.

M. –  Neden Avustralya?
M.E. -  Üçüncü kitapta göreceksiniz. Kaçış; mümkün olan en uzak yere. Hatta Altan da ona “İşin gücün sıkışınca kaçıp gitmek, taraf tutmamak” diyor. Bütün hayatı boyunca taraf tutmuyor Mehmet, son ana, mezarlıkta Altan’la Hasan Hoca’yı yan yana, omuz omuza görene kadar. Tarafını orada seçiyor. Büyük yarışı kazanmayı ancak böyle gerçekleştiriyor.

M. –  Mehmet Emine’yi neden seviyor?
M.E. -  Gerçek sevginin bir nedeni olmazmış. Mehmet’i inciten kadınları düşünün: Simin, Aslı. Emine her ikisinden de farklı; o iki kadının tam aksi… Üstelik de güzel, zengin bir kız. Yani kişiliğine uygun.

M. –  Masumiyeti mi, çekiyor Mehmet’i?
M.E. -  Emine’de bir masumiyet var, ama o masumiyet içinde sapkınlığa varan bir kıskançlık da barınıyor. Mesela o da kardeşi gibi vurmaya eğilimli. Bir tarafında masum, diğer tarafında aşık ve mutsuz bir kadın olmanın tüm davranışlarını sergiliyor. Neden sevdiğine gelince, raslantı. Şartlar oluşunca küçücük bir rastlantıyla aşk mümkün.

M. –  Benim kafamda şöyle bir Emine var, eğer o baba ve abla olmasa, daha çok da abla olmasa, o mankenlik gibi görünür hallere hevesli, sevgilisinin yanına gitmeye arzulu, aynı zamanda kendi çıkarlarını koruyan bir kadın…
M.E. -  Belki öyledir. Eğer sağlam, gerçek bir  karakter yaratmışsanız, okur bazı durumlarda onun nasıl davranacağına ilişkin kestirimlerde bulunur. Soruyu böyle alıyorum. Masum, paradan uzak gibi gözüküyor, banka hesabı yokken birden parası olunca “benim param” diyor. “Bu yalının her şeyi benim” demekten kaçınmıyor. Şimdi, o kadar büyük bir zenginliğin içinde yetişmiş birinin kendini zenginliğinden bağımsız ifade etmesi tabii ki mümkün değil. Emine masum ve güzel bir kadın, ama tümüyle saf değil, içinde bir sürü karakter özelliklerini de barındırıyor, özellikle de zengin bir ailenin çocuğu olmasının izlerini… Kız kardeşi öyle biri değil oysa, Fatma gecekondu da yaşasa da aynı. Kardeşinin evini görünce jakuziyi kastederek “helada havuz, bunlara ne gerek var” diyor.

M. –  Mehmet Emine’ye alışmakta zorlanıyor, mesela Boğaz’a deniz demesini yadırgıyor. Şimdi bu röportaja gelirken, köprüden geçerken, ben de boğaza deniz dediğimi fark ettim ve çok güldüm… Taşralılığım baki herhalde…
M.E. -  Karada büyümüş olanlara özgü bir dil bu. İstanbullu olursanız, Boğaz diyorsunuz, İzmir’deyse deniz diyorsunuz.

M. –  Emine’nin tümüyle saf olmadığını söylediniz. Mehmet’e aşkında da tensel bir arzudan, bir duygu yığılmasından çok bir kurtarıcı gibi sarılması var.  Mehmet Emine’nin kurtuluşu mu? Mehmet ya da Ahmet, fark etmiyor…
M.E. -  Hayır, yanılıyorsunuz. Emine on üç yaşında bir fotoğraf olarak gördüğü  Mehmet’e aşık oluyor. Ona yönelik neredeyse tutkusal bir saplantısı var, o nedenle Mehmet’in peşinde bir gölge gibi dolaşıyor. Yalnız kaldığımızda ne yaparız, en yakınımıza sığınır, onu bunaltırız.  Emine Mehmet’en başka kimseyle evlenmezdi. Çünkü Mehmet’e duyduğu aşkı tam on üç yıl boyunca içinde büyütmüş.

Benim korkum Emine’yi aseksüel göstermenizdi, ama evlilikten önce geceleri Mehmet’i hayal ettiğini gördük, evlilikte de cinselliğin bir sorun yaratmadığını. Bütün kadınlar gibi, normal bir kadın gibi, başörtüsü olması değiştirmiyor, güdüleri ona yön veriyor…

M. –  Genellikle laiklerin başörtülü kadınlara dair bu tür ön yargıları vardır, kastettiğim buydu… Neden Mehmet’in izlemeyi hep ertelediği filmin adı Gece, Melek ve Bizim Çocuklar?
M.E. -  Benimle ilgili bir şey. O Filmi ben de seyretmedim, oysa hep seyretmek isterdim.

M. –  Yapmayın, ben roman boyunca olup bitenlerle film arasında bir bağ kurmaya çalıştım, hep filmi hatırlamaya çabaladım da, başaramadım.
M.E. -  O bir sembol… Mehmet 1994 de, yani askerdeyken, -Fay Kırığı’nın üçüncü cildinde anlatacağım- Irak’a yapılan sınır ötesi harekatına katılıyor, çok ciddi çatışmaların olduğu bir dönem. Orada “paçayı kurtarırsam seyrederim” diyor. Ama sonra seyredemiyor, kendi kendine “herhalde canlı değil de yarı canlı döndüğüm için seyredemedim” diye açıklıyor. Film, burada bir olayı ya da bir süreci sona erdirmek ve Mehmet’in hayatı ertelemesine bir vurgu.

M. –  Üçüncü romanda seyredecek herhalde…
M.E. -  Hayır, üçüncü romanda giderken filmin afişini görecek, dönünce bunu seyredeceğim diyecek.

M. –  Anlaşılan hiç seyredemeyecek…
M.E. -  Bu romanda, yani Emine’de “akşam seyredeceğim” diyor, seyretti mi, seyretmedi mi, bilmiyoruz.

M. –  İslamcılarla solcuların işbirliğinde kırılma noktalarından biri de Kürt sorunu. İslamcılar arasında da barıştan yana olanlar var ama bu kesimde tartışmalar ya da karşı çıkışlar uzun soluklu olmuyor gibi…  Barış için de birlikte yol almak gerekmiyor mu?
M.E. -  En büyük sorunumuz Kürt sorunu. Eğer onu çözemezsek hiç bir şey mümkün değil… Ama çözüm sadece Türklerin değil, Kürtlerin de elinde. Onların da politik çözümü öne almaları gerekiyor.  Politikasız bu meseleyi çözmek mümkün değil. ‘Dağları temizleyeceğiz’ gibi iddiaların karşılığı olmadığı ortaya çıktı. Ötekilerin de kurtarılmış bölgeler vs. ile bir çözüme kavuşması mümkün değil. Bu kimsenin kimseyi yenemediği, ancak yorularak bitecek bir savaş. Yorulma emareleri iki tarafta da var, zaman zaman tekrar alevlense de savaş bir şekilde bitmek zorunda.

Sanıyorum, siyasi konjektür uygun olduğunda bu sorun da bitecektir. Bu konuda ne desem kehanet olur, toplumsal olayların nasıl gelişeceğini bilmek zor; ama savaşlar birçok şeyi değiştiriyor.

M. –  Aşka gelelim, ben hala anlayabilmiş değilim Mehmet’in Emine’ye neden aşık olduğunu?
M.E. -  Böyle bir adam böyle bir kadına aşık olur mu? Şimdi şöyle düşünün, Mehmet gibi bir adamın başına tabir-i caizse bir talih kuşunun konuyor. Muhasebecilik yaparken bir şekilde bir kuruluşun başına geçiyor. Bu kuruluşun varislerinden biri ona ilgisini gösteriyor, hem çok güzel hem de tanıdığı, sorunlar yaşadığı kadınların tam tersi bir kadın…

M. –  Tamam, bunu anlıyorum da, yine de aşk orada durmuyor gibi…  Diğer kadınlar onu yordu diye Emine’ye gitmesini, ancak kaçış olarak görebiliyorum. Annesinden kaçışı anlıyorum da…
M.E. -  Evet, Emine annesinden, Simin’den ve Aslı’dan farklı bir kadın. Neredeyse onların zıttı ve çok da güzel. Geriye sadece türban kalıyor. Bu mu mesele? Üstelik Emine türbanı da eşarp gibi kullanıyor, Kitabın kapağında da bunu görüyorsunuz…  Mehmet Emine’ye klasik bir solcu ya da kentsoylu gibi bakmıyor.

M. –  Mehmet’in asıl doldurmak istediği yer yalnızlığı, bunu Emine’yle ya da bir kadınla doldurması mümkün mü?
M.E. -  Entelektüel birikimi mümkün kılsa, yalnızlığınla baş etmek mümkün. Ama böyle bir alt yapısı olmayan birisi için Emine çözümü hiç de fena değil.

M. –  Savaş, sermayenin ardı arkası kesilmeyen tehdidi gibi durumların içinde aşk nerde duruyor ve hakikaten aşk var mı?
M.E. -  Ben var diye yazdım; ama ne kadar inanırsınız, onu bilemem. Emine’nin açısından aşk kesin var; hem duygusal, hem tutkusal, sahip olmaya kadar giden anlamda var, Çünkü Emine, çok sevdiği ağabeyinin başında geçirdiği aylar yıllar boyunca duvarda bir kahraman resmi olarak duran adamı hayalinde büyütüyor, ona kimlik kazandırıyor, karşısına çıkınca aşık oluyor. Evlenmesi için de inandırıcı nedenler var. Öncelikle evlilik  durumunu güçlendirecek. Başta evlenme fikrini pek önemsemiyor ama sonra kendi konumunun zayıflığını ve tehlikede olduğunu hissedince bu fikri sahipleniyor.

M. –  Emine’nin Mehmet’i kurtarıcı olarak görme nedeni aileden kurtulma arzusu olarak görmesi mi?
M.E. -  Bence Emine’nin onlardan kurtulmak gibi bir isteği yok. Babasından belki, ama ablasından değil. Babası Muti’ye sinirleniyor, abisi de, ama Emine’ye kötü davranmıyorlar. Emine ailenin sevimli üyesi. En sonunda Fatma’nın bir sözü var, bence çok dokunaklı bir sözcük, “Anneme çok benzerdi” diyor. Fatma’nın ona karşı duyduğu sevgiyi, korumayı daha da büyüten bir sözcük. Mehmet, Emine’nin şovalyesi. Evlilik daha çok onun tasarısı. On üç yıllık bir düşten söz ediyoruz. Sonunda Emine’nin hikayesi annesinin yerini annelikle doldurma çabasında düğümleniyor… Anne olmanın peşinde pek çok şeyi göze alıyor. Emine’nin bu kadar çok çocuk isteme nedeni içine düştüğü büyük yalnızlığı en kestirmeden doldurmak. O kadar yalnız kalıyor ki birdenbire. İki küçük yalnızlıktan çok daha büyük bir yalnızlık ortaya çıkınca onu çocukla doldurmaya çalışıyor.
M. –  Galiba şimdilik bitti diyebiliriz.
M.E. -  Öyle şeyler soruyorsunuz ki bazıları 600 sayfa boyunca hiç düşünmediğim şeyler…  Romanın yazmanın olağanüstülüğü de bu işte. Yazar yazarken bağımsız bir dünya oluşturuyor, sonra okur ya da eleştirmen yazılanlara yeni bakış açıları, anlamlar yüklüyor. Benim yazarken aklıma gelmeyenler bir anda bir okur ya da eleştirmenin cümlelerinde ortaya çıkıyor.

Mesele Röportaj