Vatan Kitap – Aralık 2006

Buket Aşçı  -  İlk sorum, romanın konusunu da özetler nitelikte olsun. Neden unutmak ve hatırlamak üzerine bir roman?
Mehmet Eroğlu - Bir romanın birden fazla okumaya olanak vermesi mümkün. Yani, algılanışının ve değerlendirmesinin farklılık göstermesi normaldir. Belleğin Kış Uykusu her ne kadar, “M o akşamüstü, göğsündeki garip sızıyla, geçmiş olmayan, anısız bir güne uyandı. Belleğiyle gözlerini açtığı anın arasına yerleşmiş, kendini bir varlık olarak kavramasına engel olan bir boşluğun kıyısındaydı… Anıları yok olmuştu. Belleği onu hafifmeşrep bir sevgili gibi terk etmişe benziyordu…” diye başlasa da, bence roman, unutmak ve hatırlamak hakkında olmaktan çok, odağında “sevgi ve sevmek” olan bir roman. Zaten romanın ilk bölümün başındaki alıntı da bunu vurgulamaya çalışıyor. “Bir neden aramak, sevgiyi yok eder. Sevilen bir şeye anlam uydurmak, yalan söylemektir.” Belleğin Kış Uykusu’nu, adını bile hatırlamayan Bay M’nin, “sevgi ve hayallerinin peşinde, geçmişe ve geleceğe doğru, aynı anda yaptığı bir “yolculuk”, olarak özetleyebiliriz. Kurguda gözetilen özellik bu çift yönlülük oldu. Bu fantastik yolculuk, gelecekte yapılacak bir seçime doğru yönelmiş görünse de aynı anda geçmişe kalan soruların da cevaplarını arıyor: İnsan acının olmadığı bir hayatla mutlu olabilir mi? Hayat nedir?

B.A. -      “Belleğin Kış Uykusu”nun temel cümlesi “Bellek yoksa suç da günah da yoktur.” Ama yine de kahramanımız geçmişini arıyor. Geçmişimiz kişiliğimiz midir?
M.E. -  İnsan gençken kendine bir elbise, daha doğrusu rol biçer, sonra da bunun içine sığmaya çalışır. Kişilik dediğimiz budur. Bu rolün kesinliği ve gücü, kişinin ne denli tutkulu olduğuna bağlıdır, çünkü tutku –insanda yarattığı öteki etkiler bir tarafa- kişiliğimizin zamkıdır. Geçmişe dönerek kişiliğimizi bulabilir miyiz? Emin değilim. Bana sorarsanız, kişilik, genellikle ya yanımızdadır ya da gelecekte bizi bekliyordur. Geçmişe çoğu kez kimliğimizi bulmak için döneriz. Kimlikse, kişilik ya da gelecek için önemlidir. Suç, her zaman vicdanda yansır ve ortaya çıkar. Bellek, yani anı yoksa, vicdan da yoktur; özetlersek vicdan ve anı yoksa suç da günah da yoktur. Romanın ana karakterlerinden biri olan bilge Palyaço bu yüzden yapıyor bu saptamayı.

B.A. -      M, geçmişini bir tren yolculuğunda buluyor ve bu yolculukta ona bir palyaço rehberlik yapıyor. Neden tren ve neden palyaço?
M.E. -  Şöyle düşünmüş olmalıyım: Hem geleceğe, hem de geçmişe yapılacak gece yolculuğu için iki seçeneğim var: Gemi ya da tren. Treni, bölümlerden, kompartımanlardan oluştuğu ve geçmişle geleceği birleştiren bir tüpe-yola-  benzediği için seçtim sanırım. Hem tren, zamanın ıssızlığının içinde uzanan bir damara benziyor. Üstelik romanın atmosferi için gerekli olan kapana sıkışma duygusunu da iyi verecek, diye düşündüm. Palyaço ise –adı bir tarafa- bir bilge; o da insanı insan kılan sırları araştırıyor.

B.A. -      M ve tabii ki G de anılarını kadınlar üzerinden arıyorlar. Erkekler kimliklerini kadınlara göre mi belirlerler?
M.E. -  Kimliklerini kadınlara göre tanımlayanlar sıradan erkeklerdir. Tabii tersinin de, yani, aynı saptamanın kadınlar için de geçerli olduğunu unutmamalıyız. Sıradan erkeklerin hayatları sıradan kadınları elde etme çabası olarak başlayıp bitebiliyor. Sıradan kadınlar da bu avda gönüllü rollerini oynuyorlar. Soruya gelince: Bay G, kendini kadınlarla tanımlıyor, tamam. Ama aynı değerlendirmeyi Bay M için yaparsak haksızlık ona haksızlık etmiş oluruz. O, anılarını acılar ve hayal kırıklıklarıyla arıyor.

B.A. -      Romanda “mutluluk dediğimiz bir aldanıştır; yine de sürekli olmasını dileriz bu aldanışın” diyorsunuz. Sizin için de mutluluğun tarifi bu mudur?
M.E. -  Ben sanat ve edebiyatta mutluluğa değil, ‘acıya’ inanır, ‘acı’yı bir mücevher gibi değerli bulurum. Bu mutluluğa karşı olduğumdan değil, mutluluğun kalıcılığına inanmadığımdan. Bilinç, mutluluğu sona erdiğinde algılar. Yani, mutluluk çok çabuk tüketilir ve geçicidir. Eninde sonunda ölecek, – Tanrı tarafından idama mahkûm edilmiş- insanın mutlu olabileceğine inanmamı beklemeyin benden. Bana inanmıyorsanız, büyük filozof Solon’a kulak verin derim: “Yaşamakta olan kişiyi mutlu saymamak, sonunu beklemek gerek.” Yani, aslında insan mutlu yaşamaz, becerebilirse mutlu ölür. “Bir adama ölünceye kadar mutlu deme; ona talihli de.” Bir de şu var: Durmadan mutluluk peşinde koşmak ve sonunda mutluluğun kölesi olmak insanı tehlikeli mecralara sürükleyebiliyor: Sıradanlığa.

B.A. -      “Edebiyat bize yaşamadığımız, yaşayamadığımız ya da yaşayıp da farkına varamadığımız hayatlar hediye eder,” diyorsunuz.  Edebiyat M’ye ne verebilir?
M.E. -  Çoğumuza vereceği şeyi: Farkındalığı… Farkına varmadığımız hayatı kavramamıza yardım eder. Edebiyat, ömrümüzü hayata çevirebilmemizi sağlayacak bilinç armağan eder bize. İnsanların yüzde doksanının bir hayatı yoktur. Onlar biyolojik ömürlerini tüketirler. Yani doğup, ölürler. Hayat, ömürden çok başka bir şeydir. Edebiyat, Bay M’ye, onun deyişiyle sadece acılarını keskinleştiren bir bilinç veriyor.

B.A. –      Kahramanınızın keman yerine saksofon çalmayı seviyor. Bunun bir sebebi babanın bıraktığı acı dolu anılardan, keman sesiyle geçmişe ve acılara gömülen anneden uzaklaşmak istemesi. Bir nedeni de sizin de saksofon çalıyor olmanız olabilir mi?
M.E. -  Belki. Saksafonu seçmemin nedeni bildiğim –ve tabii sevdiğim- bir saz olması. Tınısına aşina olduğumdan olabilir.

B.A. -      Bay G’nin ya da Galip’in ya da Gelece’in,  belleği “sıkıcı ve asık suratlıları unutuyor; neşeli bir bellek onunki.” Bu yaşanan acılar karşısında bir çözüm olabilir mi? Değilse acı karşısında belleğimiz çaresiz mi?
M.E. -  Bellek acıya çare bulamaz. Acıya karşı koymanın yolu sanat olabilir. Yani, acımızı yaratıcılığa kanalize ederek aşındırmanın yolunu böyle bulabiliriz. Ve tabii, sevgi: Acıyı insan ve insanlık sevgisine dönüştürebilme yeteneği de çok önemli. Büyük iyiliklerin, derin vicdanların ardında çoğu kez büyük acılar vardır.

B.A. –      Roman erkeklerle ilgili tespitler de içeriyor. Palyaço’nun dediği gibi “O, bir erkeğin hayatım dediği şeyin, penisinden fışkıran sütümsü sıvının peşinde kadın elde etmekten ibaret olduğunu söyler.”  Siz Palyaço’ya katılıyor musunuz?
M.E. -  Bu roman kahramanının yaptığı bir tespit. Katılıp katılmamak bir yana, şunu söyleyebilirim: Galiba erkekler için bu uğraş -tıpkı doğada olduğu gibi- genlerini gelecek nesle aktarmak için önüne geçemedikleri bir dürtü. İnsan bazen Schopenhaur’a hak vermiyor değil. Ancak her işte olduğu gibi bunda da belli bir kalite arayacak olursak şöyle diyebiliriz. Budala ve haris erkekler öncelikle para isterler, sıradanlarsa kadın.

B.A. –      Eğlence ve mutluluk arayışı, sadece bu ikisinin peşinden koşmak tıpkı G gibi hayatı kolaylaştırır mı?
M.E. -  Doğrusu bilmiyorum. Ben eğlence ve kolay hayat konusunda pek deneyimli sayılmam. Birisi -galiba kızmıştı- beni sadece yazan ve yüzen bir varlık, diye tanımlamıştı bir keresine. Şimdi düşünüyorum da pek de haksız sayılmaz. Yaptığım, bu iki işi eğlenceli hale getirmeye çalışmak. Yazarken ve yüzerken hayal kuruyor, bununla da eğleniyorum. Romanlarımın yarısını yüzerken yazdım. Tabii bir de yazları ahtapot yuvalarından deniz kabuğu çalmak. Bildiğim eğlenceler bunlar; bir de birkaç komedi filmi. Ancak Bay G gibilerinin, ömürlerini eğlence ve mutluluk içinde geçirmek isteyenlerin çoğunlukta olduğunu kabul etmeliyiz. Ama onun gibilerinin peşinde olduğu türden mutluluğun insanı nereye götüreceğini söylemiştim, bir kez daha tekrarlıyorum: Sıradanlığa. Hoş, Tanrı’nın da bize başka bir şey önerdiği yok ya. Cennet, Bay G’nin hayallerine uygun.

B.A. -      “Her tövbekâr aslında yorgun bir günahkâr değil midir?” diyorsunuz. Çok sert bir yaklaşım değil mi?
M.E. -  Bu bir yargı değil, bir saptama. Evet, belki biraz sert ama doğruluğundan kuşkum yok. Aslında yazarlar için iyi malzeme de böyle insanlardan çıkar. Şunu da unutmamak gerekiyor: Benim yazar dokunulmazlığım var. Ayrıca iyi yazarlar kahramanlarına eziyet etmenin bin bir yolunu bulanlardır.

B.A. -      Romanda kahramanımız sahte umuttan vazgeçip geçmişini seçiyor. Bu mümkün mü?
M.E. -  Eğer sevdiklerinizi gerçekten, hiçbir karşılık beklemeden, terk edemeyecek, onları unutmayı reddedecek kadar çok seviyorsanız bu mümkün. Hem başka bir hayat dileği çoğu kez aldatıcı bir hayaldir. Çünkü hayatımız, -eskisi, yenisi fark etmez- bütün özgün yapıtlar gibi, değer yargılarımızın ve amaçlarımızın bir ürünüdür. Amaçlarını belirlemedikçe ve buna uygun seçim yapma cesareti göstermedikçe insan bir hayat edinemez. Çoğumuzun şikayetçi olduğu, edinemediğimiz hayat değil, ömrümüzdür. Ayrıca hayatın sandığımız ve dilediğimiz  gibi saf olmadığını kabul etmeliyiz: Tattırdığı tüm mutluluklara karşın önlenemez dramlar, kaçınılmaz trajediler sunan bir kokteyldir hayat; sevinç ve acının hangi ölçüyle birleştiği belirsiz -yazgısının herkese farklı oranlarda sunduğu- bir karışım. Hayat çoğu kez sadece bir sorudur: sürekli yeniden yaratıp oluşturduğumuz, sonra da bozup dağıttığımız bir şey; rastlantılar ve gereklilikler silsilesi… Belleğin Kış Uykusu’nda sık sık atıf yapılan yazar, ‘hayat, mutsuz kişilerin anlamını çözmeye çalıştıkları bir bilmecedir’ dememiş miydi?

B.A. -     Herkes için yeni bir hayat olabilir mi?
M.E. -  Sanırım bu sorunun cevabını bir önceki soruda verdim. Belki şunu ekleyebilirim, -siz yeni diyorsunuz ben başka diyeceğim- hayat için gereken, seçim yapabilme cesaretidir ve buna sanıldığından çok daha az kişi sahiptir. Risk almadan ödül kazanılmaz.

B.A. -     Romanda müzik önemli bir yer tutuyor. Mehmet Eroğlu saksofon çalıyor. Müziğin sizin hayatınızdaki önemi nedir?
M.E. -  Müzik ayrı, saksafon ayrı yer tutuyor. Önce bunu belirteyim. Genelde müzik dinlerim, ama yazarken bir süre sonra müziği duymuyorum. Sadece hissediyorum. Saksafona gelince! On yaşındayken birisi bana uzak bir adayı göstererek, oraya kadar yüzemezsin dedi, o zamandan beri uzun mesafeleri yüzüyorum. On ikisinde bir hoca bana tembelsin dedi, o andan itibaren çok başarılı bir öğrenci oldum. On altı yaşındayken beden eğitimi hocası, dik başlılığım yüzünden bana düşük not verdi, onu utandırmak için o yıl arkadaşlarımla atletizmde Türkiye rekoru kırdık. Lisede felsefe hocamız, “önemli olan ansiklopediye sanatçı olarak girebilmektir” dedi. On sekizinden beri bunu yapmaya çalışıyorum. On, on iki yıl önce bir toplantıda “yetenek yoktur, kararlılık vardır” dedim, inanmadılar. Bir müzik aleti çalmıyordum, sözlerimi kanıtlamak ve kendimi sınamak için -günde üç paket içerken sigarayı bıraktım- ve tam beş yıl boyunca saksafon çalmayı öğrendim. Yani, saksafon sınırlarımı görebilmem, genişletebilmem için yeni bir sınamaydı. Başardığımı, zaman zaman iyi çaldığımı sanıyorum. Ama birkaç kişi hariç, kimsenin önünde saksafon çalmadım. Çünkü bu bütünüyle kendime yönelik bir denemeydi.

B.A. -      Acıya dayanıklı mısınızdır? Siz acı çektiğinizde bu acıyı katlanılır kılabilmek için nasıl bir yöntem uyguluyorsunuz?
M.E. -  Bu soruya nasıl karşılık versem? Ruhsal acıya dayanıklı değilim herhalde. Çünkü durmadan yazıyor, içimdeki acıyı edebiyatla öğütmeye çalışıyorum. Fiziksel acı? Acı eşiğim yüksek olmalı. Yine de emin değilim. Buna cevabı en iyi geçmişte bizi sorgulayanlar verirdi, ama onları da şimdi nereden bulacağız? Şaka bir tarafa, fiziksel ve ruhsal acı hakkında bir saptama yapmak istiyorum. Ruhsal acının insanı bedeninden uzaklaştırdığını biliyoruz. Fiziksel acıysa, bedenin kendini hatırlatmasıdır. Bu tür acı, bedeni ruhun esaretinden kurtarır.

B.A. -      Unutabilseydiniz neyi unutmak isterdiniz?
M.E. -  Hiçbir şeyi unutmaya niyetim yok. Buna inançlarım gibi utançlarım da dâhil. Daha önce bir yerde söylemiştim. Birçok şeyi en son unutan ben olmak istiyorum.

B.A. -      Sizin romanlarınızda cinsellik her zaman önemli bir rol oynamıştır? Bunun özel bir nedeni var mı?
M.E. -  Özel bir nedeni yok. Kahramanlarımın vitalitesi yüksek olmalı.

B.A. –      “Bellek yoksa suç da günah da yoktur” cümlesini toplumsal hayata da uyarlayabilir miyiz? Mesela sık sık Türkiye’nin hafızasızlığından dem vurulur. Bu cümleyi dikkate alırsak Türkiye acılarından kurtulmak için mi unutuyor?
M.E. -  Acılarını unutan Türkiye değil, ülke adına konuşanlar. Tabii politikacılara sanatçıları, yazarları da katmalıyız. Tek kutuplu küresel güce karşı koyma refleksi yok oldu. Bunun izlerini basında ve edebiyatta görüyoruz. Edebiyat, toplumsal belleğe not düşmek, toplumsal vicdanı uyarmak için de bize fırsat verir.

Vatan Kitap
Aralık 2006
Buket Aşçı