Radikal Ek – Aralık 2006

İnsanı insan yapan

Mehmet Eroğlu ‘Belleğin Kış Uykusu’nda, tartışmak istediği sorunsalı uzun diyaloglara döküyor ve zaman zaman edebiyatla felsefe arasındaki sınırı silikleştiriyor. Yazar ortaya sarsıcı bir roman çıkarmış

Mehmet Eroğlu, yeni romanında alışılageldik hikâye yapısını değiştirmiş. Daha önce sürükleyici, hatta polisiyelerin alanına giren izlekler takip eden hikâyeleriyle tanıdığımız yazar, bu kez gerçeküstü bir dünyanın, bir rüyanın, felsefi bir tartışmanın içine sokuyor okuyucusunu. Zamanın ve mekânın silikleştiği, tuhaf insanlar ve ancak roman sonunda aydınlanacak tuhaf olaylarla dolu bir tren yolcuğuna çıkıyoruz…

Sabah uyandığında ismini, yüzünü, nerede olduğunu hatırlayamayan, “belleği onu hafifmeşrep bir sevgili gibi terk etmiş” bir adamın bakış açısından anlatılıyor hikâye. Gözlerini açtığında ilk gördükleri kucağındaki açık kitap, kimin tarafından, ne zaman hazırlandığını hatırlamadığı bir bavul, onun üstünde bir uyarı işareti gibi duran sarı bir zarf, divana atılmış bir gri takım elbise, bir de uyuklayan yaşlı ve yorgun bir köpektir. Kim olduğunu, burada ne aradığında, neden geçmişini hatırlamadığını, bir yolculuğa mı çıkacağını bilmemektedir. Kendini ne denli zorlarsa zorlasın, belleğini belleksizlikten ayıran o saydam eleğin gözeneklerinden aşağıya hiçbir anı düşmeyecek, belleğiyle zamanın arasındaki bağın koptuğunu, zamanın hallerine hükmedemeyeceğini anlayacaktır. Çaresizdir; zarfın içinden çıkan biletin çağrısına uyar. Bilmediği bir istasyondan nereye gittiği belirsiz bir trende alır soluğu. M diye tanıtacaktır kendisini. Hiç kimseni adını hatırlamadığı bu kompartımanda kimseler yadırgamaz kahramanımızı. Yaşını ve görünüşünü onlardan öğrenecektir. Elli, elli beş yaşlarında soluk çehreli bir adamdır M…

Yolculuk başlamıştır. Marşlar söyleyen asker giysili adamlar, patlama sesleri, işkence çığlıkları, bir zamanlar hayalini kurduğu çekici kadınlar, cinsel yakınlaşmalar, çocuğunu emziren genç bir kadın, keman çalan bir çocuk, öğrencisini arayan bir müzik öğretmeni… Bütün bunları anlamlandırmakta zorlanır M. Ve sonra, tren gecenin karanlığından ilerlerken hafızası canlanmaya başlar:

“Görüntüler birbiri ardından, hiçbir sıra gözetmeden gözünün önünde beliriveriyordu: ayaklarının dibinde kırık bir keman duran, kendini asmış çıplak bir kadın; yağmurlu bir günde boş iki çukura bakan bir adam; morgdaki işkence görmüş cesetler; hoş gözlerle karnına bastırdığı ellerini süzen yorgun bir kadın; onlarca çocuğun sıkıştırıldığı sınıf, boş bir banka defteri, ilaç ve ter kokan loş hastane koridorları, çirkin bir köpek, aydınlık bir bahçede birbiriyle alt alta üst üste oynaşan iki erkek çocuk, plaklar… Görüntülerdeki tanımadığı yeni oyuncular, yeni yerler…”

M, “boş belleğinin ince bir suyun altına yerleştirilen bir kova gibi yavaş yavaş dolmasını, geri dönen anılarının zamana ve gerçek dünyaya tekrar lehimlenmesini bekler”. Anıların üzerindeki o geçirimsiz zar yavaş yavaş yırtılmaya, donmuş zihni çözülmeye başlar. Arkası gelecektir; anı ya da anı parçacıkları sırası geldikçe çerçevenin içindeki yerlerini alacak ve M’nin hayatı, yani o görkemli mutsuzluk resmi flu da olsa canlanacaktır. Trendeki görüntülerle anılar örtüştüğünde, her şeyi içi acıyarak hatırlar kahramanımız; “kendini tavandaki halkaya asan annesini; konservatuvara geri döndüğünde Neşe’yi boş yere arayışını; o denli aydınlık oluşuna şaşırdığı morgda kardeşinin derisi yüzülmüş cesedini saatlerce teşhis edemeyişini; kardeşinin uyandırmaya çalıştığı yığınların desteklediği askeri darbeleri, işkence1eri, bir anarşistin kardeşi olarak faşist baskılarla geçen seneleri, Suzan’la bir kitapçıda rastlantıyla tanışmasını; mutsuz evliliğini kısa sürecek bir rnutlulukla aydınlatan ikizlerin zor, sancılı doğumunu; Sevda’nın onu -peşinden Selma’yı da sürükleyerek- ölüme götürecek hastalığını; art arda gelen, ama şahitlik edemediği ölümleri; sevgisini gösteremediği çocuklarının küçük bedenlerini toprağın konukseverliğine teslim edişini; müzikten nefret eden öğrencilerini; hiç peşini bırakmayan parasızlığını; onu terk eden Nesrin’i, tek başına geçirdiği günlerin yoldaşı İri Kulak’ı…”

Belleği kış uykusundan uyanıp zamanın gerisine giderken gençliğini de kazanmıştır. Ve bir kader anındadır; ona yazgısını değiştirmek, bu acıları hiç yaşamayacağı yeni bir yaşam seçme fırsatı verilmiştir. Şimdi son bir hesaplaşmanın yapılma zamanıdır…

Felsefi tartışma

Roman kahramanı M, “… edebiyat, hayattan ve insandan söz etmek demektir. Daha doğrusu, hayat edinirken yazgısını değiştirmeye çalışan insandan” diyor yolculuğun bir yerinde; “edebiyat bize yaşamadığımız, yaşayamadığımız ya da yaşayıp da farkına varmadığımız hayatlar hediye eder.” Bu görüşler roman yazarı Mehmet Eroğlu’nun edebiyat anlayışının özetidir. Her romanında yazgısını ya da başka bir hayatı arayan insan tipleri vardır. Kafka’nın kahramanları gibi zayıf, itilmiş, güçsüz değildir belki, tersine hayatın içinde yer alan irade sahibi biridir, ama farklı nedenlerle bile olsa, Eroğlu karakterleri de hayat karşısında Kafka karakterleri kadar çaresizdir. Böylelikle bu karakterler felsefi ve psikolojik bir tartışmanın taşıyıcına dönüşürler. Belleğin Kış Uykusu’nda bu daha belirgin bir hal alırken fesefi tarışma hikâyenin üstüne çıkıyor. Diğer romanlarının arka planında yer alan varoluşçuluğa yaklaşan- hayat felsefesi bu romanda kahramanın günlük bireysel hayatını aşarak hikâyenin merkezine oturmuş. M’yi belleğinin derinliklerine götüren tren yolculuğu aslında insanın olabilirliğin sınırlarına -var olan değerleri yadıyarak- çıktığı bir yolculuk, bir iç deneyimlenme. Mehmet Eroğlu’nun üslubun ödünç alarak özetlediğim hikâyede -üzerlerinde teker teker durmaya yazı sınırlarının yetmeyeceği kadar- çok simge ve metafor kullanılması bir yana, romanın kendisi başlı başına bir metafora dönüşüyor.

M’nin şimdiden geriye doğru yolculuk kuşkusuz kapsamlı bir hayat muhasebesi, ama tek bir birey özeline indirgenmiyor. Mehmet Eroğlu insanı insan yapan değerleri sorgulamış. Sorular M’nin iç monologları ve hikâyenin gizemli karakteri palyoça ile diyalogları üzerinden aktarılıyor: Yaşamaya değer bir hayat nedir? Böyle bir hayatı nasıl elde ederiz? Bizi en çok insan yapan ya da insanı iyi ya da kötü yapan şey nedir? Acı dediğimiz sonsuz bir hüzün mü, yoksa yeri doldurulamaz bir yitiriş mi? İnsan acılarından vazgeçer mi? Acısız bir hayat için anılarını terk eder mi? Yaşamaya değer hayatın en önemli belirtisi de, içeriği de mutluluk mudur? İnsanın, bir tutam sevgi için, ne denli kötü olursa olsun o hayata -hem de ikinci kez- bağlanması mümkün müydü? Sevgiyi çıkarırsak hayattan geriye ne kalır? İnsan neden sever? Yoksa sevgi içgüdüsel bir dürtü, insanın vicdanı olmasının kaçınılmaz bir sonucu mudur? Peki sevgi nedir?

Bütün bu soruların cevabını verebilmek için belleğe ihtiyacı olduğu anlayacaktır M. Bir gelecek tahayyülünün ancak geçmiş bilgisiyle kurulacağını, geleceğe sürgün edilen bir belleğin boğuntusunu hissedecek, geçmişe ve geleceğe aynı anda yaptığı yolculuğun sonunda dersini çıkararak dönecektir evine; elveda Şili, elveda Alaska, elveda Kongo İrmağı, elveda Godoy Fiyordu, elveda dünyanın tüm okyanusları…

M, akıldışı bir kaderi yaşamayı seçmesi teslimiyet anlamına gelmiyor. Tersine, bu bir meydan okuyuş, bir isyan. Başadilmesi zor bir hayatla boğuşma tercihi, insan olmanın değerini ve yüceliğini gösteriyor. Evet, pek çok şeye elveda etmeyi seçmiştir; ama özgürlükten vazgeçme anlamına da gelebilecek bu elvedalarda aslında kendi tutkusunu, kendi isyanını, kendi özgürlüğünü yaşayacaktır. Çünkü hayatını ve sorumluluklarını bilinçlilikle yüklenmiş, acılarına yolaçan bütün yaşamını evetlemekle kendi kaderine egemen olmuştur. Tıpkı Sisyphos gibi; taş kendi taşıdır.

Felsefi bir tartışmayı roman konusu haline getirmek güç iştir. Felsefi söylemin ağır bastığı romanlardan, yazarın felsefesine yakınlık ya da üslubuna hayranluk duysak bile, çoğu zaman edebi bir tad almayız. Öyleyse bir roman önce roman okuma hazzı vermelidir. Yazar doğrudan ortaya çıkmaması gerektiğinin bilinciyle algıldıklarını, deneyimlediklerini ya da deneyimlemek istediklerini kurgusal bir dünyaya taşıyacak, felsefesini yarattığı insan tipleri, mekânlar, olaylar ve hikâyelerle dillendirmelidir. Eroğlu, önceki romanlarında bu işin üstesinden gelmeyi bilmişti. Bu kez biraz daha farklı bir anlatım tarzını benimsemiş. Belleğin Kış Uykusu’nda tartışmak istediği sorunsalı uzun diyaloglara döküyor ve zaman zaman edebiyatla felsefe arasındaki sınırı silikleştiriyor, ama sona geldiğimizde güzel ve sarsıcı bir roman okuduğumuzu düşünüyoruz.

Radikal Ek
Aralık 2006