Milliyet Sanat – Kasım 2006

Miraç Zeynep Özkartal - “Belleğin Kış Uykusu” için klişe bir tabirle bir yolculuk romanı diyebiliriz sanıyorum. Ancak bu yolculuk iki yönde geçmişe doğru yapılıyor. Kahramanımız M hem hatırlıyor, hem de gençleşiyor. Ama merak ediyorum, doğru mu hatırlıyor, çarpıtıyor mu? Hani anılarını yazanlar için söylenir, yeniden kuruyor diye…
Mehmet Eroğlu -  Haklısınız. Anılarını yazanlar için bu çarpıtma iddiası hep vardır. Günceler için de benzer düşünceler ileriye sürülür. Hatta güncelere, tasarlanmış yalanlardır denildiğini de biliriz. Ama bu çarpıtma çabaları acaba kötü niyetten öte, bakış açısının farklılığından kaynaklanıyor  olabilir mi? İnsanlar olayları –hele başrolünü kendileri oynuyorlarsa- yorumlarken pek nesnel olamıyor. Ortada bir aldatma varsa, ilk aldananın anlatıcı olduğunu da unutmamalıyız. İnsanın en kolay -ve ustalıkla, üstelik de zevk alarak- aldattığı kişi, kendisidir çünkü. İnsan, başarılarını abartıyor, utançlarınıysa unutmaya çabalıyor. Bütün bu açıklamalara rağmen Bay M’nin geçmişini –en azından bizi yanıltacak kadar- çarpıttığını sanmıyorum. İnsanın belleği utanç duyduğu bir suçu ya da günahı yok etmek için silinebilir, yani insan, suçu taşıyamadığında her şeyi unutabilir. Bu mümkün. Ama öyküdeki hatırlama sürecinin spontane gelişen olaylar ve görüntülerle oluştuğunu unutmamalıyız. M bunu kontrol etmiyor. Bana sorarsanız Bay M olayları çok da çarpıtmıyor derim, en azından öykü için önemli olanlarını.

M.Z.Ö. -  M’nin aşağılık kompleksi olduğunu söylemek çok mu abartılı mı olur? Sürekli kendini Bay G veya işkence gören adamla karşılaştırıyor ve bu karşılaştırmalardan hep mağlup çıkıyor…
M.E. - Aşağılık duygusu mu? Galiba şimdi yazarlık hayatım boyunca pek yapmadığım bir şeyi yapacak ve yarattığım bir karakteri biraz savunacağım. Biliyorsunuz, M, aynı anda iki yöne doğru yolculuk yapıyor. Geçmişe ve geleceğe; ya da gerçeklere ve hayallere doğru. İkiye bölünmüş bir halde hem de. Onu yargılarken anlamaya da çalışmalıyız. Bay M, hep gözleriyle gören, hayatı hayalleriyle görmeyi başaramayanlardan. Oysa insan bazen gözleriyle değil, hayal gücüyle görmeyi denemelidir. Çoğumuz hayatı -hiç olmazsa bir kez-, hayallerimizle seyretmeyi düşlemişizdir. O da bunu deniyor. Kendi sözleriyle M, “soylu erdemlerin değil, evcil erdemlerin adamı.” Hepimiz gibi başında, “büyük hayatların kahramanı, gezgini” olmayı dilemiş ama sadakatinden dolayı acısını terk edememiş hiç özgür olamamış birisi. Bunun için onu suçlayabilir miyiz? Belki. Ama unutmayın, bir insan vicdanının izin verdiği ölçüde özgürdür.

M.Z.Ö. -  Bu, dünyanın her yerinde geçebilecek, evrensel bir hikâye. Üstelik anlatımınız da hiçbir yerel ipucu taşımıyor. İpucu hariç… Anlatımda, mekânlarda vs yerellik kullanmamışken neden karakterlere Türkçe adlar vermeyi seçtiniz?
M.E. - Haklısınız, Neşe, Sevgi Seval ve Lerzan’ın adlarını değiştirsek, dediğiniz olabilir. Yani öykü dünyanın herhangi bir yerinde geçebilir. Ama yine de kadınlara bir ad vermek zorundaydım. Türkçe adlardan daha uygun ne olabilirdi? Bir de o adların da sembolize ettiği durumları unutmamalıyız. Ama şimdi düşünüyorum bunun da çaresi bulunabilirdi. Neşe’ye neşeli, şımarık kız, Sevgi Seval’e bayan wamp, Lerzan’a da ilahe diyebilirdim…

M.Z.Ö. - Romanın sonuna doğru, karakterler adlarını bulmadan Önce şöyle düşündüm.

Bay G idi, Palyaço süper egoyu, M ise egoyu temsil ediyor. Yanılıyor muyum?
M.E. - Yanılmıyorsunuz. Tespitiniz doğrulayan veriler var. Belki Belleğin Kış uykusu’nun bu üç kahramanının kimler olduğunu biraz açarak bu tespitinize katkıda bulunabilirim. Bay G ile başlayalım: Bay G, Palyaço’nun tanımıyla, hayatı yaşayan değil, taklit eden birisi. Varlığı haz duygusunun etrafında şekillenmiş. Kişiliği “içine konulan şeyin biçimini alan bir çuvala”  benziyor.  Hayatı “penisin ucundan fışkırıp ortaya saçılan sütümsü şeyin ardına takılmaktan ibaret .” “ Bir erkek için hayat, kendine kadın bulmaktır,” diyen Palyaço’yu ve sizi doğrulayan bir tip. Bay M? O, Bay G’ye imrense de acısına sadık, Bay G’nin, acılardan kaçınmak için ipine sarılmasını salık verdiği “özgürlüğün, mutluluğun kölesi olmak anlamına geldiğini anlayabilen, vicdanının ve onu tutsaklaştıran sadakatinin köleliğinden kaçarken, bencil bir özgürlük özleminin tutsağı olmayı reddeden birisi.” Özetle, seven birisi. “Seven her şeyi paylaşır: ölümü bile…” Ve Palyaço. O, Bay M’nin çıktığı zamansız, iki yönlü yolculuğun yönetmeni. “Bütün özgün yapıtlar gibi hayatımız da amaçlarımızın bir ürünüdür,” diyen ve bilgeliğin temelindeki şeyi arayan, bir anlamda Bay M’nin yapacağı seçimle kendi inancını sınayan bir gezgin.

M.Z.Ö. –  Bir önceki soruda olduğu gibi roman bana çokça Freud’u düşündürdü. M’nin annesiyle olan hayranlık nefret ilişkisi, keman yoluyla babası olma çabası, annesini bir kadın olarak değerlendirmesi… Yazarken karakteri psikanalize tabi tuttunuz mu?
M.E. -  Doğrusu bilinçli olarak yaptığım bir şey değil bu. Ben yazarken yazdıklarının odağına her zaman insanı koyan ve insanı, insanda gizli olan insanlık durumlarını araştıran biriyim. Roman anlayışımın özünü bu oluşturuyor. Bence insan olarak varlığımızın bilinmeyen bir yanını keşfetmeyen, buna niyetlenmeyen ya da var olanın altını çizmeye yeltenmeyen roman, iyi roman değildir. Kalıcı da olamaz. Bu bakış açısından hareket ederek yazdığınızda kahramanlarınızın psikolojik derinlik kazanması olağandır diye düşünüyorum. Belki on yıldır düzenli olarak sürdürülen edebiyat işliklerinde verdiğim derslerde söylediklerimi de eklemeliyim: “Romancı insan yaratır, psikiyatrlar da onu yorumlar… Unutmayın, eğer Stendahl olmasaydı büyük bir ihtimalle psikoloji diye bir şey de olmazdı…”

M.Z.Ö. -  “Yolculuğun esas zevki, gideceği yere varmaktan çok, yoldadır,” diyor Palyaço. Geçmişin pişmanlıklarla dolu olması bu cümleyi ıskalamamızdan kaynaklanıyor olabilir mi?
M.E. -  Belleğin Kış Uykusu’ndaki yolculuğun M’nin yazgısının çatılacağı bir seçim süreci olduğunu biliyoruz. Ama Palyaço’nun sözünü ettiği yolculuğun, hayat olduğunu söyleyebiliriz.  Palyaço, bilgeliğin temelini arayan, “bilgelik yalnızlıktan doğar ve insan en çok uzun, çileli yolculuklarda yalnızdır” diyen bir gezgin. Biliyorsunuz, turist dediğimiz yolcular bir tur atar ve başladığı yere geri dönerler. Gezgin içinse yol değil, yön önemlidir ve o başladığı yere dönmeyecektir. Onun için gidileceği yer değil, oraya nasıl varacağı önemlidir. Yani, hayatın anlamını keşfetmeye çalıştığı süreçtir asıl olan. Sandığımız ve dilediğimiz kadar saf olmadığını bir türlü kabul edemediğimiz; tattırdığı tüm mutluluklara karşın önlenemez dramlar, kaçınılmaz trajediler sunan bir kokteyl olduğunu kavramak istemediğimiz; sevinç ve acının hangi ölçüde birleştiği belirsiz –yazgısının herkese farklı oranlarda sunduğu- bir karışım olan hayatı anlamaya çalışmaktır asıl yolculuk.

M.Z.Ö. -  Romanda da sıklıkla vurguladığınız gibi, anlatımınızda en baskın öğe hayal gücü.  Çevresi, atmosferi, mekânı zihinden müteşekkil bir romanın yazarına bunu sormadan edemiyorum: Nasıl çalışıyorsunuz? İlham size nasıl, nerede, ne zamanlar gelir?
M.E. -  Başka bir yerde de söylemiştim. Birisi beni yazan ve yüzen bir varlık diye tanımlamıştı bir keresinde. Bu romanın ana fikri de tıpkı bir önceki kitabım olan Düş Kırgınları gibi, yüzerken karşıma çıktı. Evvelsi yaz, 2005 yazından söz ediyorum, neredeyse yirmi yıldır her akşamüstü yaptığım gibi akvaryumu andıran bir koyda yüzerken, kışın derslerde sorularımı doğru cevaplayan öğrencilere verdiğim deniz kabuklarını çıkarmak için küçük bir kayalığa daldım ve o sırada elimi derin bir şekilde kestim. Dikkatsizlik etmiş, suyun altı o kadar olağanüstüydü ki, hafifleyen bedenimi neredeyse unutmuştum. Elim kesilince –belki de canım yandığından- önce bedensel acıyı, sonra da acıyı düşündüm. O sırada dilimin ucuna birbiri ardına –bende hep böyle olur- iki cümle düştü. “Ruhsal acı insanı bedeninden uzaklaştır. Fiziksel acıysa, bedenin kendini hatırlatmasıdır. Bu tür acı, bedeni ruhun esaretinden kurtarır…” Sonra bir yandan yüzdüm, bir yandan da cümleleri unutmamak için tekrarladım. Kıyıya döndüğümde aklımda bir soru vardı: “Tamam, fiziksel olandan kaçınamayız. Acaba ruhsal acının olmadığı bir hayat nasıl olurdu? Belleğin Kış Uykusu -derslerde tekrarladığım, romanlar, yıkıcı bir sorudan doğar sözlerini doğrularcasına- bu sorudan doğdu. Sonraki üç gün içinde, yüzerek yaptığım o on, on beş kilometrelik yolculukta –zihnimde- romanı baştan sona yazıp bitirdim. Gerisi kâğıda dökmekten ibaretti. Yazmaya, Düş Kırgınları’nın telaşı bittikten sonra, ocakta başladım ve sekiz ayda da bitirdim. Bu romanın atmosferi, ışığının tonu, yüzerken karşılaştığım dünyadan çok farklı. Yazmadan önce gözlerimi kapayıp treni, kompartımanları hayal ediyor, tekerlek seslerini dinliyordum. Size bir sır daha, bu yıl, ya da daha sonra, henüz karar vermedim, yazacağım bir aşk öyküsünü de bu yaz yine yüzerken dalgalı bir kayalığın önünde, denize düşen bir adamı hayal ederken kurdum.

M.Z.Ö. -  Romanın Kurgusu, diyalogların baskınlığı ve mekân kullanımınızın sonucunda bir soru: Oyun yazma projeniz var mı?
M.E. - Bu sorunuzu, oyun yazmam konusunda bir öneri olarak mı almalıyım? Evet, kesinlikle böyle bir niyetim ve birkaç da projem var. Aslında, belki farkına vardınız, Belleğin Kış Uykusu bir oyun da olabilirdi. Vaktim olduğunda oyun şeklinde yeniden yazacağım. Daha doğrusu oyuna çevireceğim. Az önce sözünü ettiğim aşk öyküsü de sanırım bir oyun olacak. Sorun, roman yazmadığım zaman vaktimi boşa harcadığımı düşünmem. Bu yüzden aslında hazır olan senaryo projelerini, deneme yazılarını bir kenara bıraktım. Müzikten bile koptum. Roman yazmak galiba ben de bir sabit fikir.

Milliyet Sanat
Kasım 2006
Miraç Zeynep Özkartal