Cumhuriyet Gazetesi Pazar Eki – Aralık 2006

Zuhal Aytolun – Her türlü yazım bir sorundan hareketle yazılır. Sizi bu kitabı yazmaya iten dürtü neydi?
Mehmet Eroğlu - Her roman bir soruyla başlar; bulabildiyseniz yıkıcı bir soruyla. Belleğin Kış Uykusu da böyle bir soruyla başladı: Yaşamımızdan acıyı çıkarıp atabilseydik nasıl bir hayatımız olurdu? 2005 yazında yüzerken, bir dalış sırasında elimi kestiğimde zihnimde bir kıvılcım gibi çakıp sonra da kaybolan soru bu oldu. Fiziksel acı, ihmal edilen, ruhun tutsak aldığı bedenin kendini hatırlatmasına benzetilebilir. Ruhsal acı ise varlığın bedenden uzaklaşmasıdır. Her insan hayatının bir anında, kendini çaresiz hisseder ve başka, acısız bir hayat diler. Ruhsal acıdan söz ediyorum tabii. Fiziksel acı o kadar önemli değil, mutluluk gibidir, sonunda söner gider. Acının kavram olarak yer almadığı bir yaşam nasıldır? Onuncu romanımın ardında işte bu soruların cevaplarını arama isteği yatıyor.

Z.A. –  Romanda vermek istediğiniz -işlediğiniz- baskın duygu nedir? ‘Soru’nuz neydi romanı yazmadan önce?
M.E. - “M, o akşamüstü, göğsündeki garip sızıyla geçmişi olmayan, anısız bir güne uyandı. Belleği onu hafifmeşrep bir sevgili gibi terk etmişe benziyordu…” diye başlayan bir romanda baskın temanın bellek olduğu söylenebilir. Ama bence tartışılan kavram sevmek… Aslında romanın ana meselesi bu. Eğer gerçekten sevmişsek, acısız bir yaşam peşinden giderek başka bir hayatı seçebilir miyiz? Ya da eğer gerçekten sevmişsek, ne denli kötü olursa olsun, eski hayatımızdan vazgeçebilir miyiz? Acısız hayatın peşinden gelen sorular bunlardı. Bence gerçek sevgi, nedensizdir. Sevgiye bir anlam uydurmaksa, yalan söylemektir.

Z.A. – Belleğin Kış Uykusu, diğer romanlarınızdan daha farklı duruyor? Bu farklılığın nedenlerinden bahseder misiniz?
M.E. - Evet, kahramanı açısından biraz farklı olduğu söylenebilir. Ama hemen şunu da eklemeliyim, bu kahramanın, ele aldığım temalar, romanın odağına insanı koyma, insanlık durumlarını irdeleme kararlılığımla çelişen bir tarafı yok. Her ne kadar belleğini yitiren Bay M öteki kahramanlarım gibi “büyük hayat” yaşamış birisi değilse de yine de trajik bir insan; çünkü seçim yapmak zorunda olan birisi. Yazarlar kahraman yaratırken iki farklı yol izliyorlar. Birincisi kahraman yaratıyorlar, ikincisi çevrelerindeki insanlardan kahraman devşiriyorlar. Dostoyevski, Shakespeare, Romain Gary, Schoendoerfer birinci tarzı yeğleyen yazarlar. Onlar söyleyecekleri için insan yaratırlar. Ben de kendimi bu gruba ait hissederim. Ama Bay M bu seferlik bu katagorinin dışında sayılır.

Z.A. –  Geçmişini yitiren bir adamın hikayesizliğiyle başlıyor roman. Geçmiş olmadan yaşanabilir mi? Bilinç kopukluğu nereye taşır insanı?
M.E. - Belki yaşanır ama bu insanın kendi ölümünden doğması demek. Genel olarak şunu söyleyebilirim. Eğer gelecek geçmişle bağlantılı olmazsa bu yeni gelecek, tıpkı ipi olmayan uçurtmaya benzer. Hava cereyanlarının, rüzgârların elinde tutsak olur. Yani bu yeni gelecek, yönsüz bir gelecektir.

Z.A. –  Kitapta kişiyi tanımlamada önemli araçlardan biri olan ‘adı’nı hatırlamayan bir adam var: Bay M… M’nin hafızasını neden sıfırladınız? Yeni tanımlar, yeni keşifler, yeni bir hayat yüklesin diye mi, yoksa varolan hayatı yeniden yorumlasın diye mi?
M.E. - Bay M seçim yapacağı durağa giderken bütün hayatını yeniden kursun, adlandırsın ve tanısın diye belleksiz olarak başlıyor yolculuğa. Bu yolculuk hem geçmişe hem de geleceğe doğru aynı anda yapılıyor. Kahramana seçim yapması için yazarı tarafından sağlanmış bir kolaylık bu belleksizlik. Ama insan geçmişi olmadan yaşayamıyor. Ben kimim? Ben nasıl birisiydim? Bu soruların cevapları her insan için geçmişte saklı. Hayat da tıpkı romana benziyor. Eğer finalde bir aksama varsa bilin ki bu gelişme bölümündeki hatalarınızdan kaynaklanıyordur. İnsanın gelişme bölümü, geçmişidir çoğu kez.

Z.A. –  Kitapta sizden de izler var mı? Sonuç olarak sizin de hayatınızda keskin kararlarınız var…
M.E. - Hep söylerim, yazarlar kendilerini varoluşlarının havanında döverler, toz haline getirirler, sonra da yarattıkları kahramanlarını hamurlarına katarlar. Kimilerine çok, kimilerine az. Tabii ki benden izler var; her kahramanda biraz. Kahramanlara eziyet eden, onları zor tercihlere iten, kimi zaman kızan kimi zaman onlara acıyan benim. Zor sorular ve hayata ilişkin tanımlar bana ait. Seçimlere gelince,  ben de hayatımı en az üç kez yıkıp, yeniden kurdum.

Z.A. –  Bütün kahramanlarınız trende yolculuk yapıyor ve siz sonucu-yani varacakları yeri- değil, süreci işliyorsunuz… Bir yere varmak mı önemlidir yoksa süreç mi?
M.E. - Aynı anda iki yöne doğru yapılan bu zamansız yolculuk, aslında hayatın ta kendisi. Palyaço da söylüyor, “Yolculukta asıl gözetilmesi gereken varacağımız yer değil, yoldur,” diyor. Hayatı ele alırsak, varacağımız yer belli değil mi? Hepimiz öleceğiz. Çünkü bütün insanlar aslında haklarında verilmiş idam cezasına razı olan kurbanlardır. Önemli olan, tarihi Tanrının uşağının elinde olan infaz saatine kadar geçecek süreye bir anlam kazandırabilmek. Neresinden bakarsanız bakın, önemli olan son istasyon değil, süreç ve seçimlerdir.

Z.A. –  Bay M’nin de dediği gibi hayal gücüne güvenebilir mi insan?
M.E. - Güvenmeli. Bütün büyük şeyler hayal ile mümkündür. Hayat da bildiğimiz, içinde yer aldığımız en büyük şey. İki tür gerçek vardır. Bir hayatın gerçekleri, bir de hayallerin gerçekleri. Hayallerin gerçekleri, riskli olsalar da her zaman daha güvenirlidir. Çünkü acıdan kaynaklanırlar. Hayatın gerçeklerini izleyerek varacağımız yer büyük bir olasılıkla sıradanlıktır.

Z.A. –  ‘Belleğin Kış Uykusu’nda bir de Palyaço var? Kullandığınız bu metaforun gerçek hayattaki karşılığı nedir?
M.E. - Bilge kişi, bir tür filozof, belki de derviş: İnsanı daha çok neyin insan kıldığını merak eden ve sevgiyle hayale inanan birisi.

Z.A. –  Kitaptaki tanımlamalarınızdan pek çok anlamlar çıkarılabilir, ama yine de size sormak istiyorum. Palyaço’nun da dediği gibi mutluluk bir aldanış mıdır?
M.E. - Mutluyum diyenler aslında mutsuzluklarının farkında olmayanlardır desem… Benim söylemek istediğim şu: Mutluluk geçici ve çabuk tüketilen bir durum. Zaten bilinç de ancak sona erdiğinde algılıyor mutluluğu. Yaratıcı ve doğurgan değil. Çoğu kez de insanı eylemsizliğe, sonunda da sıradanlığa sürüklüyor. Büyük resme bakarsak zaten eninde sonunda ölecek olan insanın mutlu olması mümkün mü? Ben gündelik ihtiyaçlarımız yatıştıran küçük haz esintileriyle mutlu olmaktan söz etmiyorum, gerçek mutluluktan, yani, bu gezegenin üstünde yaşayan türlerden birisi olarak, insan olarak mutlu olmaktan söz ediyorum.

Z.A. –  Acı hayatımızı nasıl etkiler, bize nasıl yön verir veya bizi nasıl etkiler?
M.E. - Bir: Acı bizi sahici kılar. İki: Acı çekmek bize insanları, nesneleri ve durumları, en çok da kendimizi duyumsayıp kavrama yeteneği verir. Üç: Acı doğurgandır; örneğin, insanın acıyı aşındırma, yatıştırma ya da anılaştırma çabası yazma isteğinin en önemli nedenidir. Birçok büyük projenin gerisinde acı ya da ölüm yok mu?

Röportaj: Zuhal Aytolun
“Cumhuriyet Pazar Eki” Aralık 2006