Varlık – Mart 2004

V. -  Sayın Eroğlu, okurunuz,  Ekim 2002’de yayımladığınız ” Zamanın Manzarası”sından  on altı ay sonra yeni romanınızla buluştu. “Zamanın Manzarası” yoğun bir şefkatin romanıydı, son kitabınız  “Kusma Kulübü” ise, “vicdan” kavramını koyuyor temele. Öte yandan, şiddet, aşk, kendini feda etme, ölüm kavramları da sorgulanıyor kitapta.
M.E. - Felsefeyle edebiyatın sınırları birbiriyle buluşuyor “Kusma Kulübü”nde.

V. -  Peki, felsefe ne ölçüde besliyor romanınızı diye sorabilir miyim,?
M.E. - Yazarları birbirlerinden en çok seçtiği temalar ayırıyor ve yine ele aldıkları temalar onları akraba kılıyor.  Ben romanlarımın odağına genellikle kendine zor sorular soran, sonra da cevapların peşine düşen insanları alıyorum. Merhamet ve kıyıcılığın, kardeşlikle düşmanlığın yan yana barındığı, Malraux’un tabiriyle, insan yaratılışının gölgeli alanlarını araştırma çabası da diyebiliriz yaptığıma. Böyle loş yerlerde, insanın varlık sorunlarıyla, onu çepeçevre sarmış trajik temalarla ilgilendiğinizde doğal olarak birçok felsefi sorunlarla da karşılaşır ve felsefeyle buluşursunuz. Felsefenin romanlarımla ilişkisi de buradan doğuyor sanırım.

V. -  “Zamanın Manzarası”da Barış Utkan, acıma  duygusunu çoktan yitirmişti, ama “aşk”ı bulabilmişti. “Kusma Kulübü”nün kahramanı Umut Çinici  ise,  “acıma” duygusunun vardığı bir farklı boyutta, içsel bütünlüğüne ulaştı. Aşk ile acı arasında başka hangi basamaklardan geçiyor Umut?   “İnsanın” bu yolculuğu nereye gidiyor?
M.E. -  Öğütmek, onu katlanabilir kılmak, insanın acıya verdiği doğal bir tepki. Bu açıdan bakıldığında acıdan kurtulmak için onun yerini alacak kadar güçlü bir duyguyu özlemek, aramak bazen bizi aşık olmaya itebilir. Aslında aşkla acı birbirini izler. Bazen aşk öndedir, acı onu kovalar, bazen de acıdan kurtulmak için aşka sarılırız. Umut, varlığını anlamlı kılmak için sevmek ve sevilmek ihtiyacı ile dolu. Aşkın ve sevginin onu insan kılacağının farkında. Aşık bir insan, (tutkuyla karıştığında sevdiğine acımasa da) yine de sevgiyi bilen, başka insanları duyumsayıp kavrayabilendir. Umut, sıradanlığın bağrından başladığı yolculuğunu, dümene vicdanı geçince, değerli bir insan olarak tamamlıyor. Adaleti, tutkularının Tanrısı kıldığı bir insanlık durumunun tam ortasında.

V. -  Peki bu kavramlara bakarken, piramidin en üstüne “acıma”yı mı koymak lazım?
M.E. - Vicdan acımayı, acıma ise diğer erdemlerimizi besler. Vicdan ve merhamet bütün erdemlerin anasıdır. İnsanı en çok insan yapan, insanın en değerli şeyi de vicdandır. Vicdanı olan kişinin, dünyanın en güçlü silahıyla donatıldığına inanırım. Vicdan vazgeçmez, cesaret üretir, değişimi tetikleyen öfke barındırır içinde.  Acımak, merhamet ve vicdan; başka varlıkların acılarına açılan kapılarımız değil midir?

V. -  Hem romanda hem hayatta, bir duyguyu “Tutkularının Tanrısı” kılmak ve bir  tutkuyu çok yoğun yaşamak, sanki hem içsel bütünlüğe ulaşmayı sağlıyor  hem de aynı anda benliği, şizoid bir parçalanmaya götürüyor. Tutkuları yaşarken  belki de  bir  “orta yol”u bulmak gerekiyor diyebilir miyiz?
M.E. -  Bazı şeylerin ortası yoktur. Tutkunun olduğu gibi. Tutku, Latince pati, Yunanca Pathos –yani acı çekmek- fiilinden gelir. Acı çekmenin ortası yoktur. Eğer Vicdanınızı Tanrınız kıldıysanız, işiniz zor.

V. -  Kitabın başında Graham Greene’e bir gönderme yapmışsınız. “İnsan, eğer insan kalacaksa, taraf tutmak zorundadır.”   İnsan eğer insan olacaksa, aşkın ve şefkatin ve acımanın yanında “taraf tutmak” bilincinde de olmalı diye algılıyorum bunu. Ancak, taraf tutmak da aktif bir eylem olarak sunuluyor kitapta. Şartları ve sorumlulukları, zorunlulukları var. Bir hayli de sert koşullar bunlar …
M.E. - Evet, kitapta sözü edilen taraf olmak, müdahale etmeyi gerektiriyor; seyirci kalmayı değil. Çünkü bazen seyirci olarak kalmak, yapılanlara göz yummak anlamına geliyor. Vicdan –insan kalmak- bize haksızlıklara göz yummamayı, başka varlıkların acılarını, sorunlarını kendi acı ve sorunlarımızmış gibi göğüsleyip karşı koymayı, direnmeyi öğretiyor. Vicdanın cesaret üretmesinin nedeni de bu zaten.

V. -  Okurunuz, Umut’un “kısasa kısas” eylemini nasıl değerlendirmeli ,  çünkü, bir anlamda   “şiddet” eylemi”  Umut’un yaşadığı.
M.E. - Eğer haksızlıklara direnmenin başka bir yolu kalmamışsa o zaman şiddet meşru olmaz mı? Şiddet bazen adaletin ve yasaların temeli olur. Ama sözünü ettiğim kavramları hep toplumsal ölçekte düşünmemiz gerekiyor.

V. -  Kusma Kulübü”nün üyeleri,  işe kusmayla başlıyor ama kulübün son eylemi tüyler ürpertici, sanırım; şiddetin şiddeti doğurduğunu ve bunun bir sonu olmadığını gösteriyor,  kitabın anlattıkları…
M.E. - Kitap Vicdanı ve taraf olmayı anlatıyor.

V. -  Bu toprakların aşina olduğu bir öldürme eylemi   “Kan Davaları”   geliyor aklıma. Kan davasında “öldürmek” sadece yeni  bir öldürmeyi hazırlayan bir eylemdir, her ölüm yeni bir ölümü harekete geçirir. Bu olguyla,  “Kusma Kulübü” arasında  bir paralellik kurmak olası mı?
M.E. - Kurulamaz. Kan davası kişisel ve daha çok kırsal kökenli basit bir öç. Kusma Kulübünde ise Umut’un öfkesi kişisel değil. Peşine düştüğü öç de daha büyük, daha haklı bir kavganın sonucu, yoksulların savunulması. Zaten öcünü kutsal ve soylu yapan da bu.

V. -  Tagore, “Her doğan bebek, Tanrının insanlardan ümidini kesmediğine  bir işarettir.” der.  Kitapta, Filozof Kadir’in eliyle Umut’a niçin bir şans daha verilmiyor? Mine’nin  ve Kadir’in doğacak bebeği, yeni bir umut demekti,  ama doğmuyor…
M.E. - Mutluluk geleceği değiştiremez. Değiştirme gücü olan, mutsuzluktur. Umut gibilerin hayatında asla bir ikinci şans yoktur. Aslında hiç şansları olmadığını söylemek belki daha da doğru olur.

V. -  Umut, biraz da Camus’nin Mersault’sunu anımsattı bana. Umut da,  her satırda daha çok yabancılaştı hayata. Peki, aralarındaki bu uzak akrabalığı sağlayan nedir? Bir akraba da Samsa tabii, onların (Samsa’nın Mersault’nun) bu romandaki görevini nasıl okumalı?
M.E. - Galiba bu soruya cevabı ben değil, eleştirmenler vermeli. Umut, çevresinde akıp giden hayata yabancılaştı ama bir yandan da taraf olmayı, insandan daha fazla bir varlık olmayı da öğrendi. Unutmayın bazı insanlar bütün ömürlerini bir hayat edinmeden tamamlarlar. Hayat, ömrümüz boyunca yaptıklarımızdır; kendimizi değiştirme yeteneğidir.
V. -  Eskimiş, hüzünlü bir apartmanda, garip bir şekilde birbirine bağlı komşular. Onları birbirine bağlayan ortak duygu. Acı. “Çiçeklere mendilden çadır yapan” Kadir’in ölümünden sonra,  apartman dağılmaya başlıyor. Bu apartman ve onun acılı  sakinleri  için hiç mi umut yoktu. Her anlamda, gerçekten,  “Umut”u çoktan yitirdik mi ?
M.E. -  Umut ve adalet öyle kavramlardır ki, binlerce yıldır ırzlarına geçilmesine karşın yine de her gün o sabah açmış bir çiçek gibi durur karşımızda.  Yitirmedik. Kahramanın adı da söylüyor bunu. Belki şu an ne yapacağımıza karar vermemiz gerekiyor. Hepsi bu.

V. -  İnsanı insan katına yükselten  ise, başka biri için  hiç düşünmeden kendini  feda edebilmek. Umut’un Şeyda’nın ardından suya atlaması gibi. Bu, bir eylem de değil bir kavram da değil. Bu bir  ‘durum’ Sayın Eroğlu, sizden bu  ‘insanlık durumu’ nu,  biraz açmanızı isteyebilir miyim?
M.E. - Türdeşlerinin yazgısıyla ilgilenmek… Bu herhalde insanın doğasında olan bir şey. Bir içgüdü. Kimimiz yangını seyreder, kimimiz yananları kurtarmak için içine dalmakta tereddüt etmez. Kimimiz bana ne, ben bu soruna taraf değilim der, kimisi risk alarak taraf tutar. Dostoyevski her insanın her şeyden sorumlu olduğunu söylemiyor mu? İyi yazarların mayasında kendilerini suçlama isteği ve yeteneği olmalıdır derim. Suya atlayanlara gelince; onlar  iyi insanlar, insan olarak kalmak isteyen insanlar. Bu gezegeni, taraf tutmayanların ölü yüküyle birlikte sırtında taşıyanlar…

V. -  Bütün kitaplarınız gibi bu da bir “şifreler kitabı”.

Kahraman bu kez  “adını unutan adam” değil, ama seçtiğiniz isimler, yine birer simge. İznikli Umut Çinici, Felsefeci Kadir, vicdanın V’si başlayan Vahit…  Ve uzaktan uzağa , basından tanıdığımız  kişiler,Bu simgeleştirmeyi yaparken  muzipçe gülümsüyorsunuz  değil mi, okurunuzu  zorlamayı, şifreleri konuşturmayı  seviyorsunuz?
M.E. - Bilmem böyle bir niyetim olmadığını sanıyorum. Ama ad seçerken duruma uygun olanları seçiyorum. Bu kitapta sadece V ile başlayan Vahit bir şifre bu anlamda.

V. -  Uğur Mumcu Vakfındaki, Yaratıcı Yazın dersleri devam ediyor, bunun epey zamanınızı aldığını da biliyorum, ama bu yazmanızı hiç engellemiyor, Son üç yıla hemen hemen üç roman sığdı.
M.E. -  Evet epeyce zamanımı alıyor ama bazı kişilere edebiyat zehrini bulaştırmak da hayatıma anlam katan bir uğraş. Hele ortaya yüreklendirdiğimiz yeni yazarlar çıkınca bu daha da belirginleşiyor.

V. -  UMAG’ın  düzenlediği  Yaratıcı Yazın Dersleri, Ankara’da hayli ses getiren bir etkinlik oldu.
Yazarlığın öğretilebilir bir yönü olduğunu keşfetti, Ankaralı edebiyat severler. Bu ‘öğretilebilir” olma  yargısına , sanırım katılıyorsunuz.
M.E. - Hayır, öğretilemez. Yazmak edebiyatın ölümsüz teması, aşka benzer, öğretilemez, ama öğrenilebilir ve çoğu kez de tıpkı aşk gibi mutlu sonla sona ermez.

Çok teşekkürler,

VARLIK, MART 2004
Çiğdem ÜLKER