ROLL

R. -Eksik kalan şarkılar ve beraber dinlediklerimiz için aldığım notlar şöyle:

Pink Floyd’un “Comfortably Numb”ını size çalmak istememin iki sebebi vardı. Birincisi Biraz Pink Floyd üzerine konuşmak. 1960’ların sonundan 1970’lerin sonuna dek, sol-entellektüel çevrelerde, özellikle Ankara’da, epey popüler bir gruptu. Hatta Zülfü Pink Floyd’u öven bir yazı yazmıştı -Ajda Pekkan’ın özentiliğinden, Pink Floyd’un sanatsallığından ve devrimciliğinden bahseden bir yazıydı. Sizin Pink Floyd’a ilgi duyduğunuz, dinlediğiniz olmuş muydu? Pink Floyd sizde ne gibi çağrışımlar yapıyor, biraz anlatabilir misiniz?
M.E. - Pink Floyd her ne kadar Beatles’lardan birkaç yıl sonra, sanırım 1965de, kurulmasına karşın benim bu ilginç grupla karşılaşmam epeyce zaman sonra oldu. Yargılandığım ve Türkiye’nin karanlık dönemi, 12 Mart sonrasında, 1973 de The Dark Side of  The Moon’la başladı bu tanışıklık. Ardından 1979 da The Wall geldi. Grubun yaratıcı ruhu sayılan Syd Barret’in  ayrılışı gibi haberleri hatırlıyorum. Beatles Liverpool’lu işçi kökenliyken, Pink Floyd da kentsoylu kimliği ile sistemi eleştirmişti. Çağırışımlar, hatırladıklarım bunlar… Bir de “We don’t need no education…” bu parçayı da hatırlıyorum. Son olarak şunu da ekleyebilirim. Bir okurum –galiba adı Mine’ydi- geçen yıl elime bir Pink Floyd’un parçalarından derlediği bir albüm vermişti ve grubu Beatles’dan bile daha iyi diye nitelemişti…

R. -  “Comfortably Numb”ın ikinci sebebi, Umut Çinici’nin “mide bulantısı”yla bağlantılı. Ve tabii romanın başka kahramanlarıyla da… Belki bu bölümde “vicdan” meselesine de girebiliriz. Kitapta altını çizdiğim birkaç cümleyi biraz deşsek nasıl olur?

“Önce beynindekileri kusarsın… Sorun yok. Sorun yüreğinle kusmaya başladığında… O zaman duramazsın… Vicdan… Vicdanın varsa kurtuluşun yok.” (175)

“Kimsenin sadece kendine ait bir hayatı yoktur. Vicdansızlar, var sananlardır. Vicdanı olanlarsa adaleti tutkularının Tanrı’sı yapanlardır…” (176)

“Hamlet’e benziyordu, ama Hamlet’in sözünü unutmuştu: ‘Vicdan hepimizi korkak yapıyor’… Altı çizilmiş alıntıyı o sırada gördüm: ‘Umudun iki güzel kızı vardır: Öfke ve cesaret. Öfke, olanlara dayanabilmek, cesaretse değiştirebilmek için’…”  (184)

“Artık vicdanım yok… Acı çekmemenin en kestirme yolu, cehennemi kabullenmek.” (193)

“İnsanoğlunun bundan (vicdandan) daha değerli nesi olabilir? (306)

M.E. -  Vicdanımız yüreğimizin yanı başında erdemlerimize kan veren, cesaret üreten derin bir çukur. Bir sanatçıyı büyük yapan en önemli özelliklerden birisi sanatçıda  kendini suçlama yeteneğinin varlığıdır. Bunu sadece vicdan mümkün kılar.

R. -  Size bir hip-hop şarkısı dinletmek istemiştim, ama şarkıya karar verememiştim. Barikat’ın “F Tipi Dünya”sını kitaptaki ölüm oruçları için düşünmüştüm, Dj Mahmut ve Murat G.’nin “Tersine Dünya” ve “Gariban Sofrası”nıysa romanın vurguladığı “adaletsizlik” üzerine biraz konuşalım diye.  O şarkıları dinlerken sizde ne gibi çağrışımlar oldu? Genel olarak hip-hop ve bağlantılı bir konu hakkındaki görüşlerinizi de almak isterim: Hip-hop, kimilerine göre, günümüzün şiiri. Frank Zappa, “tersinden” doğruluyor bu yargıyı: “Şiir diye elimizde bir hip-hop kaldı, vahamet e bakın.”  Bu yorumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de şiirin son yıllardaki durumunu nasıl görüyorsunuz?
M.E. -  Doğrusunu söylemek gerekirse şiir konusunda kendimi otorite olarak görmüyorum. Hoş şiir konusunda konuşmakta tıpkı  -söylediğiniz hiçbir şey saçma olmadığı- aşk üzerine konuşmak gibi. Nazım Hikmet’in yukarı çektiği çıta bir süre giderek daha da yükseldi. Attila İlhan, Ahmed Arif’i aklıma ilk gelen isimler. (Son zamanlarda arada sağlam mısralara rastlamakla beraber) benim iyi şiirdeki ölçütüm de ezberlenen şiir, ya da mısra sayısı. Son dönemde şiir severlerce şiirleri, mısraları ezberlenen ve yeri geldiğinde okunan şair sayısı şiirimizin son durumunu da özetliyor denebilir.

R. -  Romanın 6. sayfasındaki, “Dünyayı reddederek yaşamak, öfkenin ve felsefenin donmuş halidir” cümlesi hip-hopu akla getiriyor. Öfkenin ve Gransci’yen anlamda felsefenin harekete geçmiş –müzik yoluyla- hali denebilir pekala. Hip-hop bir “red” müziği. Alıntıladığım cümlenizde “dünyayı redderek yaşamak”tan kastedileni biraz açar mısınız?  Bir de 184. sayfadaki, yukarıda alıntıladığım “öfke ve cesaret…” cümlesini bu bağlamda  biraz açmak ister misiniz?
M.E. -  Dünyayı reddederek yaşamayı, hakim sistemi, bize dayatılan yaşam biçimini, adaletsizliği reddetmek anlamında almak gerekir. Olup bitenlere dayanmak için öfkeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Direnmek, dayanmak, vazgeçmemek için. Öfkemiz sonunda bizi yürekli biri yapacaktır. Kısaca değiştirmek için karşı koymak ve inatçı bir öfke gerekiyor.

R. -  Ciwan Haco’yu seçmemin sebebi ise “Kürt meselesi”ni konuşmaktı. Ama oraya gelmeden önce Ciwan Haco hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum. İstanbul konseri büyük olay oldu. Kürt nüfus büyük coşku gösterdi, büyük basın da haberi bir “Müslüm konseri” gibi verdi. Birkaç yıl önce, Ahmet Kaya “Kürtçe şarkı söylemek istiyorum” dediği için vatan haini ilan edilmişti. Romanda, Selim’in şu cümlesinin altını çizmiştim: “Kürtlerden nefret eden birisinin oğlu olmak istemediğini haykırıp…” “Kusma Kulübü”nde Kürt meselesi de öne çıkıyor. Olup bitenleri ve bundan sonrasını nasıl görüyorsunuz?
M.E. – Önce şunu söyleyeyim. Bir romancının Türk-Kürt meselesi bir konudaki görevi siyasi bir çözümleme getirmekten çok, durumun içinde ortaya çıkan insanlık dramını ortaya sermek bu konuda toplumsal ve bireysel farkındalığı arttırmaktır. Siyasi açıdan konu çok girift bir hal aldı belki bu yatışma dönemi ve demokratikleşme sürecinin sonunda en büyük ara bulucu, en etkili merhem olan zaman yaraları biraz iyileştirir. Kürtlerin demokratik ve toplumsal haklarının inkarının bizi nereye getirdiği ortada. En basitinden, ben farklıyım, sizden değilim diyen birisine, sen bendensin, zorla benimle olacaksın denemez. Ama bir solcu olarak ben sorunun etnik boyutu yanında sınıfsal boyutunun ihmal edildiğini düşünüyorum. Bu sorun son tahlilde toplumsal zenginleşmeyle aşılır. Ama etnik farklılığını mücadelenin bayrağı yapanlara da ahlaki açıdan ne söyleyebiliriz ki? Belki şunu: Kimlerle işbirliği yaptığınıza dikkat edin. Orta Doğu da ABD, İngiltere ve İsrail’le işbirliği bir toplumu nereye götürür…

R. -  Size Jan Garbarek dinletmeyi unuttuğum için üzüldüm. Sever misiniz? Romana girişi nasıl oldu? Nihan’ın bir Garbarek’sever olması biraz şaşırtıcı geldi. “Visible World” sizin için ne ifade ediyor?
M.E. -  Yazar dediğiniz kendini bir havana koyar, döverek toz haline getirir sonra da kahramanlarının hamuruna az ya da çok eker. Nihan’ın Garbarek severliğinin nedeni –aslında sevdiği tam da ortaya çıkmıyor ama- benim. Visible World albümünün kapağı çok etkileyiciydi. Albüm benim için değişik bir sound anlamını taşıyor. Amerikan tarzından çok farklı olan bir çalışma. Bir ara çok Amerikalı cazcı –saksafoncu- dinlediğimi düşündüğümde araştırmıştım.

R. - Romandaki gazete haberleri gerçek mi?
M.E. -  Hepsi gerçek. Özellikle de bebek ölümleri. Zaten Kusma Kulübü’nü yazmaya karar vermemin nedeni de gazetelerde 10 günde bir rastladığım, ‘açlıktan ölen bebek’ ve ‘çocuklarına süt alamadıkları için intihar eden anne baba’ haberleri oldu. Maalesef hepsi gerçek, hepsi gözlerimizin önünde olup bitti.

R. - “Her geri dönüş hikayesi, gelecek olarak geçmişimizi seçmektir aslında.” (.21) Bunu, Le Guin’in, “asıl yolculuk geriye dönüştür” cümlesiyle tokuşturarak biraz açabilir misiniz?
M.E. -  Gelecek dediğimiz çoğu kez huzurlu bir geçmiş özleminden başka bir şey değildir. Cümleyi bu çerçevede okursak daha iyi kavrayabiliriz sanıyorum. Bir de şu. Geri dönüş insanın kendisiyle hesaplaşması ve yazgısıyla buluşma isteğini de içerir. Peki yazgı dediğimiz nedir? Yazgı dediğimiz, kabul edilebilir bir ölüm isteğidir. Yani her geri dönüş yolculuğu ölüme doğru yapılan bir yolculuk diye de adlandırılabilir.

R. - Biraz da Bibi üzerinden medyanın halini ve “kendi yüzüne, kendi sesine aşık” köşe yazarları fenomenini konuşabilir miyiz?  Ve “iş”in “sırrı”nı:

* “Hanfendi çok cesur. Ağzından çıkanlar hiç mi hiç korkutmuyor onu; yazdıklarının saçma ve aptalca olmasına da aldırmıyor… Tam bir öncü. Eteğini kaldırmayı iyi biliyor… Millet de bunu istemiyor mu? (122)

* “Bak canım, herkesin beğendiğini beğenmek, bunu başkasının anlatmadığı gibi anlatmak, daha da önemlisi övebilmek. Beğenecek ve öveceksin. Abartıyor deseler de, sen öv. Tabi neyin modasının geçmek üzere olduğunu da sezebilmelisin; sez ki, ilk darbeyi sen vurasın. Soyluluk, erdem, ilke… Bunları unut, ya da başkaları uğraşsın. Bunlar out.. İnsanlar ciddiyetten sıkıldı. Toplumun nabzı dediğin, işte kısaca bu.” (156)

* “Çok satmak, çok okunmak, çok söz edilmek istiyorsan kadınları gözet, onlardan söz et.” (158)

Bu konuyla bağlantılı olarak şu cümlelerin altını çizmiştim:

* “Magazini küçümseme… Magazin kristal bir aynadır; ülkemiz üstüne tutulmuş bir ayna.” (190)

M.E. -  Magazin, bugün sistemin elindeki en güçlü silahlardan birisi diye düşünüyorum. Toplumsal belleği sığlaştıran, toplumsal vicdanı sığlaştırarak uyuşturan ve toplumsal öfkeyi yatıştıran, özellikle de yoksulların önüne yalancı dünyalar koyan sanal bir umut projesi. Bugünkü hali mide bulandırıyor. Soylu olanın içini boşaltmanın, erdemleri iğdiş etmenin bir başka yolu adeta.

R. -  Bir de şu “ego” meselesini biraz deşsek. Malum, “ben-ben”cilik son 20-25 yılda ayyuka çıktı. “Bastırılanın geri dönüşü” de denebilir belki. Otoriter toplumsal yapıya neo-liberal ideloji enjeksiyonu mu bu ego şişkinliğinin sebebi? Bu bahiste altını çizdiğim cümleler:

* “Senin sorunun ne biliyor musun? Hiç egon yok.” Hayatının önemli bir kısmını egosunu alt etmeye çalışarak geçirmiş birisi gibi yargısından emindi.” (193)

* “Hiç gerçekten aşık olmuş muydu? Az bir ihtimal diye düşündüm. Yüreğinin önünde yüksek bir duvar vardı: Egosu.” (221)

Son yıllarda herkesin –daha doğrusu medyanın- ağzında aşk var, son seçim kampanyasında da birbirinden çok farklı çizgilerdeki partiler, “aşk”lı sloganlarla propoganda yapıldı. Genci, yaşlısı hemen bütün köşe yazarları –en azından haftanın bir günü- aşk üzerine kalem oynatıyor. Öte yandan, ben-merkezli söylem salgını var. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu”?
M.E. - Evet, son yıllarda kadın üzerine yazmak moda. Yazdıkları aşk değil. Daha doğrusu sözünü ettiğiniz -tüccar mı desek- yazarlar tarafından bu konu sık sık kullanılıyor. Önce –bir reklam stratejisi oluşturulur gibi- hedef kitle seçiliyor, sloganlar ve gıcıklayıcı temalar belirleniyor sonra bunlar bir kampanya gibi okura (!) ya da müşteri kitlesine pazarlanıyor. Buna ne kadar edebiyat denir? Denmez herhalde. Sözü ustalara bırakalım: Sartre “gerçek yazarlar okuru gözeterek yazmazlar” diyor. Nietzche ise  “değerli şeyler, Pazar yerinden uzakta oluşur,” diyor. Gerçek yazarlar erkek ya da kadını değil, insanı ve aşkı yazarlar…

R. – “Amerika’nın Irak ve Saddam’la ilgili planlarının arasında Türkiye’de kendisine yakın duracak bir iktidar isteği var. İşte bu yüzden Ecevit hükümeti tasfiye olacaktır.” (206)
M.E. -  Öyle de oldu. Zaten bu sözler benim değil, Amerikan savunma bakanlığının sözcüleri gibi davranan bir gazeteciye ait. Cümle, Ecevit hükümetinin devrilmesi sürecinde sarf edildi. İsteyen baksın. Kayıtlarda var.

R. – “Bir türlü çalamayacağımız parçayı baştan alacaktık.” (220)

***

ŞARKILAR VE KASET DÖKÜMÜ

(Şarkı: Iggy Pop / “No Shit”)

M.E. -  Sözler çok güzel, kim bu?
M.E. -  Iggy Pop; rock’un, punk rock’un abide isimlerinden. Yarım asırı devirmesi üzerine yaptığı bir şarkı bu… “No Shit”in yer aldığı albüm de (“Avenue B”) kendisinden beklenmeyecek “yumuşak”lıkta…
M.E. -  Yaşlandıkça, daha doğrusu ölümü düşünmeye başladıkça, insan biraz yumuşuyor. Seminerlerde öğrencilerim “gerçek yaşlılık ne zaman başlar?” diye sorklarında, insan kendi ölümünü düşünmeye başladığı anda yaşlılık başlıyor, diyorum. Kaç yaşında olursan ol, 40, 50, 60,  kendi ölümünle ilgili tasarılar yapmaya başladığın zaman yaşlanmışsın demektir. Böyle düşünüyorum. Ölüm hep yakınımızda, doğduğumuz anda peşimize takılıyor ama gene de ölüme ancak ölüm düşüncesiyle yaklaşmaya başlıyoruz.

R. -  Sözler güzel dediniz, kitaplara yönelmesine, haz ve haysiyet arasında bir denge aramasına, “bu saaten sonra kimseye eyvallahım yok” demesine ne diyorsunuz?
M.E. -  Kimseye aldırmamayı başarabilmek önemli bir şey. Bir aşama. Bu sadece belli bir yere gelmekle ilgili değil, bilgelikten nasiplenmiş olmayı gerektiriyor. Bir yazar ne zaman olgunlaşır? Ne zamanki kendi hakkındaki övgülere de eleştiriler gibi aldırmamayı öğrendiğinde. Yazarlar, yazarlığın ilk başlarında kendileri hakkında yazılan şeyleri doğal olarak çok önemsiyorlar, ama bir müddet sonra eleştirilerin üzerinde pek durmamayı öğreniyorlar. Ama esas olarak övgülere de aldırmadığınız andan itibaren ustalaşmış oluyorsunuz.

R. -  50 yaş, galiba çok önemli bir dönüm noktasıydı sizin hayatınızda…
M.E. - Evet, önemliydi. Kendi kendime şöyle demiştim: “48 yaşını geçince kendime bir şölen düzenleyeceğim.” Çünkü babam 48 yaşında ölmüştü. Bir de “50 yaşından sonra mühendis olarak çalışmayacağım” demiştim. Bunu söylediğimde 25 yaşındaydım, o zaman daha yazmaya başlamamıştım. Ne yazacağımı da bilmiyordum, ortada bir şey yoktu, ama yazacağıma emindim. “50 ye varıp babamdan yaşlı bir adam olduğum da artık sadece yazacağım dedim” Dediğimi de yaptım.

R. -  48’inize yaklaşırken bu düşüncelerinizde bir revizyon yaptınız mı?
M.E. -  Yapmadım, sadece içerde bir yerde, gizli bir sevinç hissettim, çünkü insanın ömrü süresi eninde sonunda genlerinde yazılı. Giderek baba tarafıma değil, anne tarafıma çektiğimi, babamdan çok dedeme benzediğimi anladım. Dedem 95 yaşında öldü, aşağı yukarı 40’ından sonra bir gizli, hafif üstü örtülü, suçlulukla sarılmış olarak 48 yaşında ölmeyeceğimin bilinci vardım. Şimdiki amacım, 94’e ulaşmak. 94 yaşına kadar gidersem, epeyce roman yazarım diye düşünüyorum. Bir sayı vermek istemem, ama 20’yi devirmek istiyorum… Tabii Kurtz başına geleni de unutmamalıyız: Conrad’ın bu Afrika’nın yüreğinde saklanan münzevi kahramanı içine bakmış ve çıldırmıştı.

R. - 50 yaşına kadar, bir yandan 9-5 mesaisi yapıyordunuz… Kendinizi tamamen yazmaya verdiğinizde temponuzda nasıl bir değişiklik oldu?
M.E. -  20 küsür yıl sürekli yazdım, hiç ara vermedim, ama 50 yaşından sonra, beş yıl içinde üç roman yazdım, yani süre 1/3 oranında kısaldı. 50 yaşından beri sadece yazıyorum. Haftada iki gün edebiyat dersleri veriyorum Uğur Mumcu Vakfı’nda. İlgilendiğim  başka hiçbir şey yok. Zaten bu kadar çok işim varken başka ne ile ilgilenebilirim ki? Yazmayı ve öğretmeyi kesin ve vazgeçilmez bir yaşam biçimine dönüştürdüm. Bu elde ettiğim en önemli başarılardan birisidir.

R. – Mühendislik yaparken bir yandan da roman yazıyordunuz, zor olmuyor muydu?
M.E. - Olmuyordu. Neden derseniz, disiplin ve zamanınızı verimli kullanma yeteneği derim… Becerili olduğumu sandığım ve bazen de arkadaşlarımı, yakınlarımı yoran durum, çok programlı olmamdır. Günün hiçbir saatini boş geçirmemeye çalışırım. Sabah işe giderken o gün yazacağımı düşünürdüm, öğle tatilinde not alırdım, akşam oturur yazardım. Çok yoğun olarak çalıştığım dönemlerde, iki elim kanda olsa, yarım sayfa-bir sayfa yazmaya çalışırdım. Sadece bir dönemde hızım düştü, o da “Yürek Sürgünü”nden, yani beşinci romanımdan sonra altıncıyı, Yüz: 1981 bitirmeme kadar 6 yıl geçti. Bunun nedeni de, o süre içinde sadece romanla değil, aynı anda senaryo yazmak ve müzikle uğraşmamdı. Senaryo oldukça vakit alan bir uğraş, yazımı değil de derleyip toparlanması. Yeni bir enstrümanı çalmayı öğrenmek gibi.

Vivaldı / “Dört Mevsim”

-Tanıdınz herhalde.

M.E. - Herhalde tanımışımdır. (gülüyor) İnsanın içine neşe dolduran parlak bir tınısı, tonu var. Öyle değil mi?
R. -  Vivaldi’ye özel bir yakınlığınız var galiba…
M.E. -  Vivaldi ilginç biri. Çok karanlık bir atmosferde çok uzun yıllar yaşayıp –bir yetimhanede öğretmenlik yapmış ömrü boyunca- neşeli, coşkulu eserler üretebilmiş olması bana her zaman ilginç gelmiştir. Onun için Kusma Kulübü’nde bir kahraman –Kadir- diyor ki, “eğer Vivaldi müzisyense ben de feylesof olurum.”

R. -   Vivaldi biraz popülerliğin kurbanı oldu galiba; insan çekiniyor Vivaldi’yi sevdiğini söylemeye, süper marketlerde bile çalınıyor…
M.E. -  Türkiye’de kime sorsanız “Vivaldi’nin ‘Dört Mevsim’ini severim” der. Tabii o kadar çok bilindiği zaman Vivaldi’yi severim demek zor. İnsan, müzik zevki gelişmemiş, ortalama bir dinleyici gibi algılanıyor, ama harika bir besteci. Üretken de değil mi?

R. -  Hepimiz gibi orada burada çalındığı için mi keşfettiniz, yoksa başka bir öyküsü var mı Vivaldi severliğinizin?
M.E. -  Belki çok çalındığı için çocukluğumuzdan beri kafamızda olan bir isimdi diyebilirim. Yatılı okuldaki müzik hocamız sıra dışı birisiydi, sadece derslerle yetinmez, müzik tarihi konusunda da bizi aydınlatmaya çalışırdı. Bazı bestecileri araştırmamız için bizi zorlamıştı, o zamandan hatırlıyorum Vivaldi’yi. Hayat hikayesini öğrendiğimde çok ilgimi çekti. Sanatçıların çok kasıntılı, bohem, parıltılı hayatları olur diye yaygın bir görüş vardır. Halbuki, sanat her şeyden önce çok çalışma ve disiplin gerektiren bir uğraştır. Büyük sanatçıların hepsi çok emek sarf ederek gelmişlerdir bulundukları yere. Sadece parıltılı, bohem bir hayat sürüp, üretken bir sanatçı olarak kalabilmek çok zor. Öyleleri az olmalı. Sanatçının en önemli özelliği –yaşam biçimi değil- söyleyecek lafının olmasıdır. Onu yaratmaya iten ısrarlı bir kaynak olmalı. Yakından baktığımızda bu kaynağın çoğu zaman bizi gerçek kılan, kendimiz duyumsayıp kavramamıza yol açan acı olduğunu görürüz. Sanatçı için gereken bir diğer özellik ise hayal gücü. Hayal gücü ise yaşamın değil, kişinin iç zenginliğinin bir türevi.

The Clash / “1977”

M.E. -   Sözler entresan, kim söylüyor?

R. -  The Clash. Devrimci bir grup. “Sandinista” diye bir albümleri de var. Şarkı “Yıl 1977, Beatles ve Rolling Stones’un miyadı doldu” diyor. Sizin aranız nasıldı Beatles ve Stones’la?
M.E. -  İzmir’de,Çiğli’deki Amerikan üssünün bir radyosu vardı, yatılı okulda geceleri gizlice onu dinlerdik. Yıl 63’tü galiba, o zamana kadar hiç duymadığımız, kimseye benzemeyen bir gruptan söz edilmeye başladı: Beatles. İlk parçaları “She Loves You” çok tuttu. Şarkının çok basit bir yapısı vardı, buna rağmen hepimiz için çok çarpıcıydı. O yıllarda okul kütüphanesine Illustrated London diye bir mecmua gelirdi, siyah beyazdı, ama harika resimleri olan bir dergiydi. Beatles’ı o derginin fotoğraflarından izlemeye başladık. Bir Avustralya turnesinin fotoğraflarını hatırlıyorum, havaalanında herhalde yüz bin kişi falan vardı, dehşet verici bir şeydi bizim için. Popüler müzikte, daha doğrusu batı müziğinde ilk yakaladığımız Beatles’dı. Arkasından da Rolling Stones, … Okulda iki-üç tane grup vardı, o dönemin ünlü parçalarını söylerlerdi. Mesela Moody Blues; “Nights In White Satin.” … Bir de Monkees…  “The House of  The Rising Sun.” Bunlar hatırladıklarım. Fakat 69-70’den sonra üniversiteye başlayıp, marksizmle tanışınca  bu tür müzikten uzaklaştığımı ve uzak durduğumu itiraf etmeliyim.

R. -  Peki folk-rock’a, Anadolu pop’a ilgi duydunuz mu hiç?
M.E. -  Cem Karaca’ları belli zamanlarda dinlerdik, bir de Siluetler vardı,  Shadows’dan esintili. Aşık Veyseli bilirdik. Ve tabii Ruhi Su…  Ama en ünlü parça, unutulmaz, 33 kurşundu. Ahmet Arif’in o şiiri…

R. -  Cem Karaca’nın ölüm haberi geldiğinde ne hissettiniz?
M.E. -  Cem Karaca’nın sesi hep isyana açılan bir kapı gibi gelmiştir bana.  Sonradan konumu öyle devam etmemiş olmamış olabilir, ama gençliği, ilk çıkışı ve Cem Karaca diye ünlenişi sol vurguludur. Dolayısıyla geçmişi yitirmek gibi, geçmişinden bir resmin, bir parçanın eksilmesi gibi bir duygu olduğunu söyleyebilirim.

Ek soru: Son yıllarda sizi en çok etkileyen ölüm haberi neydi, niçin etkilendiniz? – Lüzumsuz bir soruysa, sorulmamış farz edin.

R. -  1977 dendiğinde ilk aklınıza gelenler neler?
M.E. -  1977 dendiği zaman hep 12 Eylül öncesinin hazırlık dönemi geliyor aklıma. Şiddet, politik örgütleniş… 12 Mart döneminin öncesine denk gelen bizim hareketimiz, hareket daha çok bir üniversite hareketiydi, o nedenle de romantikti. Daha sonra başka bir yapıda ortaya çıkan sol haraket 12 Eylül’e doğru yine işçi tabanlı değildi, ama kırsal kesimle irtibatını sürdüren  büyük kent varoşlarında yayılıyordu. İşçiler fiilen işin içinde yoktu, olsaydı zaten sonuç böyle olmazdı. Türkiye solu işçi hareketini bir koçbaşı gibi kullanamadı, bu gücü yönlendiremedi. Oysa işçi sınıfının iktidar gücü somut olarak 15-16 Haziran’da İstanbul’da ortaya çıkmıştı. Ama bu güç bir iktidar hareketine dönüşemedi bir türlü.

R. -  1977 1 Mayıs’ı, Taksim’deki katliam bir dönüm noktasıydı galiba. Türkiye tarihinin en kalabalık 1 Mayıs’ıydı. Siz de Taksim’de miydiniz?
M.E. -  1977 1 Mayıs’ında Ankara’daydım. Taksim meydanındaki kalabalığa nerelerden, kimler tarafından ateş edildiğini hepimiz hatırlıyoruz. Gözlerimizin içine bakarak ne kadar çok yalan söylendiğini de… O insanların yüzü kızarıyor mudur şimdi?

R. -  2 Mayıs 1977 tarihli Hürriyet’in manşeti unutulur gibi değil: “Maocularla Leninciler çatıştı.”
M.E. -  Tabii, Sular İdaresi’nin tepesindeki silahlı adamlar hiçbir şey yapmadı! Olayları kalabalığın içinden bir grup çıkardı.O zaman Maocuların üzerine provakatör yaftası yapıştırmak kolaydı. Hoş, onlar da zaman zaman böyle şeyler yaparlardı, ama 1 Mayıs’taki durum elbette ki o tür bir şey değildi.  Demirel, gözlerimizin içine bakarak defalarca yalan söyledi. İnsan bunu nasıl yapıyor bilemiyorum, belki şimdi aynaya baktığında yüzü kızarıyordur. İnsan bir tartışmanın içinde, o anı kazanmak ya da o anda bir adım önde olmak için bazı şeyler yapıyor, sonradan bunun hiçbir şeye değmediği ortaya çıkıyor, çünkü üstünden zaman geçiyor, o anın sıcaklığı ve o anı oluşturan ayrıntıyı ortadan uzaklaştırdığı zaman geriye salt gerçek kalıyor, ki o da çok yüz kızartıcı bir şey. O kanlı günden beynimin içinde bir yerlerde birkaç resim var. Birincisi Kazancı yokuşuna yığılan kalabalık. 2.si yere çiğnenmiş çiçekler gibi serilmiş bir kalabalık ve sonra o son fotoğraf: Boş meydanda terk edilmiş, felaket habercisi  binlerce sahipsiz ayakkabı ve yırtılmış pankartlar…

R. -  İlk romanınız “Issızlığın Ortası”, 1979’da Milliyet ödülünü aldığına göre, 1977 sizin için hummalı bir yazma dönemiydi herhalde.
M.E. -  79’da, galiba aralık ayında aldım ödülü. Issızlığın Ortasını yazmaya 12 Mart’tan sonra, daha yargılanırken karar vermiştim. 1972-74 arası: Hemingway’in, Satre’ın, Malraux’un başından geçenler bizim de başımızdan geçiyor, faşizme karşı sağ kalarak direnmeye çalışıyorduk. Ancak yazmaya başlamam, sanırım yargılanma sürecinin sonunda mahkum olmam ancak bu mahkumiyetin 1974 genel affının Anayasa mahkemesinin kararıyla solcu mahkumları da kapsayacak şekilde genişletilmesi sonucunda normal hayata geri dönmemle mümkün oldu. Romanı bitirdim sonra yarışmaya gönderdim. Birinci olup tam yayımlanması gündemdeyken Abdi İpekçi öldürüldü, 80 şubatında sanıyorum, gazete sahibi Milliyet’i Aydın Doğana sattı. Bu satış beni basıl etkiledi? Satış sırasında gazete ve yayınevi ayrıldı, dolayısıyla kitaplar arada, Karacan Yayınlarında kaldı. Aradan bir 5-6 ay geçti, yayınevi basıyoruz, basacağız derken bu kez de 12 eylül darbesi oldu. Faşizm yayınevini korkuttu. “Senin romanın çok solcu, anti-militarist unsurlar taşıdığı için biz bunu basamayız” dediler açık açık.

R. -  Başka bir yayınevine götürdünüz mü?
M.E. -  Götürmedim, çünkü yayınevndeni Issızlığın Ortasını basmayı reddederken “başka bir kitabın varsa onu getir, onu yayımlayalım” demişlerdi. İkinci romanımı bitirip götürdüm verdim, okudular “çok iyi ama bunu da basamayız, kusura bakma.” Dediler. Ben de kitapları alıp çıktım. “Issızlığın Ortasında”yı bitirdiğim zaman Atilla İlhan’a götürmüştüm. Okumuş ve “çok iyi bir kitap” demişti. “Her yerde yayınlanır, ama istersen bunu Milliyet roman yarışmasına gönder, nasılsa birinci olur, sahneye öyle girsin…”Attila İlhan böyle bir set-up düşünmüştü. Doğru düşündüğü ortaya çıktı. Ödül kazanmıştı ama ne var ki kitaplarımın yayımlanması için  bir beş yıl daha beklemek zorunda kaldım. Ama yazmak benim için o kadar önemli, o kadar  vazgeçilmez bir şeydi ki,  hayatımın dengesini sağlıyordu. Bu açıdan 84 yılı benim için çok önemli. O yıl iki kitabım birden çıktı. 85 yılında romanlarım art arda Orhan Kemal ve Madaralı roman ödüllerini kazandı, böylelikle “Issızlığın Ortası” üç ödül birden almış oldu

Jane Birkin  / “Color of Coffee”

M.E. -  Tanıdık bir ses, ama çıkaramadım.
R. -  Jane Birkin. (Albümü gösteriyoruz)

M.E. -  Yaşlanmış, ama güzel yaşlanmış…
R. -  Çok ünlü bir şarkısı vardı sizin, gençlik yıllarınıza da denk gelen… Serge Gainsbourg’la birlikte söylüyorlardı…

M.E. -  Evet, “Je’taime”, o çok ünlüydü.
R. –  Romanın kahramanı kahve tiryakisi galiba. Sizin de öyle bir tiryakiliğiniz var mı? Ya da başka tiryakilikleriniz?
M.E. -  Tiryakiliğim sigarayla sınırlıydı.

R. -  Gainsborug’un “1969 dünyanın en erotik yılı” diye bir şarkısı var, sizin için nasıldı 69?
M.E. -  68 olayları bize 5-6 ay sonra yansıyarak geldiği için, Türkiye’nin 68’i,  69’du aslında.

Biraz evvel Demirel’e attık tuttuk, doğrudur da, ama 1965- 70 arası bütün çalkantılara rağmen Türkiye’nin rönesansı gibiydi. O dönem, bugünkü olanaklarla karşılaştırılmayacak gibi olsa da, dünyaya açıldığımız bir dönem olarak ortaya çıktı. Toplum kısıtlı bir biçimde de olsa Marksizm’le, egemen dünya görüşünün dışında başka dünya görüşleriyle karşılaştı. 1969’u,  okumayı yoğun olarak sürdürdüğüm bir yıl olarak hatırlıyorum. Hem edebiyat hem de politik okumalarımın yoğun olduğu bir dönem. Gençlik hareketlerinde giderek silaha doğru bir sapışın başladığı yıl olduğunu da belirtmeliyim. 69’da resmi yada yarı resmi faşist güçler seçici cinayetlerine başlamıştı. Bu karanlık güçler solcu öğrencilerden seçtiklerini öldürüyorlardı ve bu da büyük bir tepki yaratıyordu. O tepki de büyük bir toplumsal güç olarak başlayan gençlik hareketini giderek silahlı harekete doğru saptırdı. Aşağı yukarı iki yıl içinde bunu becerdiler. 1968 de, 50 bin-100 bin kişinin katıldığı protesto yürüyüşlerini hatırlıyorum,  ama işin içine silah girince, hareket, toplumsal nitelikli yaygın ve geniş katılımlı eylemlerden, küçük askeri eylemlere dönüştü, doğal olarak da eylemlere  katılanlar çok azaldı. 69’u bu dönemin başı gibi düşünüyorum. Filistin’e gidiş gelişlerin başlaması da bu tarihe rastlar. O dönemde Filistin’le kurulan devrimci irtibat, Filistin’e giderek askeri eğitim alıp geri dönmek, bir açıdan bakarsanız Avrupa’nın son romantik savaşı olan İspanya iç savaşına katılmak gibi gözüküyordu. İkinci Dünya savaşından önce dünyanın her yerinden demokratlar, solcular faşizme karşı dövüşmek için gitmişlerdi İspanya’ya. 1969-70’de Türkiye’de de öyle bir yönelme vardı, Filistin’e gidip emperyalizme karşı dövüşürüz düşüncesi daha da önemlisi  isteği vardı.

R. - Rönesans dediniz, biraz açar mısınız?
M.E. -  Şunun için öyle dedim: Kültürel ve politik açılımın ötesinde Türkiye’nin 65’le 70 arasındaki sanayi üretimine bakarsak, bu dönem içinde gelişmenin kriterleri olarak belirlenmiş sanayi kalemlerinin üretiminin 5-6 kez arttığını görürüz. Aynı dönemde işçi sınıfı  belli yerlerde yoğunlaşarak bir güç odağı olarak ortaya çıktı. İstanbul’un varoşlarından kent merkezine yürüdü… Oysa daha önce işçi sınıfına ilişkin -politik öncülük bağlamında söylüyorum- açık kanıtlar ortada yoktu. Sonradan bölünmüş olsa da TİP çok ciddi oranda, bir daha asla ulaşılmayacak oranda oy aldı. 15 milletvekili soktu meclise. 15 önemli bir sayı değildi, ama o 15 kişi nitelik olarak parlamentonun altını üstüne getirdi, parlamentonun tüm havasını değiştirdi. Bir de o dönemde herkes Türkiye’nin sanayileşmesini istiyordu; sol sanayileşme istiyordu, sağ sanayileşme istiyordu, herkes büyümeden yanaydı, genç bir nüfus vardı Türkiye’de. Ya şimdi? Şimdi Türkiye’nin sanayileşmeden söz eden yok.

R. -  Aslında onun arkasında üretken bir toplum paradigması da vardı.
M.E. -  Vardı tabii… O zaman üretmek isteyen, büyümek isteyen, sanayileşmek isteyen genç bir toplum vardı. Bugün bütün değer yargıları, bütün istek tüketime yönelik.

R. -  O zamanlar da yükselen bir tüketim talebi söz konusuydu,, ama bu tüketim talebinin üretimle de ilişkisi vardı.
M.E. -  Türkiye artık üretmiyor, yatırıma yıllardır kaynak ayırmıyoruz, ekonomiyi hizmet sektörüyle çevirmeye çalışıyoruz, borçlanarak durumu idare etmeye çalışıyoruz. Bir de üst yapıdan topluma empoze edilen dünya görüşü, tamamen bir tüketim toplumu yönünde. Her konuda, eşyadan maldan kültüre kadar her şey, tüketim toplumu normlarına indirgeniyor. Bu da tabii kısa vadeli bir şey, tüketmek, unutmak, bir kenara atmak, uzun vadeyi gözardı etmek, emekten çok o anı yakalayıp şey yapmak. Şimdi kimse başarının çalışmak, emek ve bir süreç sorunu olduğunu aklına getirmiyor. Hasbelkader  popstar yarışmasında bir numara yaparsam köşeyi dönerim diyor. Kimse ben çalışayım demiyor. Böyle olmuyorsa, örgütleneyim olacak bir düzeni getireyim diye düşünmüyor. Hayal gücü tüketim iştahı ile köreltilmiş bir toplum bizimki.

R. -  1969 aynı zamanda Metin Oktay’ın son defa gol kralı olup futbolu bıraktığı yıl….
M.E. -  Metin Oktay bir keresinde bizim okula gelmişti, 1963 ya da 1964. Hiç onun kadar güçlü kalça ve baldırları olan birini görmedim. Bir futbol topunun üstüne basmıştı, çocuklar 15-16 yaşlarında topa vuruyor ama topu ayağının altından sökemiyorlardı. Öyle bir güçle bastırabilen biriydi ve kalçalarıyla döndüğü zaman kimse topa yanaşamazdı. Şimdiki standartlara bakarsak, onun gibi bir striker dediğimiz, vuran adam hiç görmedim ve çok da romantik ve ilginç birisiydi.

R. -  Ölümünden birkaç saat önce, Ortaköy’de bir barda, “o gollerin sırrı neydi?” diye soruyorlar, o da bir Nazım Hikmet şiiri okuyor ve “bu şiiri hissetmek lazım o golleri atmak için” diye cevap veriyor…
M.E. -  Futbol yeteneği doğasında var ama çok çalıştığı da söylenir. Bize –Galatasaray’a-  İzmirspor’dan gelme, sanıyorum önce Pamuk Mensucat’ta başlamış. Duvara kale büyüklüğünde bir dikdörtgen çizer, sonra onu karelere bölermiş. Diyelim ki 32 tane kare var; 24 diyorsun 24’e vurmaya çalışıyor, bir, diyorsun sol köşeye takıyor 8 diyorsun sağ köşeye vuruyor, 32 diyorsun alt tarafa takıyor. Metin Oktay’ı 64 yada 65 de İzmir’de seyrettim, şimdiki gibi televizyon imkanlarının olmaması büyük şanssızlık, o zamanlar Göztepe’nin çok iyi bir kalecisi vardı Ali Artuner, bir penaltı atışı sırasında“şuraya vuracağım” dedi ve oraya vurdu. Tabii gol oldu; yakalamak mümkün değildi.18in üstünde ayağına top geldiği zaman kaleciler avaz avz bağırırlardı “vurdurmayın” diye.

R. -  Okulda en çok sevdiğiniz, başarılı olduğunuz ders neydi?
M.E. -  Ben parlak bir öğrenciydim, okulu birincilikle bitirdim. Başarılı olmadığım bir ders yoktu, en çok sevdiklerim matematik ve fizikti. Çok fizikseldim (gülüyor) Futbol oynardım, okul takımında sol açık, santrafor oynadım. Beden dersini, matematiği ve fiziği çok severdim. Hayatta duyduğum iki büyük pişmanlık var. Birisi neyse de, öteki önemli: Eğer yüz yıl önce yaşamış olsaydım mutlaka arkeolog olurdum. arkeoloji çok büyüleyici bir alan, şimdiki aklım olsaydı 35 yıl önce mutlaka biyolog olur, genetik üzerine çalışırdım. Yine de çok hayıflanmamalıyım, biyolog olamadım ama kızım genetik konusunda çalışmayı becerdi.

R. - Sizin stiliniz nasıldı?
M.E. -  Ben daha çok fiziksel özelliklerimle oynadığımı düşünüyorum, sol ayağımla iyi şut ve gol atardım.

R. -  Gökmen gibi miydiniz?
M.E. -  Yok o kadar da değil (gülüyor) Teknik becerilerim ondan daha iyiydi. Koordinasyonum iyidir, atletizmden dolayı. İyi yüzerim, iyi zıplarım.

Boris Vian
M.E. -  İnanılır gibi değil, harika bir şey.

R. -  Sever misiniz?
M.E. -  4. Henry lisesinden o kadar ilginç yazarlar ve insanlar çıkmış ki…  Paul Nizan, Sartre, galiba Semprun. Acaba Boris Vian da o liseden miydi, hatırlayamıyorum. Hepsi bir ara oralardan geçmiş. İstanbul’da bir Kabataş mesela, İzmir’de Atatürk Lisesi gibi, Ankara’da Deneme Lisesi de öyledir…

R. -  Yazar olarak Boris Vian’ı nasıl buluyorsunuz?
M.E. -  Boris Vian’ı ilginç bulduğumu söylemem gerekir, bir kere tarz olarak.  “Kusma Kulübü”yle ilgili olarak yapılan bir değerlendirmede, Ömer Türkeş, bu kitaptaki tarzı Boris Vian’ın bazı kitaplarına benzetti. Sert ve zaman zaman da çok ters olabilen bir adam. Zaten romanlarındaki üsluptan da sezilebiliyor bu.

R. -  Boris Vian’la ortak bir yönünüz daha var: Saksofon… Ama siz 50’sinden sonra öğrenmişsiniz, nasıl oldu o?
M.E. -  45 ‘imde. Çok uzun yıllar müzikle hiç alakam olmadı, sonra birkaç arkadaş, birbirimizi görmek için sigara dumanını elimizle keten helvası gibi ayırarak konuştuğumuz bir gece, “sigarayı bırakacağım ve öyle bir şey yapacağım ki herkes şaşıracak” dedim. “Ne yapacaksın?” dedi biri. “Ya paraşütle atlayacağım ya da -o sırada radyoda da Paul Desmond’un “Take Five”ı çalıyordu- ya da saksofon çalacağım” dedim. Hepsi güldü, “sen en iyisi saksofon çal, hiç olmazsa ölmezsin,” dedi beni en çok seven arkadaşım.

R. –  Daha evvel elinize almışlığınız var mıydı ya da çaldığınız başka bir enstrüman?
M.E. -  Hayır hiç alakam yok, fıkrada söylenildiği gibi, çalmaksa, radyodan başka hiçbir şey çalmamıştım…

R. -  Neden saksofon?
M.E. -  O anda radyoda “Take Five” çalıyordu. Timsah gibiyimdir, bir şeyi aklıma koydum mu, timsah gibi koparmadan bırakmam. Biliyorsunuz “Take Five” harika bir parçadır, 5/4 ritminde ölümsüz bir melodi… Enstrümantal olarak 1 milyon satan ilk caz parçasıymış. O dönemde yönetici olarak çalışıyordum, satın alma müdürünü çağırdım “bana bir saksofon al” dedim,.Doğal olarak adamcağız çok şaşırdı. Birkaç gün sonra büyük bir kutuyla geldi, 6 milyona bir Doğu Alman saksofonu almış. Aldım elime, kurcaladım biraz, baktım ses çıkaramıyorum. Bir arkadaşı araya koyarak Cumhurbaşkanı Senfoni Orkestrası’ndaki bir klarnetçi sanatçıdan ders almak üzere anlaştık. O sırada sağ omzumda bir sakatlık var. Aksilik ya, saksofonun da cephane sandığı gibi büyük bir muhafazası var, ağır bir şey, ben taşıyamıyorum. Yanıma birini aldım, CSO’na gittik. Bir toplantıdan geldiğim için takım elbiseliyim. Kelli ferli bir adam, arkada da saksofonu taşıyan biri, birlikte içeri girdik. Hoca gençten biri; bizi görünce çok şaşırdı, toparlanıp,“siz kimsiniz” dedi. Ne diyelim, “randevumuz vardı” dedim., “Aaa, ders almak isteyen siz misiniz?” dedi. Şöyle bir süzdü beni. Karşısında 45 yaşında bir adam. İlk sözü “çok zordur” oldu, “çalınabilecek en zor alet budur” Vazgeçirmeye çalışıyor, sonra da “nereden çıktı bu saksafon hevesi?” demeye başladı. “Gecenin bir saatinde sigarayı bırakmak için…” desem bana deli diyecek, “çok istiyorum, çocukluğumdan beri hep saksafon çalmak istedim” dedim, “peki sazınızı bir göreyim” dedi, birden sazın saksofon olduğunu kavrayamadım, saz deyince bizim gibi müzikle hiç alakası olmayanların aklına telli bir şey geliyor, neyse sonra anladım saksofonu kastettiğini. Gösterdim, baktı, hemen “rezalet” dedi, “bundan olsa olsa abajur olur, altına bir ip tak, içine de bir ampul, duvara koyarsınız aksesuar olarak.”. Sonra “solfej biliyor musunuz?” diye sordu. Solfej, “do, re, mi, fa, sol, la, si”nin ötesinde bir şey olsa gerek diye düşündüğümden, “bilmiyorum” dedim. “Peki nota okur musunuz?” diye sordu bu kez. “Hayır, ama öğrenirim” dedim, “çok zor bir şey olmasa gerek.” Adam, “Allah aşkına neden başka bir şey çalmıyorsunuz, gitar çalın, başka bir şey çalın, neden saksofon çalmak istiyorsunuz?” diyor. Ben de “çok istekliyim, öğreneceğim” diyorum inatla. Sonunda “Bununla olmaz,Selmer almanız lazım, ama o da Türkiye’de bulunmaz, sipariş verseniz 6 ayda gelmez” deyip kestirip attı. Baktım ders falan vermeye niyetli değil, “bir hafta sonra konuşuruz” dedim. Arabada bütün söylediklerini not ettim, sonra bir mühendis arkadaş İngiltere’ye gidecekti, ona Selmer marka bir saksofon sipariş ettim. Fakat Selmer profesyonellerin kullandığı bir marka, müzisyen enstrümanı, kolay bulunmuyor. Sonunda Birmingham’da bir alto saksofon olduğu tespit edildi, o zamana kadar ben tenor peşindeydim, “altoyu alın gelin” dedim. Saksofon geldi, o kadar harika bir şey ki! Buluşma günü, çalışma masasının üstüne koydum onu, klarnetçi sanatçı dostumuz içeri girdi oturdu. Niyetini haraeketlerinden çıkarabiliyorum: Aradaki kişiye vefa borcunu ödeyip gidecek,tam o sırada gözü masaya ilişti, “Hiii!”diye bağırdı ve yerinden fırlayarak koşarak gitti, saksofonu eline aldı, üstünde de kamış olarak Vandoren 2 var, bir kaç nota üfledi. Kendi kendime dedim ki” Bu adam bana ders vermezse başına silah dayayacağım ve adam bu aleti bana öğretecek,” öyle sesler çıkartıyor ki! “Bu aletten Ankara’da iki tane var, bu üçüncü oldu” dedi, sonra “siz Arnavut musunuz? Çok inatçısınız.” Dedi. Öyle başladık. Tam üç buçuk yıl, günde iki buçuk saat saksofon çalıştım. Üç-dört ay sonra, ODTÜ’de seçmeli ders olarak da veriliyordu saksofon, beni onlara “en yetenekli öğrencim” diye tanıttı. 18-20 yaşında çocuklar var, ben 45 yaşındaydım. Herkes bir parçayı deşifre etmek için 3-4 defa çalıyordu, ben 15 defada çalıyordum. Bir parçayı onlar 15 defa çalışıyorlardı, ben 45 defa çalıyordum ve iki buçuk yılın sonunda repertuarım aşağı yukarı 20si iyi olmak üzere, 100 parçaya kadar çıkmıştı.

R. -  Favori parçalarınız neler?
M.E. -  Tabii “Take Five”…  Charlie Parker’ın “My Little Sued Shoes”unu iyi çalarım; birkaç  popüler parça da var: “My Way” mesela… Lise arkadaşlarımla otuzuncu yıl buluşması için bir yerde toplandık, herkes birbirini çocukluğuna ilişkin özellikleriyle tanıyor. Mesela beni iyi futbol oynar, akıllıdır, atlettir diye biliyorlar. Sonradan bunlara yazarlık etiketim de eklenmişti ama hiç kimse benim saksofon çalacağımı tahmin etmiyordu. Birdenbire Selmer’i çıkardım ve marifetimi ortaya döktüm.

R. –  Okuldaki müzik derslerinde nasıldınız?
M.E. -  Berbat; Müzikle hiç alakam yoktu, seçmeli dersim Almancaydı. Orta Okuldan sonra hiç müzik dersi görmedim. Saksofona başlamadan evvel, “daha dün annemizin kollarında” söylersiniz ya, işte o seviyedeydim. Kalktım dört-beş parça çaldım. Herkes ağzı açık dinledi, o kadar şaşırdılar ki, biri geldi dedi ki; “Mehmet kuş oldu, uçmayı öğrendi deseler, bu kadar şaşırmazdım.” Şimdi arada bazı öğrencilerim bana soruyor, “hocam ben roman yazabilir miyim?” Eğer ben saksofon çalabildiysem herkes roman yazabilir. Beceremediğim şey doğaçlama yapmak. İki yıldır, düşüp başparmağımı sakatladığım için, eskisi gibi çalmıyorum, hatta son sekiz aydır hiç çalmıyorum diyebilirim.

R. -  Peki öncesinde çok sevdiğiniz saksofoncular var mıydı?
M.E. -  Cazla somut bir irtibatım yoktu, saksofon vasıtasıyla cazın içine girdim. Mesela saksofon, Selmer kentinde doğan, Alfred Saks diye bir Belçikalı tarafından geliştirilmiş, sonra Amerikalılar bunu bir caz enstrümanı haline getirmişler, önce büyük orkestralarda arkada dururmuş, sonra Coleman Hawkins’le birlikte öne göze çarpan bir solist saz  olarak geldiğini öğreniyoruz. Öyle ki, ünlü cazcıların neredeyse yarısından fazlası saksofoncu. Bunları hep sonradan öğrendim. Önceden bir bilgim yoktu, ama caz dinleyerek ve yapılarak öğrenilen bir şey, tat almak için mutlaka çok vakit harcamak, bilincinizi genişletmeniz gerekiyor.

“The Fall”

M.E. -   Enteresan bir ses. Kim bu?
R. -  Mark E. Smith. Camus hayranı. İlk grubunun adı, Camus’nun “Yabancı”sından mülhem, Outsider. Sonra asıl sevdiğim Camus kitabı “The Fall” diyerek grubuna o adı veriyor.  Camus, “Kusma Kulübü”nün satır aralarında kendini hissettiriyor. “Düşüş” sizce nasıl bir kitap?
M.E. -  Camus ile Sartre’ı yanyana getirince, Camus’nün bazı tespitlerini beğenmekle birlikte ben Sartre’ı daha çok önemsiyorum. Çoğunluk tersini söyler ama. Sartre sanki bana daha yakın geliyor, Camus’yü hiçbir zaman o kadar yakından benimsemiş olduğumu söyleyemem. Sisyphos söylencesine yüklediği etik değer, intihar üzerine yaptığı inceleme, çeşitli denemeleri çok önemli, ama yine de kendime yakın bulduğum bir yazar değil.

R. -  (Ertekin’le yaptığınız söyleşide, “romanın ana temasının, yazgısını arayan yalnız insan olduğuna inanırım” diyorsunuz. Bu çok Camus’vari bir ifade gibi. Ne dersiniz?)
M.E. -   Öyle ama Robinson Crusoe, Odyesus da yazgılarını arayan yalnız insanlardı. Ben romanlarımda insan yaratılışının gölgeli alanlarında zıtlıkları yazarım. Kıyıcılık ile merhametin, kardeşlikle düşmanlığın yan yana olduğu alanlardan söz ediyorum.

R. -  “Kusma Kulübü”nün çok varoluşçu bir damarı da var…
M.E. -  “Zamanın Manzarası” için yapılan değerlendirmelerden birinde kahramanın ve yazış tarzının içinde varoluşçu roman özellikleri olduğu söylenmişti, sizinki bu yönde ikinci değerlendirme. Tabi bunu benim söylemem ya da onaylamam, öyledir böyledir demem çok zor, bu eleştirmenlerin yapacağı bir şey.

R. -  Sartre’ın en sevdiğiniz romanı hangisi?
M.E. -  “Bulantı” denebilir, ama ben ondan daha çok küçük, anı gibi olabilen denemelerini, mesela çocukluğunu anlattığı “Sözcükler”i çok severim.. Nedense kendime çok yakın bulduğum bir metindir. Bir de yazmak üzerine kaleme aldığı ince bir kitabı vardı, (“Yazarın Sorumluluğu”? “Edebiyat Nedir”?) onu da önemsiyorum. Tabii Sartre’a tam anlamıyla nüfuz edebilmek için Fransız edebiyatına tümüyle hakim olmak gerekiyor ve bir edebiyat tarihçisi gibi bir çok şeyi de bilmek gerekiyor.

R. -  “Kusma Kulübü” Camus ile Sartre arasında da gidip geliyor gibi…
M.E. -  Bu aslında şunu da gösteriyor: Demek ki kitaplar, okuyucudan çok eleştirmenin gözünde yeniden tanımlanıyor.  Aslında bu kitapta, yazar olarak bakarsanız, Graham Green’in deyişi de önemli. “Sessiz Amerikalı”dan alınan “insan eğer insan kalacaksa taraf olmak zorundadır” cümlesi, romanı bir müzik parçası gibi düşünürsek, anahtar gibi bir tanım o açılış cümlesi. Graham Green, yazarlarımdan biri. Ama benim yazarım Schoendoerfer’dir (?) En önemli kitabı “Krala Veda” Okuma listesinin başlarında yer alan bir kitap.

R. -  Başka kimler var beğendiğiniz?
M.E. -  Dostoyevski. Romain Gary, A. Malraux, ve tabii Conrad. Kitap olaraksa “Hadrianus’un Anıları” M. Yourcenar diye Belçikalı bir kadın yazarın romanı. O kitap olağanüstüdür. Stendhal ve Tolstoy’u da severim.

R. -  Kitapta bir yerde, (s. 206), kahramanlarınızdan biri “Rembrandt’ın resimleri, Tolstoy’un romanları olağanüstüdür. Çünkü ikisi de yalan söylemeyi bilmiyordu” diyor
M.E. -  Ama o bir konteks içinde söyleniyor,  ama bana sorarsanız ben oyumu Dostoyevski’den yana kullanırım. Tabii ki Tolstoy da büyük bir yazar, büyük tablolar tasarlıyor, dengesi, kompozisyonu çok iyi, ışığı, rengi olağanüstü. Dostoyevski öyle değil, her şey karanlıkta; görüntüye siyah ve ateş hakim. İçinden öyle bir cehennem yanıyor ki, o cehennemi Tolstoy’un tablolarında bulmak mümkün değil. Mesela Turgenyev’i o kadar önemsemiyorum, iyi bir yazar hiç şüphesiz, ama nedense Turgenyev’i de Dostoyevski’ye yapılmış bir haksızlık olarak görüyorum. Zavallı Dostoyevski bir ara bunaldığında şöyle demiş “ah vaktim olsa, şu para kazanmak derdi olmasa da, Tolstoy ya da Turgenyev gibi iyi romanlar yazabilsem…”

Ahmet Kaya / “Başım Belada”

(Bu şarkıyı çalmaya vakit kalmamıştı, o karambolde albümü size vermeyi unuttum. “Başım Bela”dayı dinlemişsinizdir herhalde, Ahmet Kaya ve bu şarkı hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum.)
M.E. -   Ahmet Kaya iyi ve ilginç bir şarkıcı besteciydi(!). Onunda isyana açılan güçlü bir sesi vardı.

R. -  Öğrencilik yıllarınızda sizin de başınız beladaydı, öyle değil mi?
M.E. -  67-71 arası, sürekli. Hatta bu 1982 ye kadar sürdü. Hala arada işim polise düşerse, polisin beni unutmadığını görürüm. Türkiye de başı sistemle derde girmemiş yazar ve aydın var mıdır? Tabii bir kaç tane vardır; onlarda popüler kültürün bayraktarlığını yaparak borçlarını ödüyorlar.

R. -  ODTÜ’de Amerikan elçisinin arabasının yakılması sizin döneminizdeydi, siz de orada mıydınız?
M.E. -  Oradaydım, Comer’in Vietnam’dan gelişi zaten bir olaydı.  Türkiye’ye gelişini protesto etmek için Ankara’da havaalanına gitmiştik. Fakat onu yan kapıdan kaçırdılar, yakalayamadık adamı. Sonra aradan bir süre geçti ODTÜ’ye geleceği duyuldu. Rektörlüğün önünde önce 30-40 kişi vardı. Araba devrilip yakıldıktan sonra ortalık miting alanına döndü, birkaç bin kişi toplanmıştır herhalde. Çok ağır, zırhlı bir arabaydı. Ters yüz etmek çok zor olmuştu.

R. -  Kaç kişi devirdi arabayı?
M.E. -  Herhalde bir 30-40 kişi vardı, ama arabayı yakan çekirdek grup onu kişi kadardı. Aslında orada eylemle alakası olmayanlar ma destek vermeye gelenler çoğunluktaydı. Seyretmeye gelenler de vardı. Hani sürek avının sonunda av hayvanı yakalanır, insanlar üstüne çıkıp tepinirler ya, bunlar da arabanın etrafına bağırarak slogan atıyordu. İlk ağızda eylemle doğrudan ilgisi olmayanlar tutuklandı. Bir fotoğrafçı da günün hatırası diye durmadan fotoğraf çekiyor,polisler akşam gidip fotoğrafçıyı yakalamışlar, bir sürü sosyal demokrat, hatta olayla hiç alakası olmayan birkaç kişi bu yüzden bir süre tutuklu kaldı.

R. -  Siz ayrıca kutlamışsınızdır herhalde…
M.E. -  Bütün her yerde kutlandı. Özellikle de gece yurtlarda. Eylem sırasında 3000 kişi sloganlar atarak kutladı, rektörlüğün önünde  Comer’in  olup bitenleri soğukkanlılıkla seyrettiğini  şimdiki gibi hatırlıyorum . Comer orada öyle duruyordu. Vietnam’daki pasifizasyon uygulamasının tasarlayıcılarındandı. Hani bizde Güneydoğuda sonradan köy boşaltma olarak çıktı ya.  gidiyorsun oradan saldırı geliyor, en iyisi köyü boşalt, boşaltamazsan yak, yakamazsan öldür. İşte bu uygulamanın mucidiydi Komer.

R. –  Şimdi böyle bir şey düşünmek çok zor…
M.E. -  Mümkün değil, her yer gibi ODTÜ de değişti. Ama size ilginç bir şey aktarayım: ODTÜ’nün yurtlara yakın bir stadı  vardır, bir de 6-7000 kişilik, yamaca yaslanmış, yelpaze biçiminde beton bir tribün. Bu tribünün üstünde büyük bir devrim yazısı vardı, onu nasıl yazdığımızı hatırlıyorum. Oldu zor bir uygulamaydı, çünkü devrim yazısını tribünün şekline uydurarak yani aşağıdan yukarıya doğru  açarak ve ölçekli olarak yazmak gerekiyordu. Sanırım Mimari’den bazı çocuklar yazıyı şablonlamışlardı, öyle yazılmıştı. Ardından sayısız kez üstü boyandı; şu yapıldı, bu yapıldı, ama belli bir açıdan baktığınız zaman bir gölge, bir karaltı olarak hala devrim yazısı okunuyor. Tabii ODTÜ’nün şimdi böyle bir havası yok, ama ODTÜ’nün genlerinde, taşında- toprağında devrim yazıyor. Ve kimse derisinden o döğmeyi kazıyıp atamıyor..

Sonradan 5 Mart’ta polis ve jandarma ODTÜ’yü bastı, aşağı yukarı 8 saat yurtları ağır silahlarla taradılar, evet yurtlardan da karşılık verildi. Ama savaşta, biliyorsunuz ateş gücü kimin yüksekse o kazanıyor. Yurtlardan iki tane tabancayla ateş ediliyor, ama onlar ağır makineli tüfekle ateş ettiler. Hiç unutmuyorum, yan taraftaki 110, 210, 310, 410 numaralı odalar, İnşaat Fakültesi’nin önündeki düzlüğe bakıyordu, oraya ağır bir makineli tüfekle yerleşmişler, o odaların dış duvarları aşağı indi. Askerde de öğretirler zaten, ağır makineli tüfek bilmem kaç santimlik duvarı da yıkar diye. Yıkıldı. Mermiler koridorlarda serseri mayın dolaşıyor,  bir yere bir tavana sonra bir daha  yere vuruyor. Yazık, birkaç çocuk tuvaletlerin olduğu yan bölüme saklanmışlardı, kurşunlar beş – altı defa sekerek orada da çocukları buldu. Ben! Sigaram bitmişti, sürüne sürüne sigara aradım, herkes paçamdan tutuyor, vurulacaksın diye. Ortalık nasıl toz duman içinde, ama ben sigara izmariti arıyorum odalarda, hayatımın en uzun sigarasız günüydü. Sonra havan topuyla ateş edeceğiz dediler, galiba bir el de ateş edildi kuru sıkı, yapacak bir şey yok, çıktık dışarıya. Hepimizi toplayıp tribününde DEVRİM yazan stadyuma götürdüler.

R. -  Gerekçe neydi?
M.E. -  Arama yapmaya geliyorlar, biz de aramaya izin vermiyoruz, bir güç gösterisiydi. Burası benim kurtarılmış bölgem, giremezsin. Ondan evvel Hacettepe’yi, Siyasal’ı bastılar, yurtlarda bir – iki kişi öldü. Polis güç gösterisi yapıyor, komünist yuvalarını dağıtacak. ODTÜ’ye polis gelemezdi, gelmeleri mümkün değildi, öyle de oldu. Denizleri arama bahanesiyle, Jandarma komandoları geldi. % Marttan sonra  ODTÜ’de eğitime ara verildi ve kampüste bir jandarma karakolu kuruldu. Karakol kuruluncaya kadar erler ODTÜ yurtlarında üç ay kadar yaşad. Üniversite tekrar açılınca çekip gittiler. Fakat hiç unutmuyorum, Balıkesir’in Dursunbey kazasının Ovacık köyünden, Ahmet diye bir erin günlüğü bulunmuştu dolaplarda. “Arkadaşlar, şimdi size üçüncü dünya savaşını anlatacağım” diye başlıyordu günlük. Zavallı ere çatışma üçüncü dünya savaşı gibi gelmiş, öyle bir ateş vardı. Yani hangi hırsla ve  niyetle geldiklerini gösteriyor.

R. -  Romandaki kahramanlardan biri “Deniz isimin severim, hem erkekte, hem kadında” diyor. Deniz Gezmiş de bir dönem ODTÜdeydi, ahbaplığınız olmuş muydu?
M.E. -  Özel bir ahbablığımız yoktu. İki – üç kez konuştuk, ben o sırada ODTÜ İnşaat Mühendisliği Öğrenci Derneği Başkanı’ydım, ama hakim çizgiye muhalefet ederek başkan olmuştum. Milli demokratik devrime, köylü isyanına hiçbir zaman inanmadım. Türkiye’de bir devrim olacaksa, bunun şehirlerde olması gerektiğini düşünenlerdim. O nedenle hakim çizgiye muhaliftim, İnşaat Bölümü çok uzun yıllar sosyal demokratların kalesiydi, biz aşağı yukarı altı aylık bir çalışmadan sonra demokratik bir hamleyle öğrenci derneğini ele geçirmiştik. Olanakları geniş, parası bol bir dernekti, herkes bu derneğin imkanlarından faydalanmak isterdi, bu çerçevede birkaç kez konuştum Deniz’le. Deniz’in yoldaşlarından bazıları da sınıf zaten arkadaşlarımızdı. Ama asıl konuştuğum Hüseyin İnan’dı.

R. -  Nasıl bir izlenim kaldı Deniz Gezmiş’ten sizde?
M.E. -  Onlar daha evvel de bir kere daha ODTÜ’ye gidip gelmişlerdi. DÖB üyeli olarak: Devrimci Öğrenci Birliği.  İstanbul’da 15-16 Haziran’dan sonra sıkıyönetim ilan edildiği zaman ODTÜ’de bir süre kalıp sonra geri gitmişlerdi. ODTÜ Sosyalist Fkir Kulübü mensuplarının DÖB’lülere  teorik bilgileri zayıf eylemciler diye baktığını hatırlıyorum.. Ben daha çok Hüseyin’i (İnan) tanırdım, bence onların arasında lider oydu. En azından ideolog oydu. Yusuf’un çok naif bir kişiliği vardı. Hüseyin’deki belirgin tavır, alevilikten gelme şehit olma içgüdüsüydü. Öncü olduklarını tekrarlıyor, “Biz kurbanız kardaş” diyordu. O zamanlar ben çevremde silaha sarılmayı savunanlara şunu anlatmaya çalışıyordum: Tito ikinci dünya savaşı sırasında, yani savaşa kalkışmanın  bütün objektif koşulları mevcutken, Yugoslavya faşist Alman birlikleri tarafından işgal edilmişken, çok aktif bir halk direnci mevcutken, elinde 10 bin silahlı adam varken, silahlı mücadeleyi başlatmak için uzun süre düşünmüş ve tereddüt etmişti. Yani her şeyi ince eleyip sık dokumuştu, çünkü silaha başvurmak önemli bir karar. Bu açıdan çok tartışma yapmıştık. Silahı eline aldın mı, kesin bir başarı şansı görmen lazım. Halk savaşı sloganı daha çok bir feodale karşı koyma, o geleneğe karşı tasarlanmış, fiili işgal altındaki ülkelere uygun bir eylem. Teorik donanım açısından aralarında en yetkin olan Sinan’dı (Cemgil). Sinan’ın onlara katılması –bir çok kişi gibi- benim için büyük sürpriz olmuştu.  Aralarında en parlak , en belirgin liderlik vasıfları olan, gördüğünüz zaman kişiliğinin ateşi sizi de etkileyen biriydi Sinan.

R. – Cemgil, hem biraz gölgede bir isim, hem de tanıyan herkesin çok sevgiyle bahsettiği biri…
M.E. -   Filmlerde, romanlarda karşılaştığınız tiplerden birisiydi. Bir kere iyi okumuştu, ailesinden gelen önemli bir entelektüel birikimi vardır, sosyalizmi bilirdi. Halk savaşını destekleyenler genellikle pratiği teorik donanıma tercih edenlerdi. Bu nedenle de bana çok ilginç gelmiştir Deniz’lere katılması. Son ana kadar Deniz’lerle birlik olacağı konusunda ortada hiç emare yoktu. ODTÜdeki sosyalist fikir kulübünü büyütenlerden, lafı herkes tarafından dinlenen bir kişiydi, saygı gösterilirdi. O dönemde solcu oldun mu kişiliğin mutlaka tartışılırdı. Ama Sinan tartışılmayan bir insandı, ne oldu da sonradan Nurhak’a çıktı. Belki umutsuzluk! İşçi sınıfı harekete geçsin diye bekliyorsunuz, kımıldamıyor. Açıkçası bizler işçi sınıfının bulunduğu varoşlara  yayılamadık. Bizdeki sorun şu: Sol hiçbir zaman jestiyoner olmadı, yani iktidar olabilecek, hükmedecek bir konumda gösteremedi kendini. Ama faşistler bunu becerdi, MHP “iktidara gelirsem şöyle yaparım, böyle yaparım” dedi, yüzde 3-5 ten 18’e çıktı. Biz beceremedik, halbuki solun iktidarı için objektif şartlar hep var oldu. Bugün de öyle. Sol bir partinin bu ülkede ortalığın tozunu atamaması mümkün değil, o kadar çok veri var ki. Hani “solun iktidara gelmesi için uygun koşulları oluştur” deseniz, üç aşağı beş yukarı bugünkü koşullardır onlar. Ama solda önemli bir bir şey eksiklik var. Toplumla “kol boyu” uzaklığı kestirememek. Hiç unutmam, 1969 da galiba, ODTÜ’nün yakınlarındaki bir fabrikada grev vardı, desteklemeye gittik, yanımızda yiyecekler götürdük. Ortalığa çıkardık. Zaman geçti, kimse dokunmuyor. Sigara ikram ediyoruz, almıyorlar. Şaşırdık kaldı, anlamıyoruz ne oluyor. Meğer ramazanmış. Biz müslüman bir ülkedeki devrimciler olarak işçilerin de oruç tutabileceğini ve bunu çok ciddiye alacaklarını hiç akla getirmemiştik. Bu belki çok uçta, garip bir örnek, ama durumu özetlemesi açısından ilginç bir durum. Türkiye de yoksulları hala zenginleşme umudu var. Sağcı partilerin de yaptığı bu düşü,  toplumun zenginleşme umudunu taze tutmaya çalışmak. Bu umut iyice dibe vurunca, bir yerden bir şekilde patlayacak, ama patladığı zaman, kim bunu alır götürür tartışma konusu. Önemli olan onu yönlendirecek birilerinin hazır olması. Bolşevikler Krenski döneminde ilk seçimlerde de 1500 oy falan aldılar, ama sonra şartlar oluştuğu anda iktidar oldular. Önemli olan doğruyu söyleyen bir nüvenin mevcut olması, şartlar da oluştuğu zaman ikisi birleşiyor ve dönüşümler oluşabiliyor.

R. -  1971’de hüküm giymeniz nasıl oldu?
M.E. -  Öğrenci derneği başkanıydım, başkan olduğum için otomatik olarak dava açtılar. Beni Dev-Genç davasına dahil ettiler, ama ben Dev-Genç üyesi değildim, çünkü ideolojik olarak milli demokratik devrime inanmıyordum. Hiçbir şey tutturamadı polis, çünkü dava sürecinde beni suçladıkları olaylarla ilgili sadece hazırlık safhasında alınmış bir ifade vardı, hukuk mantığı açısından bu kişilerin bu ifadelerini mahkemede de tekrarlamaları, onlara karşı benim şahit getirmem gibi birtakım prosedürler vardı. Bunların hiçbiri olmadı, bir gün dilekçe vermeye gidiyorum jandarmaların arasından, ünlü Ali Elverdi mahkeme başkanı. Muvazzaf general. “Bana bak” dedi –eliyle bir yuvarlak çizerek- “Mit raporları bu; bunun içindeysen –ağzıyla bir hareket yaptı- kuş tutsan paçayı kurtaramazsın, dışındaysan bir şey olmaz, onun için dilekçeyle filan uğraşma.” Hemen meslekten hakimler atıldı, “aman paşam susun” diye. Ötekiler durumu  hukuka uydurmaya çalışıyor, ama adam öfkeli olduğu için “hakkında rapor varsa, seni tehlikeli bildiysek (el çırpıyor ) kurtaramazsın” diyordu durmadan. Dediği de oldu. Hazırlık safhasında düzmece bir ifadeyle 8 yıla mahkum oldum. Sonradan 84’e kadar pasaport alamadım, bir kamu kuruluşunda çalışırken yanımda emekli bir emniyet mensubu vardı, onunda dahil olduğu bir heyetle olarak yurt dışına gitmek gerekiyordu, ben sürekli kaçınıyorum, çünkü biliyorum yine pasaport meselesi çıkacak başıma diye. Sonra adamı çağırdım, “benim pasaport almam mümkün değil” dedim. Ben gitmezsem onların gitmesi mümkün değil. Kefalet müessesesi varmış, “ben size kefil olurum” dedi, beraber gittik emniyete, ilk tutuklandığımda çekilmiş fotoğraflarım var, 68 ya da 69’da. Yanımdaki “siz hiç konuşmayın” dedi. Pasaport daire Müdürü “sizler şövalyeymişsiniz” dedi, “şimdikiler hemen basıyor kurşunu, sizin kıymetinizi bilememişiz.” Sanki kendileri kurşunu –hem de arkadan- basmamışlar gibi içtendi. İşte böyle komik ama gerçek, eski bir emniyetçinin kefaletiyle pasaport alabildim.

R. -  Kaç yıl yattınız?
M.E. -  1971’de başladı, 74’te afla sona erdi. Dolayısıyla çok ciddi bir hapishane tecrübesinden söz edemem.

Bu sorudan sonrası Pink Floyd, hip-hop, Ciwah Haco (ve Garbarek) şarkıları ve bağlantılı konular hakkında yorumlarınız olsun diye düşündüm.

Sizi biraz yoracağız, ama Erkin Koray’ın dediği gibi, “olan oldu bir defa, bari hepimize yarasın.”