Radikal – Şubat 2004

R. – Ana karakteriniz Umut’un yaşadığı ev, çeşitli nedenlerle yaralanmış, örselenmiş ve bununla birlikte birbirine tutunarak ayakta kalmaya çalışanların buluştuğu bir mekân. İstanbul’un bir semtindeki bu apartman, Türkiye’nin acı çeken tüm kesimlerini kapsayacak nitelikte. Onlar, moda tanımlamayla “öteki Türkiye’nin” insanları. Edebiyat belki de ‘mutlu’ insanların değil, mutsuzları ve ‘hayata tutunamayanları’ anlatma işi. Bu açıdan baktığınızda romanınızdaki yan karakterlerin rolü hakkında bilgi verir misiniz?
M.E. -  Daha önceki röportajlarımda da söylemiştim. Ben yazdıklarının odağına insanı yerleştiren ve çevremdeki insan manzaralarının ressamı olmayı yeğleyen bir yazarım. Kusma Kulübü, bir anlamda ikiye bölünmüş bir kentin, (ülkenin de diyebilirsiniz) birbirine zıt yaşam biçimlerinin sergilendiği bir roman. Romanda bir yanda medyanın Tanrıları, magazinin kraliçeleri, bir yanda da ‘düş kırgını’ insanlar var. Ve bu insanların yaşamları bugün bize dayatılan yaşam biçiminden çok daha sahici çok daha dramatik bir yaşam. Acının çıldırttığı felsefeci Kadir, polisteki sorgusunda ikinci kez körleştirmek istenilen âmâ kız Melek, utancın kulaklarını keskinleştirdiği güneydoğu gazisi, zorla bozkurt selamı öğretilen Korsakof hastası kız, evlerinden Kürt oldukları için uzaklaştıran Zilan ve Leyla gibi yan karakterler, ülkemizin resminin tamamlanması için şart. Bu ‘Yan Karakterler’ olmadan gerçeğin sadece yarısı söylemiş olmaz mıyız? Bir şeyin -bilirken- sadece yarısını söylemenin ise yalan söylemekten, gerçekleri gizlemekten farkı yoktur.

R. - Gerek ana gerekse yan karakterlerinizin buluştuğu ortak nokta sadece ev değil. Hemen hemen hepsi geçmişlerinde bir terk ediliş yaşıyorlar (Kimi sevdiği kadını kaybediyor, kimi kızını, kimi sevdiği adamı, babasını ya da oğlunu yitiriyor). Romanınızda benzer geçmişe sahip olanlar, ortak gelecek kurmak için mi yan yana geliyor?
M.E. -  Edebiyatın kalıcı kahramanların boy attığı, sonra da yırtıp içinden çıktığı kozanın lifleri çoğu kez acıdır. Dikkatlice bakarsak, insanlar için sonu kötü biten her şeyin edebiyat için iyi olduğunu görürüz. Genellikle mutluluğu değil, mutsuzluğu yazarız. Çünkü mutluluk kısa ömürlüdür, hemen tüketilir. Oysa mutsuzluğu, pişmanlığı ve acıyı tüketmek, hatta aşındırmak zordur. Mutsuzluğumuzu, acımızı ve pişmanlığımızı aşındıramadık mı, hayatımızı anılaştıramayız. Yani geçmişe hapsedemeyiz. Yazmak da işte bu noktada başlar. Bu kahramanların yan yana gelmesi için şunu söyleyebiliriz. Acı, kan bağından daha kalıcı, daha güçlü bir bağdır. Acı çekenler birbirlerinin akrabasıdır; biyolojik olmayan, yazgısal bir akrabalıktan söz ediyorum. Romanın kahramanı Umut da tutunmaya çalışan bu düş kırgınlarının ortak öfkesi ve adı gibi umudu.

R. - Umut sık sık midesine dikkat çekmekle birlikte, asıl kusma işlemini beyninde gerçekleştiriyor. O güne kadar edindiği hayat deneyimini, ilişkilerini, sevdalarını kusuyor. İnsanın kendi ile yüzleşmesinin sonucunda ortaya çıkabilecek bu işlemi gerçekleştirmek son derece zor…
M.E. -  İyi bir yazarın mayasında kendini suçlama isteği ve yeteneği, vicdanlı bir insanın ise utancı olmalı. Umut’un yaşadıkları kusma yeteneği edinmesine yeterli. Hem unutmayın, roman kahramanları hayal gücümüzün ulaştığı, yeltendiği ve cüret ettiği her şeyi yapabilecek yeteneklerle donatılmışlardır. Kitabın girişinde kusma nedenleri sayılırken, ruhsal etkilerden de söz ediliyor. Kulaklarında aç bebeklerin ninnisini duyan birisi her şeyi yapabilir bence.

R. - “Umudun iki güzel kızı var: Öfke ve cesaret. Öfke olanlara dayanma, cesaret değiştirebilmek için…” diyorsunuz. Öfke aynı zamanda başkaldırının, kabullenmeyişin ve yerine yenisini koyabilmenin aracı değil mi?
M.E. -  Öfke, direnmenin, vazgeçmemenin ardındaki büyük itici güç. Öfkemiz olmasaydı şiddet olmazdı, şiddet olmadan da isyana açılan kapıyı itecek gücü bulamazdık. Soylu bir amaca yönelik öfkeden daha kutsal, daha haklı hiç bir şey bilmiyorum. Yaratıcılığın kökeninde de çoğu kez -açık ya da gizli- bir öfke öğesi vardır. Çünkü yaratırken, yerine yenisini koymadan önce -ilk adım olarak- var olanı yıkmak gerekir. Yıkıcılık her zaman öfke gerektirir. Ama bu öfke benliğimizi doyuracak küçük lokmaları elde etme hırsından değil, kişisel ve toplumsal vicdanımızdan kök almalı. İşin püf noktası bu.

R. - Kişi ve olaylar arasındaki çelişki kadar dikkat çeken bir diğer nokta da şeytan ile Tanrı arasında gerçekleşiyor. Romanda şeytana ve Tanrı’ya yüklediğiniz anlamı öğrenebilir miyiz?
M.E. -  Edebiyat bir açıdan da iyilik ve kötülüğün yeniden oluşturulması süreci. Kalıcı edebiyat kahramanları sık sık ruhlarını Şeytana satmaz mı? Yazarın edebiyatta Şeytan ve Tanrı birlikteliğini kullanmasının ardında roman kahramanlarını iki kutuplu bir açmazın içine hapsetme niyeti de vardır. Unutmayın, bir yazarın ustalığı, kahramanlarına eziyet etmesi ve onları zor, imkansız seçime zorlamasında yatar. Ayrıca bir yazar için Tanrı her zaman gereklidir. Hem meydan okumak, hem de geleceğe aktarmaya çalıştığı varlığını onaylatmak için. Şeytansa kötülüğün tanrısıdır ve edebiyat da -tıpkı masumiyetten çok günahkarlığa yakın olması gibi- iyilikten çok kötülüğe yakındır.

R. - Tüm eserlerinizde olduğu gibi “Kusma Kulübü”nde de değişen değerlerin toplumun üzerinde yarattığı psikolojik, sosyoloji ve ekonomik etkilerini bulmak mümkün. Türkiye bu konuları ele alma açısından -ne yazık ki- çok zengin bir ülke. Sizin beslenme kaynaklarınız belli ama, bu konuların işlenişinde kendinizi nasıl bir noktada gördüğünüzü öğrenebilir miyiz?
M.E. -  Ben on beş yaşından beri vicdanımın kölesiyim. Galiba orta üçteydik. O yıl, hatırlıyorum mayıstı, bir gece üç arkadaş yatılı okuduğumuz okuldan kaçmıştık. Sabaha karşı geri dönerken, Bornova’da (İzmir) bir sokak arasında, bir elektrik direği altında ağlayan, yaşlı, beyaz sakallı birini gördük. Yetişkinlerin ağlaması çok yürek burkan bir şeydir, bilirsiniz. Nur yüzlü ihtiyar, bir yandan ‘beni havuza atacaklar,’ diyor, bir yandan da, “kağıt, kağıt,” diye inliyordu. Şaşırmış ve çok üzülmüştük ama adamın ne demek istediğini, bizden ne beklediğini bir türlü anlamıyorduk. Evsiz biri olmalıydı. Ama para istemiyordu. ‘Beni havuza atacaklar ve kağıt gitti…’ Yaşlı adam, sürekli bunları tekrarlıyordu. Sanki kağıdı bulamazsak orada ağlaya ağlaya can verecekti. Sonunda sözünü ettiği kağıdı önündeki yağmur suyu mazgalına düşürdüğünü anladık. Birimiz deliğe inip kağıdı buldu. Sararmış, dörde katlanmış bir kağıttı bu. Merakla açtık: Bir mahalle muhtarlığından verilmişti. ‘İş bu belgeyi taşıyan kişinin, öldüğünde, cenaze işlemleri -bu kağıt ibraz edildiğinde- muhtarlığımızca yapılacaktır.’ Kağıtta bunlar yazılıydı. Yaşlı adama, kağıdı kaybetmemesi, öldüğünde cebinde bu kağıt olmazsa cesedinin kadavra olarak kullanılmak üzere Ege Üniversitesi hastanesine verileceği, orada da kesilinceye kadar havuza atılacağı söylenmişti. Önce kağıdı okuyan arkadaşımız, sonra da ben ağladım ve o gün hayatımın ilk gizli örgütünü kurdum. Tam dokuz yıl, okulda sınıftan sınıfa geçerek yaşayan bu örgüt ölünceye kadar Hasan Amcaya göz kulak oldu. Onun gibi bir kimsesizi havuza vermedik, onunla akraba olmuş bir kalabalıkla toprağa gömülmesini sağladık. Ne yazık ki ben cenazesine gidemedim; o sırada sıkıyönetim mahkemesinde yargılanıyordum. Ama verdiğimiz sözü tuttuk. O günden beri hayata yoksulların yanından bakıyorum.

R. - Vicdan sorgulaması üzerine kurulu bu romanda, ekonomik zenginliğin vicdanı körelttiğini vurguluyor, dünyayı ve olayları algılayışın bilincin yanı sıra acıma duygusuyla da oluştuğunu belirtiyorsunuz. Acımak, vicdan ve ahlâki unsurların toplumsal dönüşümde ya da değişimde etkilerini neler? Acımak, vicdan ve ahlaki unsurların toplumsal dönüşümdeki rolleri nedir?
M.E. -  Vicdan, köken olarak, Latince ‘conscienca’, bilmek fiilinden geliyor. Bir çok dilde vicdan ve bilinç akraba sözcükler. Örnek İngilizcede: Conscious, conscience. Eric Fromm, Vicdanı, cesaretin fışkırdığı kuyu olarak tanımlıyor. Bu kuyu öyle bir kuyu ki, bir çok erdemimiz oradan fışkırıyor. Eğer vicdan ve merhamet olmasaydı, adalet ve eşitlik kavramları da olmazdı. Eşitlik ve adalet, toplumsal dönüşümlerin kriterleri olmalı. Belki akıl da önemli. Ama akıl tek başına her zaman acıya, eziyete direnmiyor. Bize direnen, korksa da vazgeçmeyen, inatçı ve öfkesi daha uzun soluklu bir erdem gerekiyor. Yani Vicdan. Değişim için vicdanımızla umutlarımızı akraba kılmalıyız. Kusma Külübü’nün kahramanı Umut’un magazin dünyasında başladığı yolculuğu, vicdanını tutkularının Tanrısı kıldığı yeni bir kimlikle tamamlanıyor; kesintisiz, sürekli bir acıma yeteneği elde ettiği bir durakta… Kitap kısaca bunu anlatıyor.

R. - İnsanlar ideolojik taraf olurken kendini komünist, sosyalist ya da ‘milliyetçi olarak tanımlar. 90’lı yılların sonunda tanımlama biçimleri değişmeye başladı. Günümüz dünyasında varolan sisteme karşı çıkma araçlarından birinin ve belki de en önemlisinin vicdan olduğuna mı inanıyorsunuz? Vicdanın ideolojiler üstü olduğunu söyleyebilir miyiz?
M.E. -  Belki bu soruya şöyle cevap vermeliyim. Vicdan, edebiyatın en önemli, en çok işlenmiş temalarından birisi, Kusma Kulübü’nde benim yaptığım da bu. Yıllarca önce bir romanımda, bir kahraman şöyle diyordu: “Tüm ideolojiler, insanlığın mutluluğu için var olmalıdır.” Hâlâ aynı fikirdeyim. Vicdanı gözetmeyen, doyurmayan bir insanlık ideali olamaz. Çoğumuzun -küçük burjuva kökenli biri olarak- solcu, komünist olmayı seçmesinin nedeni, bir erdem olarak vicdanın en iyi bu düşünce sistemlerinde karşılık bulacağı inancı değil midir? Bir diğer önemli konu da akıl. Akıl başı boş bırakılmamalı; hele zenginliğin kölesi olmasına asla izin verilmemeli. Aklın kılavuzu -efendisi- vicdan olmalı. Unutulmamalı ki, gezegenin üstündeki en tehlikeli hastalık olan zenginliğin en çok yağmaladığı değerli doğal kaynak, insanlığın aklıdır.

R. – Kendine bir hayat edinememiş Umut, Nihan ile tanıştıktan sonra başlayan ve B.B. ile devam eden bir değişim savaşı veriyor. Bu aynı zamanda bir varolma ve varsayılma savaşı. Varolmayı ya da varsayılmayı medya üzerinden yapmaya çalışırken/zorlanırken, derin bir medya eleştirisine tanık oluyoruz. Medyanın asli işlevinden sıyrılıp politik ve siyasi arenada yönlendirici ve gündem belirleyici niteliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
M.E. -  İtirazım medyanın -geniş bir kısmının- yaptıkları kadar, bunları yaparken sergilediği davranışa. Kendilerini yerleştirdikleri Tanrısal konum ya da. Farkında mısınız? Bize -topluma- akıl verirken takındıkları o soylu tavrı, kendi çıkarları söz konusu olduğunda nasıl da terk ediyorlar. Medyanın durumu hakkında en iyi değerlendirmeyi yine medya yapıyor; tabii rakip gruplardan söz ediyorum. Aralarındaki kavgaların seviyesini, nerelere kadar indiğini hatırlayın. Ama yine de medyanın bilerek ya da bilmeden (!) verdiği en önemli hasar, her kavramı, olayı, durumu magazinleştirme isteği. Soylu, değerli ne varsa içi boşaltılmaya çalışılıyor. En azından bu çabanın platformu olmaya teşne medya. Yoksulluktan, azınlıktan yana olmak bir soylulukken, zenginliğe ve güce tapıyor, tapınıyorlar, direnenleri de değişime karşı olmakla, çağ dışı olmakla suçluyorlar. Geçen gün bir reklam seyrettim; cep telefonu sahibi olmakla özgürlük iç içe geçirilmişti. Cep telefonun varsa özgürsün. Kalk ve dans et. (Gerçek tam tersi; varsa tutsaksın, göz altındasın). Bu beni acı acı gülümsetti. 1971 de sıkıyönetim mahkemesindeki yargılanma sırasında, ifade verirken, duruşmada söz alıp konuşurken hatta savunma yaparken bazı sözcüklerin kullanılması yasaktı. Bunlardan birisi de özgürlüktü. Hatırlıyorum, jandarmalar, yaşasın özgürlük demeye devam ettiği için Şaban İba adlı bir arkadaşımızın önce üstüne atlayıp ağzını kapatmaya çalışmış, başaramayınca da dilini kesmeye kalkışmışlardı. Belki açık açık bağıramadık ama biz de öksürmeyi keşfettik. Yüz kişi hep birlikte -gürültünün ardına saklayarak- öz-gür-lük, diye öksürüyorduk. Deneyin harika bir şey.

R. - Yazarın en büyük handikabı, eserini okuru düşünerek oluşturması. Bu durumun yaratım sürecine darbe indirebilecek kadar büyük bir tehlikeyi içinde barındırdığı bir gerçek. Ancak sonunda her yazar, okunmak ve anlaşılmak ister. Bu açıdan baktığınızda “Kusma Kulübü”nün okur tarafından ne ifade etmesini ya da nasıl anlaşılmasını istersiniz?
M.E. -  Vicdanımız efendimizdir. Zenginlik ise kurtulmamız gereken bir hastalık. Bunun için öfkemizi diri tutmalıyız. Yazarın görevi toplumda var olmayanı (adalet, eşitlik gibi) elde etme çabasında sürece ışık tutmak, farklılıkların, adalet ve eşitsizliklerin üstünün örtülmesine engel olmaktır. Benim yaptığım toplumumuzdaki vicdansızlıkların bir de edebiyat yoluyla kaydını tutmaya çalışmak. Doğrusu bunların okur tarafından anlaşılmasını isterim. Zaten okurumdan da her zaman eminim.

RADİKAL ŞUBAT 2004
SEMA ULUDAĞ