Milliyet Sanat – Şubat 2004

“Kalemimi  asla günün modasına göre yontmadım!”

Mehmet Eroğlu’nun son romanı “Kusma Kulübü” Graham Greene’den bir alıntıyla:“İnsan, eğer insan kalacaksa, taraf tutmak zorundadır…” diye başlıyor.

Sürükleyici ve sarsıcı. Klişe olacak ama Mehmet Eroğlu’nun son romanı gerek atmosferi, gerek anlattığıyla “Kusma Kulübü” böyle tanımlanacak  bir roman. Fakat, aynı zamanda rahatsız edici ve irkiltici de. Bu anlamda “Kusma Kulübü” nasıl karşılanır, nasıl değerlendirilir; bakın, orası tartışmalı. Medya, -B. B kimliği üzerinden medya için söylenenler yenilir yutulur gibi değil çünkü- romanı ve yazarı görmezden mi gelir yoksa tam tersine üzerine mi atlar, derseniz, bilinmez. Mehmet Eroğlu’nun iddia ettiği gibi durduğumuz nokta her şeyin tüketilip, içinin boşaltıldığı noktaysa gerçekten, kuşkusuz; ikinci şık gerçekleşecek ve birkaç günlüğüne/ ya da haftalığına herkes “Kusma Kulübü”nü konuşacak! Bu arada, romanı okumadım, neden bahsediyor, diyorsanız o kabaca şöyle: Umut Çinici’nin yolu, bir gün, entelektüel dostu Kadir Laçin’in evinde tanıştığı Nihan’la kesişir. Nihan, Tapınak Şövalyeleri başlığı altında hepimizin adını duyduğu gizli güçlerle savaşmak için dar bir grup kurmuş, savaşmak için de suçluların üzerine kusmayı seçmiş, zeka olimpiyatlarına katılıp, derece alacak kertede akıllı ve zeki biridir. Nihan’ın nihai amacı ise “Hayalet”i ulaşabilmektir..

M.S. – “Kusma Kulübü”, başta adı olmak üzere “trend-dışı” bir roman. Aşkı ya da tarihi masaya yatırmıyor, özgeçmiş hikayeniz değil, vs. Dahası,  bugünün okurunun beğeni ve isteklerine cevap vermediği gibi onu irkiltip, rahatsız edecek bir konusu var…
M.E. - Bir yazarı en çok seçtiği temaların ve bu temaları ele alış biçiminin tanımladığını sanıyorum. Sorunuza bu açıdan cevap verecek olursam, Kusma Kulübü’ndeki gibi “trend-dışı” bir konu seçmemin nedeni, yazmaya başladığımdan beri hep “trend dışı” bir yazar oluşumdur diyebilirim. Ben ilk günden itibaren trajik insanlık durumları, tehlikeli sorular ve kendilerine bu tür sorular soran insanlarla ilgilendim. Günümüzde toplumun vicdanı iğdiş edilmeye çalışılırken -edebiyatın toplumsal bir eylem biçimi olduğuna da inanan bir yazar olarak-  iş alemi, medya ve politikada sürüp giden hafifliğe, düzenbazlığa, ikiyüzlülüğe en çok da hadsizliğe nasıl seyirci kalabilirdim? Kusma Kulübü’nde yapmak istediğim, toplumsal belleğe edebiyat yoluyla bir kayıt düşmek ve değerli olan her şeyin içini boşaltma kampanyasına karşı durmak. Gelelim okurun beğeni ve dileklerini (eğer okurun beğeni ve istekleri dediğiniz gibiyse) neden gözetmediğime. Sartre’den bir alıntıyla cevap vereyim: “Kötü roman, -okuru gözeterek- pohpohlayarak hoşa gitmeye çalışan romandır; iyi romansa inanma ve inanılma işidir.” Gerçek yazarlar okuru -bir reklamcı gibi- hedef kitle olarak görmezler, görmemeliler diye düşünüyorum. İyi yazarlar kolaylığı sürgün edip, toplumda var olan eşitsizliklerin altını çizen, bunların unutulmamasını sağlamaya çalışanlardır. Kusma Kulübü’nünki gibi irkiltici bir konu seçmemin nedeni kısaca bu. Ben kalemimi asla günün modasına göre yontmadım.

M.S. – Nihan ve çevresinde toparlanan dar bir grup iş alemi, medya dünyası demeden kötülerin üzerine kusuyorlar. Benim kemik bir okurum var, beni onlar okusun, kitleler diğerlerinin, Enis Batur’un söyleşiyle “yatay yazarların” olsun mu diyorsunuz bu tavrınızla?
M.E. – Ben, beni şu okusun bu okumasın demiyorum; böyle de bir kaygım yok. Ancak ortada da bir gerçek var. Görünen o ki, günümüzde 3 tip okur oluştu. En yeni ve en geniş olan -popüler kültürün şemsiyesi altında boy atmış- grup, en altta duruyor. Bu grup aslında televizyon ve magazine, edebiyata olduğundan daha  yakın. Buna karşın yazarı kendi seviyesine doğru çağırıyor ve çekiyor. Bu kesim kitabı -okumaktan çok kaset gibi- tüketiyor. Televizyon seyircisi gibi röntgenciliği seviyor; magazin basınında bile edebiyat tadı bulabiliyor. Üç beş yazardan başkasını da okumuyor. Onların üstündeki 2. grup ise edebiyat tadı olan ama rasgele okuyan bir kitle. Üçüncü grup ise edebiyat severler. Bunlar genellikle kitap değil, yazar okuyorlar. Şimdi bana bir yazarı geleceğe taşıyabilecek olanlar hangi gruptandır diye soracak olursanız, ben paramı üçüncü grubun üstüne yatırırım. Sizin “kemik” dediğiniz okurlarımın çoğunun bu kategoriden olduğunu ve aramızda sezgisel bir bağ oluştuğunu -umduğumu- söyleyebilirim. Ama eğer okurunuz 1 gruptansa ve onların -yanımıza gel- çağrısına karşılık vermeye teşneyseniz, okunmak -ya da satmak- için- soyunursunuz da. Camus’ün şu sözleri ne kadar çok şey anlatıyor: “İnsan ne zaman kendini gösterme merakına, sivrilme isteğine boyun eğer, ne zaman ki kendini gösterme yoğunlaşır ve bunun için yaşar, o zaman ihanet eder…”  Ben! Ben edebiyatı güzel, bulunmaz bir sevgiliye, kendimi de onun sadık bendesine benzetiyorum. Belki Nietzsche’den de bir alıntı yapabiliriz: “Pazar yerinden ve şöhretten uzakta oluşur bütün büyük ve değerli şeyler…”

M.S. – “Kusma Kulubü” adı Chuck“ Palahniuk’ın Döğüş Kulübü adlı romanına gönderme mi? Çünkü Döğüş Kulübü de Kusma Kulübü gibi kapitalizm eleştirisi yapıyordu ve nihilist diye de tanımlanmıştı.
M.E. -  Kusma Kulübü, Dövüş Kulübüne bir gönderme değil. Ad benzerliği var sadece. Bu ad, romanı yazarken, bir kahramanının diyalogundan zıpladı çıktı adeta. İlerlerken, sonradan değişir diye düşünüyordum; bitince beş altı kişi epeyce aradık, ama kitaba başka uygun bir ad bulamadık. Yeni romanımın adının öyküsü kısaca bu. İki kitap arasındaki benzerliği, ortak paydayı adlarının ötesinde kapitalizm eleştirisi  olarak alırsanız, bunu sadece Kusma Kulübü’nde değil, bütün kitaplarımda bulabilirsiniz. Neredeyse otuz yıldır kapitalizme karşı bu romanda yazdıklarımı tekrarlıyorum: “Zenginlik bu gezegenin en tehlikeli hastalığı… Yoksulluğu yarattığı için yok edilmeli…”

M.S. –  “Kusma Kulübü” diğer romanlarınızla kıyaslanmayacak kadar karanlık, sert ve öfke dolu. Bu yazınsal zaafiyete açıyor olabilir mi?
M.E. -  Herhangi bir yazınsal zafiyete yol açacağını sanmıyorum. Teması ve konusu, üslûbun ve kurgunun önüne geçen romanların böyle bir risk taşıdığını bilmekle beraber artık istediğimi, istediğim biçimde yazabilecek bir konumda olduğumu söylerim. Kaldı ki, Tanrı, güzellik, acımak, hayat ve vicdan gibi konularda Kusma Kulübü’nün bazı bölümlerinin şimdiye kadar yazdıklarımın arasında ayrı bir yere yerleşeceğine de eminim. Bu soruyu sormanıza yol açan nedeni tahmin edebiliyorum. Romanı okurken satırlarında canlılığını hissettiğiniz öfke. İzninizle Kusma Kulübü’nden bir alıntı yapayım: “Umudun iki güzel kızı vardır: Öfke ve cesaret. Öfke, olanlara dayanabilmek, cesaretse değiştirebilmek için…”  Bence edebiyatı ve hayatımızı kuşatan, bizi tüketim toplumunun koşullarını, yaşam tarzını kabul etmeye zorlayan bu acımasız sahtekârlık konusunda bir şeyler yapılmalıydı. Edebiyat, tüketim toplumunun borazancılarına ve insafına bırakılmayacak kadar değerli bir insanlık mirası. İşte buna karşı direnenlere, bu yolda uğraş verenlere ben de  edebiyat cephesinden omuz vermeye çalıştım. Tabii yazarken umudun güzel iki kızı da yanımdaydı. Romanın kahramanının adı da belki bu yüzden Umut oldu.

M.S. –  Bunu şundan soruyorum: Sütununda samimiyet “kusan” B. B kimliğinde medyayı, iki yüzlülüğü, her şeyin içinin boşaltılışını topa tutuyorsunuz.  B. B, onun yayın yönetmeni ya da kutuplarda ayı avına çıkan işadamı Melih Döner. Bütün bunlar gerçek hayattaki bazı isimleri çağrıştırıyor insana. Bir ikinci şey: Eleştirdiklerinizi roman karakterine dönüştürüp, onları kalıcılaştırıyor, hatta yeniden üretiyorsunuz. Tıpkı kahramanınız Umut’un söylediği gibi.
M.E. -  Romanda yer alan kimi karakterlerin gerçek hayattaki bazı isimleri çağrıştırıyor olması, gerçek hayatta romandaki gibi tiplerin çokluğundan olsa gerek. Şarlo’nun bir filmden bir sahne gözlerimin önüne geliyor: Bir adam, elindeki tüfekle otelin önünde havaya ateş ediyor. Birkaç saniye sonra neredeyse her pencereden yarı çıplak bir adam kendini sokağa atıyor… Şaka bir tarafa bugün kire bulaşmamış, suçsuz kaç işadamı bulabiliriz? Soyguna katılmayanlar, ya da onlar için çıkarılmış yasalarla korunanlar da bizi savaşa sokmak, yağmacı işgalcilerle aynı safta yer almamız için nutuklar atmadı mı? Ya temiz toplum kampanyaları düzenleyip, bize soyluluk dersi veren, ama sıra kendi aralarındaki çıkar tartışmalarına gelince bir sokak çocuğu gibi ağzını bozan medya Tanrı’ları! Ülke politikasını başkaları adına dizayn etmeye çalışanlar! Gerçek hayattaki Bibi’lere gelince onlar kötü bile sayılmazlar, çünkü sahici değiller. Sadece bir çift bacak; mahremiyetinin eteğini onlardan daha yukarı kaldıran başka benzerleri türedikçe, rekabetin içinde unutulup gidilecekler. Bunlar arasında en suçlu olanlar, birçok kültürde Tanrı olarak kabul edilen o muhteşem yaratıkları, ayıları vuranlar bence. Romain Gary’nin Cennetin Kökleri adlı romanını hatırlıyor musunuz? Morel, filleri avlayanları nasıl da popolarından zımbalıyordu. Bu bana da iyi bir fikir gibi geliyor. Bibi, Melih Döner, bunlar sadece birer ayrıntı. Kusma Kulübü’nün kalıcı özü, kusarak kesintisiz bir acıyabilme yeteneği edinen Umut’un seçiminde gizli: Vicdanını tutkularının tanrısı kılışında…

Milliyet Sanat
Şubat 2004
Serpil Gülgun