Hürriyet Pazar – Şubat 2004

“13-14 yaşımdan beri vicdanımın emrindeyim”

Mehmet Eroğlu, Yarım Kalan Yürüyüş, Yürek Sürgünü, Adını Unutan Adam, Issızlığın Ortası gibi, ‘‘bir kısım okur’’un üzerinde ‘‘kalıcı hasar’’ bırakmış romanlarının ardından, yine yapacağını yaptı. Yazarın fanatik olarak tanımlayabileceğimiz okur kitlesi tarafından uzun zamandır beklenen yeni romanı Kusma Kulübü, günümüzün tüketim kültürü üzerine ciddi bir eleştiri.

Eroğlu, son kitabında, tabiri caizse, magazin kültürünün, medyanın ve ‘‘bu gezegenin üstündeki en tehlikeli hastalık’’ olarak tanımladığı zenginliğin üzerine kusuyor. Kusma Kulübü; ‘‘Hayat mutlu olmak içinmiş! Benimki mutsuzluğuma alışmaktan ibaret’’ cümleleriyle başlıyor. Kitabın kahramanı Umut, İstanbul’u terk etmeye karar verdiği gece, matematik olimpiyatlarına katılmış, garip bir gizli örgütün başkanlığını yürüten ve hayatını tümüyle değiştirecek olan Nihan ile tanışıyor. Sonrası günümüzün tüketim ve Televole kültürü ortamında bir başkaldırış ve ‘‘varkalış’’tan ziyade ‘‘varoluş’’ öyküsü. Mehmet Eroğlu ile yazarlık seminerleri verdiği Uğur Mumcu Vakfı’nda görüştük.

H. – Yüz: 1981’den beri dört yıl… Kusma Kulübü’nde günümüzün popüler kültürü üzerine acımasız tahlilleriniz var. Oysa yazarların da ‘‘popstar’’ gibi davrandığı bir dönemde yaşıyoruz. Siz şimdinin edebiyat çevresini nasıl buluyorsunuz?
M.E. - Ben tabii son dönem-ilk dönem diye bakmıyorum ama uzun vadede edebiyatı son derece ciddiye alıyorum. Bunun için aşağı yukarı beş yıl önce, kimsenin terk etmeyeceği bir işi, çok önemli bir şirkette yöneticiliği terk edip, sadece yazmak işiyle ilgilendim. 25 yaşımdayken, 50 yaşıma gelince her şeyi bırakacağım diye kendi kendime söz vermiştim. O sözümü tuttum ve artık sadece edebiyatla ilgileniyorum. Yazmak gelecek için yapılan bir şey. Bizi ölümsüzleştirecek okuyucuların, eleştirmenlerin bir kısmı belki daha doğmadı. Her zaman aynı şeyi söylerim: Genel kabul gören her şey, en fazla üçüncü sınıftır.

H. – Siz kendi okurunuzu ‘‘derin’’ okuyan bir tür olarak addediyorsunuz…
M.E. - Evet, benim okurum, her zaman diklemesine bir okurdur. Bundan hiç şüphem yok. Beni ilk kez okuyanlar bile sonradan gidip tüm kitaplarımı alır okurlar. Şöyle söyleyeyim, 10 bine yakın çok sağlam okurum var; bu da bana bir edebiyatçı olarak her şeyi yapma özgürlüğü verir.

AĞLAYAN İHTİYAR’IN HAYATIMDAKİ ROLÜ

H. – Kitap, taraf olmak üzerine bir alıntıyla başlıyor: ‘‘İnsan eğer insan kalacaksa taraf tutmak zorundadır. (Sessiz Amerikalı / Graham Greene.)’’ Şimdilerde futboldan ziyade bir konuda taraf tutmak pek kabul gören bir tavır değil oysa?
M.E. - Bizim için öyle değil. Belki yeni kuşaklar için bu söylenebilir ama ben tüm hayatım boyunca azınlıktan yana oldum. Onun için bu dediğiniz bana pek bir şey ifade etmiyor. Ben 13-14 yaşımdan beri vicdanımın emrindeyim. Yani vicdanım benim yüreğime çöreklenmiştir. O zamanlar yatılı okuyordum. Bir akşam okuldan kaçmıştık. Dönüş yolunda, hani filmlerde ya da masallarda anlatılır ya; nur yüzlü bir ihtiyar gördük; oturmuş ağlıyordu. İnsanı, acı çeken yetişkin insan sesi kadar etkileyen çok az şey vardır. İşkence de o yüzden zordur ya… Adamı başkasının acı çeken sesiyle korkuturlar. Bu 80’lerine yakın adam, hiçbir şey demeyip, ağlıyor. Sadece ‘‘Káğıt’’ ve ‘‘Beni havuza atacaklar’’ diyor. Bir türlü ne dediğini anlamak mümkün olmuyor. Elindeki káğıtlar orada bir yerdeki mazgala düşmüş, sonunda onu anladık. Mazgalı açıp içine girdik. İçinde siyah, kararmış, katlanmış bir káğıt. Bilmem ne mahallesi muhtarlığından verilmiş bir belge. Üzerinde ‘‘İşbu káğıda sahip olan kişi, kimsesizdir, öldüğü zaman defin işlemleri tarafımızdan yapılacaktır’’ yazıyor. Meğerse diyorlarmış ki kahvede: ‘‘Sen öleceksin. Kimsesiz olduğun için seni Ege Üniversitesi’nin havuzuna atacaklar. Cesedini de kadavra olarak kullanacaklar.’’ Adam onu söylermiş. Sonra biz de ağlamaya başladık. İlk gizli örgütümü orada kurdum ben. 13-14 yaşındaydık. Öldüğü zaman yargılanmakta olduğumuz için gidemedik ama aşağı yukarı on kuşak, nesilden nesile o adama baktı, göz kulak oldu. Orada yemin ettik çünkü; ‘‘Emin ol, seni gömeceğiz’’ diye… Adam sadece gömülmek istiyordu. O zamandan beri benim efendim, vicdanımdır. Efendisi vicdanı olan bir yazar, kalemini günün modasına göre kullanmaz. Benim yazarlık seçimim ve eğilimim böyledir; hiçbir zaman moda bir yazar olmadım. Solcu iken solu anlamsız bir biçimde eleştirdiğim söylendi. O eleştirileri yapanlar sonra sağcı oldular, TÜSİAD’a girdiler ama ben olduğum yerde duruyorum.

H. – 80’lerden sonra ‘‘kaybedenlerin asaleti’’ toplum nezdinde ciddi bir hasara uğradı. Şimdilerde başarıya tapınma döneminde yaşıyoruz. Sizse hálá bir nevi kaybeden edebiyatıyapıyorsunuz.
M.E. - Bu dediğiniz çok kötü bir şey. Değer yargılarının hakikaten de erozyona uğramasıyla ilgili… Bir de tabii 12 Eylül’ün toplumsal vicdanı kazır gibi, bir sürü yerden yok etmesinin sonuçları bunlar. Anlamsız, mide bulandıracak biçimde bir güce tapınma var. Başarılı olanın önünde, her ne olursa olsun, eğiliniyor. Ama bu tür şeylerin moda olduğunu düşünüyor, günün birinde geçecek diyorum. Düşünsenize özgürlük kavramı, bir konsept olarak cep telefonuyla bir araya getiriliyor. 200 yıl sonra bunları kimse hatırlamayacak. Hatırlanan, kitaplarda olandır, edebiyattır. Şimdi bazıları diyecekler ki: ‘‘Dinozor! O da böyle düşünüyor.’’ Ama dinozor olmak, solucan olmaktan iyi bir şeydir.

H. –  Kitaplarınızdaki her şeye, bütün o kaybedenler kalabalığına rağmen ben sizin epey umutlu bir perspektifiniz olduğunu düşünüyorum. Kusma Kulübü’nün esas kahramanın adı da Umut nitekim…
M.E. - Cesaret dediğimiz şey, korkarak ilerleyebilmek ve asla pes etmemektir. Cesaret biraz da inatçılık demektir.

H. –  Kitaptaki Selim karakteri, filozof Kadir’den bahsederken; ‘‘Yalnızlığa katlanamayan birinin Tanrı’yı kıskanması aymazlık değilse nedir?’’ diye soruyor. Tanrı ile hesaplaşma, sizin tüm külliyatınızda yer alan bir şey. Tanrı’yla kavganız bitecek gibi görünmüyor.
M.E. -  Bitmiyor, zor… Bir yazar ve sanatçı için Tanrı fikri nedir? Bir kere yaratıcılık kulvarına girdiğiniz zaman en büyük yaratıcı Tanrı. En büyük özelliği hem yok etmesi, hem de yoktan var etmesi. Ve her zaman karşınızda olan O… İkincisi, ne kadar önemli bir yazar olursanız olun, öneminizi onaylatmanın tek yolu yine de Tanrı’yla belli seviyede atışabilmek. Bunu becermeniz gerek. Yani yazarlar ve sanatçılar için Tanrı’nın gereği bu. Varlığını onaylatma kaygısı… Bir yandan da kendinle hesaplaşabilmek için bir ölçek ya da platform diye de düşünebiliriz Tanrı kavramını. Yıllar önce felsefe hocam; ‘‘Tanrı’yla meselesi olmayan hiçbir büyük sanatçı yoktur’’ demişti. Bir sanatçı Tanrı’yla didişmiyorsa, en azından gelecek kaygısı yoktur.

H. –  Kitap mutsuzluğa alışmakla başlıyor.. Sizin durumunuz nasıl?
M.E. -  Ben ‘‘Yüz: 1981’’de bir şey yapmaya çalıştım. Ondan önce hep solcu, eylemci genç adam tipini sorguladım. Bu çünkü çok ilginç bir tipti ve bir insanlık durumuydu. Sonra ‘‘Yüz: 1981’’de ilk defa sıradan bir insanı yazdım. 12 Eylül insanı. ‘‘Bana ne? Beni ilgilendirmez. Ben sorumlu değilim.’’ Bakış açısı bu; sıradanlık… Bir insanın zeka seviyesiyle ilgili değil, hayata yönelik bakış ve seçimleriyle ilgili bir şey. Son derece akıllı insanlar da sıradan insanlar olabilirler. Sıradanlığı yazmıştım. Bu kitapta da ilk bakışta Umut, sıradan bir tip. Sıradan kaygıları var: Büyük bir kentte barınabilmek, büyük bir pastadan küçücük ısırıklar alabilmek… Ne diyor: ‘‘Beni döl yatağından bir düşük gibi atan bu kentte kalmak istiyorum.’’ Yola öyle, o büyük kentin empoze ettiği şeyleri kabullenerek başlıyor. Ama işte vicdan… Bir müddet sonra süt içemeyen bebekleri hatırladıkça, bu magazin dünyası içinde başlayan serüveni, onu bambaşka bir yere, büyük bir Tanrı’nın kulu olmaya kadar götürüyor.

BÜTÜN AFRİKA BENİM OLSUN DİYEN ÇİTA VAR MI?

H. –  ‘‘Bu gezegen üzerindeki en tehlikeli hastalık zenginliktir, yok edilmesi gerekir’’ gibi bir cümle var. Bu rahatlıkla servet düşmanlığı şeklinde algılanabilir.
M.E. - Ben bunu bilerek, yıllardır söylüyorum. Zenginlik, istemekle ilgili bir hastalık. Çok zengin gördüm. Mesela o zenginliğe yol açan haris biriyle aranızda bir kase fındık dursun da yiyin bakalım. Siz biraz aldığınızda o bütün tabağı bitirmiş olur. Çok gördüm bunu… Kendine hakim olamıyor; adab-ı muaşeret kanunlarına aykırı olduğunu düşünse bile kendini tutamıyor. Daha fazlasını istiyor, her şeyi kendi malı sanıyor. Doğada böyle bir şey var mı? Bir çita düşünün; ‘‘Bütün Afrika benim olsun’’ diyeni var mı? İşin acayibi, şimdi herkesin zengin olması gerektiğini söylüyorlar. Olsa, şimdiye herkes zengin olurdu. Bir kısım daha fazla zenginleşiyor, bir kısım fakirleşiyor; bu çok açık belli. Bu küreselleşme, globalleşme dedikleri şeyler ise yüz kızartıcı, utanç verici şeyler… Geçen gün okudum; ABD’de, yılda zayıflamak için 80 ile 180 mi ne milyar dolar harcanıyormuş. Milyar dolar… Biz sekiz milyar dolar için amuda kalkıyoruz. Demek ki insanlar 75 milyar dolar zayıflamak için harcıyorlarsa, en az bir 75 milyar dolar da fazladan yiyorlardır.

SUPERMAN’DEN NEDEN NEFRET ETTİM?

M.E. -  Ben yatılı okuldayken bir kere disipline verildim. Çok parlak bir öğrenciydim, sporcuydum falan da; o yüzden bana çok ilişmezlerdi. Yine orta üç gibi… Sanıyorum bize ta 45’lerden beri nüshaları gelirmiş; London Illustrated diye bir dergi vardı; büyük bir resimli haber dergisi… Onda, açlığın sorun halinde ortaya konuluşunu, çocukların ne kadar zayıf olabileceğini gördük. Nijerya’daki karnı çıkmış, zayıf çocuklar var ya, onları gördük; dehşet verici bir şeydi… Ben o sırada Superman okuyorum. Orada dank etti kafama: Superman, her şeyi yapıyor, oraya uçuyor, buraya uçuyor ama dünyadaki açlığı yok etmiyor mesela. İdeolojik olarak çok aşağılayıcıydı… ABD’de kasabanın birinde Tanrı gibi bir adam yani; elini sıktı mı her şeyi altın yapıyor. Ama yok, bu düzenin gidişatında bir dahli yok. Okulun bütün dolaplarını kırdım, okulda ne kadar Superman varsa yırttım. O zamandan beri Superman’den nefret ederim.

HÜRRİYET PAZAR, ŞUBAT 2004
Ebru ÇAPA