Sanattan Portreler

Kimi zaman bir sanat eserini,  bir duyguyu, hatta bir çiçeği bile  tanımlamakta yetersiz kalır insanoğlu. Ona ait hiçbir detayı atlamak istemez.Fakat, şairin dediği gibi “Kelimeler kifayetsiz olur”, süre daralır, ya da alan yetmez. Cümleler birbiri ardına akmak istese de, yine de elindekiyle yetinir yazan. İşte Mehmet Eroğlu’nu yazmaya başlarken tam olarak hissettiklerim bunlar. Romanlarıyla kendine ait “işte benim yazarım” diyen bir okur kitlesi yaratan böyle bir yazarı, bu sayfada, o sadık okuyucusuna en doğru sözcüklerle anlatabilmeyi sadece “deneyeceğim.”

Usuldendir diye önce kısa bir özgeçmiş aktaralım.1948 İzmir doğumlu olan yazar, 1971’de ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümünü bitirmiş.İlk romanı Issızlığın Ortası, 1979 Milliyet Roman Ödülü’nü kazanmasına rağmen, 1980 yılındaki 12 Eylül darbesini izleyen günlerde -solcu ve anti-militarist unsurlar taşıdığı gerekçesiyle- yayınevince basılmamış.1981’de tamamlanan Geç Kalmış Ölü adlı ikinci kitabının da akıbeti de aynı olmuş. Eroğlu’nun edebiyat dünyasıyla buluşması, yazmaya başlamasından on, ödül kazanmasından ise beş yıl sonra, ancak 1984 yılında mümkün olmuş.Ardından 1986’da Yarım Kalan Yürüyüş; 1989’da Adını Unutan Adam gelmiş. Orhan Kemal Roman Armağanı ile Madaralı Roman Ödülleri’ne de bu dönem layık görülmüş.1994’de Yürek Sürgünü’nden tam altı yıl sonra, mühendislik yaşamından vazgeçip, tabir yerindeyse “tam zamanlı yazar” olduğu dönemde  Yüz:1981 yayınlanmış. “3 yılda bir roman yazma” sözüyle 2002’de  Zamanın Manzarası, ve son olarak Şubat 2004’de Kusma Kulübü’nü  okuyucusuna armağan etmiş.

Otuz yılı bulan bir serüvenle yazmış özetle Mehmet Eroğlu. “Şu büyük ansiklopedilerden birine bilim adamı, sanatçı ya da kaşif olarak girin” diyen felsefe öğretmeni belki de onun hareket noktalarından biri olmuş,  yazarı bugün bizlerle olan randevusuna  yönlendirmiş. “Sanatçıların Tanrı ile meselesi olmalı” diyen öğretmeni, bugün  “taraf olmaktan kaçınmayan” “Taraf tutup, insan kalanlara” diyebilecek kadar cesur olan Mehmet Eroğlu’na katkı bulunmuş.

“En sıradan hayat bile, sonu ölümle biteceğinden tehlikeli bir serüvendir”den yola çıkıp, tehlikeli kıyıları sevmiş, radikal söylemlerin yazarı olmuş hep. Aslında “yazarın toplumsal sorumlulukları” anlamında sadece olması gerekeni yapmış; yazık ki günümüz yazın dünyasında radikal kalmış. Tribünlere hiç oynamamış. “İyi, kalıcı dediğimiz romanlara bakarsak hemen hemen hepsinin insanı araştırdığını, insanın içinde var olan ama o güne kadar adı konmamış bir insanlık durumunu keşfedip, altını çizdiğini görürüz. En iyi örnek Cervantes’in Don Kişot’udur. Cervantes o romanı yazıncaya kadar şimdi her insan şu ya da bu ölçüde var olduğunu bildiğimiz Don Kişot’luğun bir adı yoktu. Okuru göz önüne almak,  yazarı her zaman ortalamanın altına çeker. Genel kabul gören her şey en fazla üçüncü sınıf eserdir.”diyor söyleşimizde “gündeme oturtulanlara” inat.

Acıyı romanlarında hep baş köşeye oturtup, yazarlık kaynağını toplumsal duyarlılıklarla besliyor Eroğlu. Ülkesinden manzaralar aktarıp, günümüz insanının dramını yakalıyor. Bu haliyle “Türkiye Romancısı” tanımına itiraz etmiyor. “Ben yazarlığımı “kimsenin görmediği, görse de farkına varmadığı insan manzaralarının ressamı olma çabası,” diye tanımlıyorum. Peki insanı resmederken çerçeveyi nasıl oluşturuyor, fonu nasıl boyuyor? İşte sorunuzun cevabı bu. Yazdığım insanları kendi gerçekliklerinin içinde anlatmak… Kalıcı romanlar hep toplumsal bir kanaviçenin üstüne işlenir…” diyor mütevazı tavrıyla.

İlk 5 romanında eylemci kimlikler onun “kahraman” ları. Yüz:1981’de, “Hayatının kalıcı bir özü olmayan, erdemlerle arasına sisli bir uzaklık yerleştirmiş; aşk, bağlılık, tutku gibi kavramların üzerinde acemi bir terzinin elinden çıkmış elbiseler gibi eğreti durduğu,” 80 sonrası tipik bir Türk insanını kahraman yapmış. Eroğlu  bu  yaklaşımını kendi cümleleri ile şöyle anlatıyor ;

“Bir yazar çevresinde onu ve toplumu etkileyen olayları, insanları, belli temalarla anlatır. Ülkenin geçirdiği dönemlere paralel olarak ortaya çıkan insan tipleri böyle bir sıra izlediği için roman kahramanlarımda bu  tarz bir değişiklik olduğu söylenebilir.” Zaten “Yazar roman kahramanı değildir. Yazar zaman zaman kendini bir havanda dövüp toz haline getirir ondan sonra kahramanların hamuruna  istediği oranda tutam tutam serper” diyerek ve “bir atımlık barutu olup” ilk kitapta tükenenlere yeni bir ufuk da açıyor.

Shakspeare’in eserlerinde de şahit olduğumuz iyi ve kötünün kesin çizgilerle ayrılması bir bakıma Eroğlu’nun tarzı olmuş. Eroğlu bu nedenle halinden şikayetçi görünmüyor. “Roman yazılıp bittikten sonra  okurların ve eleştirmenlerin oluyor. Çünkü bir sanat eseri yaratıldıktan sonra okurlar ve eleştirmenler tarafından tekrar oluşturuluyor.” Yaklaşımıyla duruma netlik kazandırıyor, açık uçlu son bulan romanlarını da tanımlıyor.

Mehmet Eroğlu’nun romanlarını okurken “Yazar kitabında her detayı düşünmüş, ne kadar başarılı bir senaryo olur bu romandan.” duygusuna kapılmamak mümkün değil. Bunu fark eden yapımcıların harekete geçmesiyle, TRT’de Sızı (1994, 4 Bölüm), Issızlığın Ortası (1998, 4 Bölüm) ve Tutku Çemberi (2000, 13 Bölüm) adlı televizyon dizilerine senaryo da yazmış Eroğlu.  1996 yılında İstanbul Film Festivalinde En İyi Türk filmi ve Uluslararası Sinema Yazarları ve Eleştirmenleri -Fibresci- ödüllerini kazanan 80. Adım ve 1997 Antalya Altın Portakal Jüri Özel Ödülüyle, 1997 Adana Altın Koza En İyi 3. film ödüllerini kazanan Solgun Bir Sarı Gül onun senaryolarından birkaçı. Fakat o bugün, “Billy Wilder’ın dediği gibi senaryoyu yazanın filmi çekmesi ya da filmi çekenin senaryoyu yazması”ndan yana olduğunu söylüyor ve ufak bir tüyo veriyor; “Kim bilir belki günün birisinde bu işe de kalkışırım.”

Uzun yıllardır Ankara’da yaşıyor ve Yüz:1981’ e kadar romanlarının mekanı da  hep Ankara Eroğlu’nun. Son roman’da bir ara İzmir’in Karaburun ilçesine gidiyoruz, son olarak Kusma Kulübünde İstanbul ve İznik’e. “Tebdili mekan mı diyorum?” o kelimeleri kullanmadaki ustalığıyla “Solcuları, yaşadığım ortamda Ankara’da yazdım, sıradanlık, zenginlik ve yoksulluğu ise İstanbul’da”diyor.

7 yıldan bu yana  Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda yazma seminerleri içinde yaratma cesareti ve kurgu dersleri veriyor Mehmet Eroğlu. Yaşları 19 ile 60 arasında değişen, sayıları 1000’e yaklaşan öğrencisiyle beraber oluyor orada. Öğrenciler, öğretmenler, doktorlar, mühendisler, avukatlar, hakimler, psikolog, çok sayıda bankacı, hemşireler, iletişimciler, öğretim üyeleri ve  daha nice meslek grubundan öğrencisi var Eroğlu’nun. UMAG’a geldiklerinde tek satır bile yazmamış kişilerin bazıları, bir ya da birden fazla kitabın sahibi oluyor orada. İşte bu olağanüstü  başarıda, hiç şüphesiz en büyük pay sahiplerinden biri Eroğlu. Onunla konuşurken eğitmen yönünü, öğrencilerini ne kadar önemsediğini ses tonundan bile çıkarmak mümkün.”Keşke sosyal bir bilimin tahsilini görmüş olsaydım” dediğiniz zamanlar oluyor mu?” soruma,   “Yazmak, meslekle ilgili değil, iyi okuma ve son tahlilde söyleyecek, söylediğinizde insanları ilgilendirecek  bir şeyinizin olup olmamasıyla ilgili bir süreçtir. 100 sene önce yaşasaydım mutlaka arkeolog olmak isterdim. Şimdiki aklım olsaydı biyolog olurdum.” şeklinde yanıt veriyor, ve hepimizi yazmak konusunda yüreklendiriyor.

Eroğlu’nun yaşama bakışından tutunda, okuduğu kitaplara kadar tüm detayların yer aldığı öğrencileri tarafından hazırlanmış bir de web sitesi var. www.mehmeteroglu.info  adresinde Doğan Hızlan’ın 1970’lerde yazarın  hakkında yazdığı köşe yazısını okuyup, geçmişe dönebilir, yada akışkanlar mekaniğinden söz ederken bile içindeki yazar ruhu ortaya koyan mühendislik öğrencisi Mehmet Eroğlu’nu bu sayfalarda bulabilirsiniz.

“Yeni bir romana her zaman elimdekini bitirirken başlarım”diyen yazar, uykularının kaçtığı, sadece cümlelerle yaşadığı bu yorucu dönemden de söz edip, yeni romanını da müjdeliyor okuruna.

Hiç kırılmayan çizginizle, ne kadar ihtiyacı var yazın dünyasının sizin gibilere…