Pandora – Şubat 2004

“Hayat mutlu olmak içinmiş! Benimki mutsuzluğuma alışmaktan ibaret. Eğer hayat ölümümüze doğru akan, uzunluğu belirsiz bir ırmaksa, bana ait olana hiç bir kolun bağlanmadığını da söylemeliyim: Dar kanyonların arasına sıkışmış, coşkusuz ve yatağını derinleştiremeyen cılız bir akıntı benimki… Dışarıda nakarat gibi bir yağmur, penceredeyse insanı itirafa zorlayan, buyurgan bir loşluk var. Cama gecenin kumaşından dokunmuş bir perde gibi asılmış bu belirsizliğin gerisinde, geçmişini yitirenlere özgü bir yalnızlığın koynunda ürperiyor ve telefona kurtuluşa uzanan, ırmağın üzerindeki yıkılmamış son köprüymüş gibi bakıyorum” cümleleriyle okuyucuyu daha ilk anda içine çekiveren “Kusma Kulübü”, sayfalar ilerledikçe sarsıyor, irkiltiyor…

Siyasi Polisiye dediğimiz

“Kara roman” havasında yazılmış bir “siyasi polisiye” okuyoruz; Leo Malet’in “Kara Üçlemesi”ne ya da Boris Vian’ın Vernon Sullivan müstearı ile sarsmak, etkilemek, huzursuzluk yaratmak için yazdığı “Mezarlarınıza Tüküreceğim”, “Bütün Ölülerin Derisi Aynıdır”, “Bütün Çirkinler Öldürülecek” tarzındaki “kara”larına benziyor “Kusma Kulübü”. Polisiye bir hikayenin taşıdığı romanın ardında toplumsal meselelere yönelik keskin bir gözlem, şiddet dolu bir eleştiri var.

Pek çok karakter ve olay içeren ve o karakterlerin bireysel trajedilerini, toplumsal sorunları, ama en çok da savaşın, şiddetin, yoksulluğun, ahlaksızlığın acılarını dillendirip nedenlerini sorgulayan bir hikayeyi kısaca özetlemek kolay değil. En genel hatlarıyla; 30’lu yaşlardaki Umut Çinici’nin Nihan adlı genç bir kadınla paylaştığı kısa bir süre içerisinde geçirdiği başkalaşımı anlatıyor Mehmet Eroğlu. Kısa bir sürede başkalaşabiliyor, çünkü topluma zararlı gördükleri zenginleri cezalandıran eylemler yapan, eylemlerini kurbanlarının üzerine kusarak –simgesel olarak- imzalayan ve kendilerini Kusma Kulübü olarak adlandıran Nihan ve arkadaşlarına katılıyor. Nihan’ın asıl amacı, sırlarına vakıf olduğu gerekçesiyle hocasını öldüren uluslararası bir çıkar gurubunun Türkiye’deki uzantısı “Hayalet”e ulaşabilmektir… Nihan’a göre merkezleri yurt dışında olan ve partileri, basını, sendikaları, hatta hükümetleri, akla kim geliyorsa her şeyi kontrol etmeye çalışan, “Malta Şövalyeleri” tarzında tarikat modelli bir örgüttür bu. Kimliği belirsiz Hayalet’e ulaşmak için Umut’u yem olarak kullanmayı, medyanın içine sızmayı amaçlıyorlar. Olaylar hızlandıkça Nihan ve arkadaşlarının eylemlerinin izlendiğini, işin ucunun derin devlete kadar uzandığını seziyoruz…

İşte bu süreç içerisinde sanki bir metamorfoza uğrayacaktır Umut. Vicdanı ile birlikte midesi de harekete geçmiş, tanık olduğu ya da işittiği her bireysel ya da toplumsal trajediye kusarak cevap vermeye başlamıştır. Vicdanının sesini umutsuzca bastırmaya, her şeyi unutmaya çalışacaktır önce. Ne var ki vicdanını tutkularının tanrısı kılmıştır bir kere; olanlara dayanabilmek için öfkesi, değiştirebilmek için cesareti, zenginlikten nefret etmek gibi kutsal bulduğu bir inancı vardır artık. “Şiddet, bazen adaletin ve yasaların temeli olur” şiarı ile Umut, tek başına kalsa bile Hayalet’in peşini bırakmayacaktır…

Yeni Amerikan Sinema Topluluğu, 68 atmosferinde yayınladığı manifestosunda “artık cilalı ve sahte filmler istemiyoruz, kaba ama canlı filmleri yeğliyoruz; gül suyuna batırılmış filmleri istemiyoruz artık; istediğimiz kan rengi filmlerdir” diye haykırmıştı. Yine bir 68’li olan Mehmet Eroğlu, kurbanların sorgu ve ceza sahnelerinden cinsel alana kadar yayılan öfke, şiddet ve tiksinti ile tam da böyle kan rengi, kıpkırmızı bir romanla çıkıyor karşımıza!..

Kazananlar, kaybedenler

Hemen belirtmekte yarar var; romanın gövdesini oluşturan bu hızlı ve şaşırtıcı polisiye hikayeye dahil olmayan karakterlerin yan hikayecikleri de çok çarpıcı. Bütün şiddetine rağmen romanda kendini hep hissettiren bir hava var; mutsuzluk ve hüzün… Umut’un bütün yakınları, apartmandaki herkes mutsuz, hepsi de geleceğini, hatta geçmişini yitirmiş, birbirlerine yaslanarak ayakta durmaya çalışıyorlar. Umut, dar gelirli bir memur ailesinden geliyor. İyi bir eğitim almamış, fiziği sayesinde birkaç tiyatro oyununda küçük rollere çıkmış, başarısızlığı onu reklam filmlerine yöneltmiş, sonuçta işsiz kalmış bir adam. Sevgilisinin intiharına seyirci kaldığı için affetmiyor kendisini… Mutluluğu yakalamanın kıyısında ölümcül hastalığının haberini alan eski öğretim üyesi, yazar, “feylosof” Kadir, trafik kazasında kızının ölümüne sebebiyet vermenin acısını taşıyor… Kadir’in sevgilisi Mine’nin kardeşi Selim, askerde, iki PKK’lı kızı ele geçirdikleri gece görüp yaşadıklarından sonra dönüşmüş insandan hayvana… Selim’in bir bedel öder gibi ardına düştüğü Zilan, dört ay süren açlık grevinde yakalandığı Korsakof hastalığıyla bilincini yitirmiş… PKK’lı sevgilisini ele geçirmek için alındığı sorgudan evine -okurken kullandığı- bütün parmak uçlan yanmış olarak geri dönen, doğduğundan beri içinde yüzdüğü karanlıktan çıkmasını sağlayan kömürleşmiş parmak uçlarıyla kalakalan görme özürlü Melek, şimdi ayak parmaklarıyla okumaya çalışıyor… “Kusma Kulübü” üyelerinden Nihan, küçük yaşta babası tarafından terk edilmesinin ve sevilmeyişinin travmasıyla yaklaşıyor erkeklere. Çocuğunu bulmak umuduyla Avustralya’ya gitme hayalleri kuran Zeynep’in çarpıcı güzelliği ile tezat teşkil eden cinselliğinin nedeni, maruz kaldığı koca şiddeti… Orhan, Sinan ve Yusuf da farksız onlardan.

Mutlu olanlar da var elbette… Bir büyük gazetenin -özel hayat simsarı- şımarık kadın yazarı Betül Bengil(BB), yardımcısı Aysel, mesleğini her türden ticari ilişkiye tahvil eden yayın yönetmeni Ercüment Cantürk, kutuplarda ayı avına çıkan işadamı Melih Döner, bir anlık şöhret uğruna her şeyini pazarlamayı göze alan manken Dilek, BB’ye diş bileyen televizyoncu Selami Balat, ve onların çevresindeki diğerleri, yazara ve kahramanlarına “zenginlik bu gezegenin en tehlikeli hastalığı… Yoksulluğu yarattığı için yok edilmeli…” çığlığını attıracak kadar mutlu ve vurdumduymaz bir hayat sürdürüyorlar.

İşte böylesi bir anda, romanın girişinde bir siyasi polisiyeden, Graham Greene’in “Sessiz Amerikalı”sından yapılan alıntıyı hatırlıyoruz; “İnsan, eğer insan kalacaksa, taraf tutmak zorundadır“!.. Ve günümüzde toplumun vicdanı iğdiş edilmeye çalışılırken, iş alemi, medya ve politikada hafiflik, düzenbazlık, ikiyüzlülük en çok da hadsizlik sürüp giderken, edebiyatın toplumsal bir eylem biçimi olduğuna inanan bir yazar olarak Mehmet Eroğlu da taraf olduğunu ilan ediyor “Kusma Kulübü” ile. Edebi alanda olduğumuzu bir an bile unutturmayan dili, üslubu ve kurgusuyla “toplumsal belleğe edebiyat yoluyla bir kayıt” düşüyor, “değerli olan her şeyin içini boşaltma kampanyasına karşı” çıkıyor.

Ne yazık ki edebiyatımızın unuttuğu bir refleks bu; sömürünün, yolsuzluğun, baskının gizlendiği, magazinel olanın haber olduğu bir toplumsal yaşama, edebiyat ve sanat ürünleri de ayak uyduruyorlar. İşte böylesi anlarda, siyasi alanda ardına düştüğümüz gerçeklerin edebiyat ve sanata da yansımasını talep etmek, kuşkusuz ki bir taraf olmaktır. Taraf olmak kaçınılmazdır..! Bizler de çoğu zaman ve genellikle de farkında olmaksızın, bağlandığımız dünya görüşüne yakın bir edebiyattan yana taraf oluruz. İster bir dünya görüşünü açıklamaya çalışsın, isterse bir tutumu ya da bir amacı çözmeye, eleştirmen/okuyucu yansız kalamaz. Onlar da, yazdıkları ve onayladıklarıyla bir dünya görüşüne tanıklık ederler, yazar gibi, onlar da işin içindedir. Hangi yoldan gelmiş olursanız olun, savunduğunuz görüşler ne olursa olsun, edebiyat sizi kavganın içine atıverir.

PANDORA ŞUBAT 2004
Ömer TÜRKEŞ