Özgür Politika – Haziran 2004

İki Kitap, Bir Yazar ve Savaş

Sıra dışı aşkların ve kahramanların yazarı, Mehmet Eroğlu romantizmini yitiriyor mu? Yazarın son romanı “Kusma Kulübü” okuyup bitirdikten sonra, bu soru gelip takıldı. Bu güne kadar yazdığı kitaplarda yoğun bir romantizm tadı olan yazar, kuru siyasete düştüğünü, bazı köşe yazarların her gün yazdıklarını edebiyatta tekrarlamaya çalıştığını hissine kapıldım.

Bu kitap karakterleri ve temalar itibari ile daha önce yayınlanan “Zamanın Manzarası” adlı romanın bir devamı sayıla bilinir. Mide bulantısı ve kusmayı zenginlere karşı bir mücadele yöntemi olarak kullanma teması ilk olarak “Zamanın Manzarası”nda kullanılır. İkinci romanda bu fikir ana tema olarak karşımıza çıkar. Kusma kulübü adlı illegal bir örgütte bir araya gelen bir gurup, sahtekar iş adamlarını tuzağa düşürüp üstlerine kusmakta ve kayıplara karışmaktadırlar. Bunların şefi bir kadındır ve profesör sevgilisini öldürten işveren örgütün gizli başkanı Hayalet’in peşindedir. Savaşın eski asker üzerindeki etkisi yine iki kitabın ortak temalarında biridir.

Karakterlerde benzerlik taşır. Birinci kitaptaki ana karakter ve üç yan karakter, gerillaya karşı yürütülen savaşta yer almış eski askerdir. İkinci kitapta yine iki eski asker yan karakter olarak işlenir. Zamanın Manzarası ana kişisi bir yazardır, Kusma Kulübü’nün önemli yan karakterlerinden bir de yazardır. Benzerlikler bunlarla sınırlı değil. Ama bu benzerlikler iki kitabi birlikte ele almaya yeterli sanırım.

Şövalye askerler

İki kitapta da eski askerler ve savaş önemli bir yer kapsamaktadır. Mehmet Eroğlu, Zamanın Manzarası’nda ana karakter, asteğmen Barış’ın ağzında savaşın bir doğa, hayvan ve insan katliamı olduğunu kabullenir. Ancak, savunması da hazırdır. “Ölmemek için öldürmek zorundasın”, sırada asker için bu yaklaşımı kabullenmek mümkün olabilir. Çünkü savaş kararları ve planları daha yukarılarda yapılmaktadır. Ancak, hikayede bu yukarıya dair bir şey yoktur. “Zamanın Manzarası”ndaki ana karakteri Asteğmen Barış’ın davranışları tam şövalyecedir. Eline geçen parayı kocası cezaevinde olan solcu akrabasına verir. Sık sık ölüm oruçlarına yatanları ziyaret eder. Devre arkadaşları eski askerlerle birlikte, villasının bahçesine girdiği için yoksul bir çocuğu köpeklerine parçalatıp öldüren, zenginlerin villasını basarlar ve üstlerine kusarak onları cezalandırırlar. (Bu tema ikinci kitapta ana tema haline gelir)

“Kusma Kulübü”ndeki Selim karakteri ise ağır psikolojik bunalım içindedir. Bu bunalımın nedeni, sağ yakaladıkları iki gerilla kızın korucular tarafından ellerinden alınması ve tecavüz edilmesidir. Bunu engellemediği ve korucuların geldiğini duymadığı için kendini suçlamaktadır. Bu suçluluk psikolojisi neden ile açlık grevinde hafızasını yitiren bir Kürt kızına sahip çıkar, onunla evlenir ve büyük miktar para bıraktıktan sonra intihar eder. “Kusma Kulübü”ndeki ikinci eski asker Orhan ise vatan ve milletten başka bir şey düşünmemektedir. Askerliği bittikten sonra yine askeri yetkilerle ilişkisini kesmez ve kusma kulübü’nün peşine düştüğü Hayalet’in peşinde olan askerlerle birlikte çalışır. Bu iki romanda rastladığımız eski askerlerin şövalyece davranışları saymakla bitmez. Sadece ilk kitapta kulaksız cesetlerde söz edilir, ama bunun kimin tarafında yapıldığı belirtilmez. İkinci kitaptaki tecavüzün korucular (Kürt) tarafından yapıldığını okuyan biri, kulak kesme olayınında korcuların (Kürt) işi olduğu kanısına kolayca varabilir. Eski asker olupta olumsuz olan tek tip Talat karakteridir. Askerliğini bitirdikten sonrada üçkağıtçı bir işadamı olmuştur. Fakat yazar Talat’ta da sempatisini esirgemez. Sürekli asker arkadaşlarının yardımına koşar, eski solculara iş bulmak için elinde geleni yapar. Devresindeki diğer eski askerlerle gittiği yemeklerin parasını hep o öder. Ona kızmanız zordur.

Eski askerleri böyle anlatmaktadır Mehmet Eroğlu. Ancak hayatın gerçeği bu değil. Kestikleri kafalarla objektiflere poz veren askerlerin fotoğrafları hala arşivlerde duruyor. Kestiği gerilla kulağını sivil hayata anahtarlık olarak kullanan eski askerlerin hikayesi daha dün yazıldı. Karısını ve karısının ailesini halı bıçağı ile kesen ve sonra intihar eden “komando damat”ın hikayesi basında günlerce adeta bir dizi gibi yayınlandı. Örnekleri çoğaltmayacağım, Eroğlu’na Nadire Mater’in “Mehmedin Kitabı”na bir göz atmasını öneririm sadece.

Tabi ki edebiyat günlük hayatı olduğu gibi kopya etmek zorunda değil. Ama beli bir tarihi dönemi yazıyorsanız, o dönemin gerçeklerine sadık kalmak zorundasınız. Mehmet Eroğlu, sınırları belirlenmiş bir dönemi yazıyor. Bir edebiyatçı olarak daha objektif olmak zorundadır. Siyasi tercihlere göre gerçekler çarpıtılırsa, edebiyata yazık olur, hayata yazık olur, gerçeklere yazık olur. Eski askerlere şövalyelik yakıştırırsanız, kusmayı bir mücadele yöntemi haline getirirseniz, romantizm sizi terk eder. Geriye kuru bir tarafgirlik kalır. Buda edebiyat olarak nitelenemez.

ÖZGÜR POLİTİKA, HAZİRAN 2004
Hüseyin KALKAN