Karşı Edebiyat – Ağustos 1986

“Yarım Kalan Yürüyüş”  ve Sanatçı – Aydın Tavrı

“Ben romanların (önemli olmasına rağmen) konuları ve sorunsalları açısından değerlendirmelerini öteden beri pek anlayamamışımdır.” (1) Mehmet Eroğlu. “Eserler, hangi toplumsal görüşleri savunduklarına ya da neyin savaşını verdiklerine ve hangi toplumsal görüşleri savunduklarına ya da neyin savaşını verdiklerine ve hangi yeni yada eski konu karmaşasını okura sunduklarına bakarak araştırılmalı.”(2) Bertolt Brecht.

“Türkiye toprağında demokrat yetişmiyor” diye bir başlık atmıştı yıllar önce bir siyasi gazete. “Sol” bir başlıktı. Türkiye aydınlarına saygısızlıktı. (Çünkü aydınlarımız yaşamın her alanında karınca kararınca uğraş veriyordu. Veriyordu diyorum. Bugün vermiyor mu? Bugün de veriyor, verecek.) Ama öyle sanıyorum ki, yukarda ki başlık, ülkesinin sorunlarına ve yaşama karşı duyarsız olanlar için atılmıştı ve bu açıdan doğruydu, “sol” değildi.

Bugüne bakınca, düşünen insanların, gerçek aydınların “tavırlar” koyduklarını görüyoruz. Barış İçin Yazdılar – Çizdiler” 1986 Barış Yılı’nı karşılarken ve 1985 Kadın on Yılı’nı uğurlarken “Kadın Olmak” birer tavır. Bin insan, İdamın Günlüğü, İlhan İlhan birer tavır. “Tezler” “Yetmişlik Delikanlı”nın “Merhaba”sı, ölümünden sonra da “Su” serpen “Ezgili Yürek” birer tavır. “Pencere”sinde inat ediyor kimi, “Kırk Kuşağı”nın kalanları inat ediyor. Şiir inat ediyor, bunlar hep tavır. Süregelen davalarda tavırlar konuyor; yazılarda, çevirilerde, gazetelerde, dergilerde tavırlar. Düşünceler üretiliyor, bilimin, barışın, sanatın aydınlığıyla kucaklaştırıyor insanları. Tiyatrolar, filimler izliyoruz; olanca güçlüklere karşın tavır koyuyor onlar da.

Ne yazık ki romanımızda böylesine tavırlara rastlamak güç! Bunalım dönemlerinin yılgınlık, düş kırıklıkları, döneklikler getirebileceğini biliyoruz. Bu bilgi boşuna değil. Bu bilgiyi insanlığa öğretenler boşuna öğretmedi. İnsanlar deney kazansınlar, bunun bilinciyle, doğru adımlar atsınlar diye öğretti. Oysa romancılarımızın yaptıklarına bakınca ne görüyoruz? Daha doğrusu kimi romancılarımızın yaptıklarına bakınca..

Selim İleri’nin romantizme kattığı ağdalı ve çarpık cinsellik, 60 Günlük Bir Şey ilkelliğiyle ve Leman’la Haco Hanım’la sürdü. İnsanların bir kısmı da bunlarla uğraştı. Eski romancılardan güçlü ve olumlu bir ses çıkmazken Ahmet Altan ve Mehmet Eroğlu, cinselliği, çürütüp kendilerince çağdaşlaştırarak bir kez daha ısıtıp sundular. Ve bu “muhteşem ikili” kimilerinin gayretiyle başardı! (Bir başka ilkellik içeren Latife Tekin’in açmazı daha başka. Özde bunlardan farklı olan Orhan Pamuk ise, ne yazık ki, bu piyasadaki başarısını sürdürmek için sulandırılmış cinsellikler yazmak zorunda.) Ve bunlar dışındakilerin sesleri güçlü çıkmamış olmalı ki, geçiştirildiler!

“Siyasi özgürlükten yoksun bir halk için edebiyat, öfkesinin ve vicdanının çığlıklarını duyuracağı biricik kürsüdür.”(3) Ve ülkesiyle ilgili kaygıları olan, yaşama karşı sorumluluk duyan bir yazarın görevi bu kürsüden olabildiğince yararlanmaktır. Toplumun ‘gerçek’ ilişkilerini anlatarak, toplumdaki adaletsizliklere, sömürüye, insafsızlığa karşı çıkmak, insani değerleri sahiplenmek ve insan onurunu yüceltmektir yazarın görevi.

İçinde bulunduğumuz dönemde, dünyayı özgün bir anlama-anlatma olayı olan edebiyatın işlevi küçümsenemez, yadsınamaz:

“İnsanın görülmemiş derecede küçümsendiği ve çaptan düşürüldüğü günümüzde, kişinin en soylu ve en ivedi görevi olayları şarkılaştırmak olmalı. Kuşkusuz, bu gerçeğin bilincine varacak, insanın insanca tözüne ve onun bülbülleri bile susturabilecek orkestrasına katılma yürekliliğini gösterebilecek hayli insan var.”(4) İnsanlığın orkestrasına katılmak yerine, düzenin yapılanışına hizmet etmek, sanatçı tavrı değildir.

Bakıyoruz Eroğlu’nun ‘yeni’ romanına, “Yarım Kalan Yürüyüş”e(5).

İlkin, şu değerlendirmeye katıldığımı söylemek istiyorum: “Bu romanların kahramanları… Kafalarını taşlara vuruyorlar, intihar ediyorlar. Cinsel açıklarının kurbanı olup, oldukça yadırganacak ilişkilere giriyorlar. Yazarlarımız ise tanrısal bir eda ile.. onların yok oluşunu hazırlıyor.”(6)

Bu değerlendirme, elimizdeki romandan önce yapılmış, ama ne hikmetse “tornadan çıkmış gibi bir birine benzediği” için “yeni romancılarımızın yeni romanları”; buna da uygulayabiliriz rahatlıkla.

Umutsuzluk, hiçlik inançsızlık, insanın ve kadının aşağılanması, sadizm, cinsel sapıklıklarla içiçe, bunalım döneminden kesitler veriliyor.. Ve “devrimci tip” diye verilen hastalıklı tipler… Dünyanın dört köşesinden ülkeler ve insanlar.. (Ahmet Altan’da da Eroğlu’nun ilk kitabında da aynı şeyler vardı.) Annesi babası belli olmayan kahraman üvey annesine aşkı, zengin şımarık kızlar, ellerde içki kadehleri, fahişeler, omuzunda bir sancı. (Benzer çarpıklıklar sürüyor öteki romanlarla. Beyindeki krampın yerine omuzdaki sancı almış, fark bu.)

Eroğlu, 8 Şubat 1986 günlü Cumhuriyet’te şöyle diyor: “Üç romanımın ortak böleni, ‘kahramanları’… Korkut Laçin, cesareti, korkusuzluğu, fedakarlığı ve acıya dayanıklılığıyla efsane haline gelmiş biri… Kökü ittihatçılara kadar uzanan Eylemci Türk Tipi’nin parçaları olduğuna inanıyorum.”

Oysa Eroğlu’nun kahramanlarının eylemci tiplerle kesinlikle ilgisi yok! Amaçlı bir seçme ile Eroğlu bir tavır koymaktadır. Eylemci tipler Eroğlu’nun kahramanları gibi değildir. Amaç, soylu ve onurlu bir inancın insanlarını yaralamaktır. Böyle olunca da, hastalıklı seçimin sonucunda yaratılan kahramanların, yaşanan ülke gerçekliğindeki gerçek insanlarla aynı olduğunu savunmak, yazarın amacına ve tavrına ortak olmak olacaktır. Tavır ve amaç ise açık: Günah keçisi gençliğe dokunmak.

Günah keçileri varmış eskiden. İnsanlar yılın belli bir gününde bu keçilere dokunur ve günahlarını aktarırlarmış. Sonra da keçiyi taşlayıp kovarlarmış. Şimdiki günah keçileri yılda bir gelmiyor. Toplumun bunalım dönemlerinde taşlanıyorlar. Yaşadığımız dönem de öylesi bir dönem.

“Yapmaya çalıştığım ‘Eylemci Genç Adam’ tipini vurgulamak, bu insanı araştırmak.”(7) diğer Eroğlu. Kahramanlık olayıyla, eylemcilikle, insanla bu denli dalga geçilmez! Niyesini anlamak için yazarın ‘tip’ine, Korkut Laçin’e bakalım: “Onu kimse anlayamaz(8).. Karşısına çıkan bütün kadınlar ona aşık olurlar, erkeklerin çoğu nefret eder(11).. Oldukça garip biri(31).. Kolundaki şey döğmeydi. Bir karın resmi ve altında L.L.H. harfleri(33).. Duygusuz(35).. Yüreği aldatılmışlık duygusuyla kaplı(39).. Kuyuya atlamış (116) ve elini sobanın üstüne koymuş (125) (Bunlar ilk kahramanlıkları kahramanımızın!).. Kendisi istemedikçe ölmez(70).. Onu kimse öldüremez(74).. Kendine işkence ediyor(133).. Şarlatan(140).. Dengesiz ve tehlikeli(140).. Yalnızlığından başka kaybedecek şeyi yok(163).. Acıya zincirlenmiş(174).. Acının üstüne kurulu bir hayatı seçti(174).. Sevişirken hayvan gibi kokluyor(188).. Anlamını, ardındaki tuzakları bilmeden kahraman olmaya kalkışmış(39).. birisi Korkut Laçin. Ve bu kahraman “Eylemci Genç Tipi”ymiş!

Vücudunda dört kurşun yarası olması, 1975’de laboratuvarı yakması, Tecritte 56 gün kalması, konuşmaması, silah taşıması gibi özellikleri, onun yukarda belirtilen özelliklerinin yanında hem inandırıcı değil, hem de zorlama ile katılmış gibi geliyor. Çünkü şöyle düşüncelerin de sahibi Korkut Laçin:

“Kahramanlar cesaretlerini sürekli olarak kanıtlamak zorundadırlar(34).. Yaşamak bile başlıbaşına bir çılgınlıktır(115).. Özlem, insanların kendilerine eziyet etmek için keşfettikleri bir duygudur.(129) Yalnızlık özgürlüğün kendisidir (165)..”

Korkut Laçin böyle birisi ve yazar onu tip ilan ediveriyor; yani eylemci tipler böylesine zavallı, hastalıklı, çarpık, kişiliksiz insanlardır demek istiyor. Ve ekliyor: “Cesareti ve acıya dayanıklılığı hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar gerçek.”(297). Ne demeli!

Ve iki yaklaşım:

Birincisi 7 Mayıs 1984 günü yazılmış. “Büyük bir ilk roman başarısı. Herkes okumalı bu romanı… Bence bir olay – romandır Issızlığın Ortasında. Türk romanının yeni kazancı, taze kanı Mehmet Eroğlu’yu yürekten kutlarım…” Aynı yazarın devamında da Atilla İlhan ve Selim İleri “cinsellik sömürüsü” yaptıkları nedeniyle eleştirilir: “… Bir zamanlar romancılığını çok önemsediğim, kendisinden çok şeyler beklediğim Selim İleri… aşacak Atilla İlhan’ı. Ne denir? Pazar ola!” deniyor 9 Mayıs 1984 günü (8)

İkinci yine aynı yazardan, bir buçuk yıl sonra yazdığı yazıdan: Sudaki iz; “Okurun sağduyusunu böylesine küçümseyen, kendi kuşağından gençleri böylesine aşağılayan, egemen güçlerin kamuoyuna kabul ettirmeye çalıştıkları ‘devrimci prototipleri’ni’ devrimci gençlik’ diye böylesine pervasızlıkla betimlemeye çalışan bir başka roman okumadım. Ve ilk kez bir romanı okuduktan sonra duyduğum tek duygu sadece ‘tiksinti’ oldu.”(9)

Yoruma gerek yok. Ama bu ili yazının ayrı romanlar için yazıldığını söylemeliyim. Ve iyimser bir yaklaşımla; eleştiri yazarının olumlu, bir düşünceye kavuşmuş olduğunu günah keçisi yapılan gençliğe karşı saldırılara “tavır” aldığını gözlemleyebilir miyiz diye düşünüyorum. Bence, Selim İleri için geri aldığı sözleri, Mehmet Eroğlu için de almalı ki yazdıkları inandırıcı olsun bu eleştirmenimizin!

Barıştan, bilimden, sanattan insandan, özgürlükten, demokrasiden yana “tavırlar”ın beklendiği günümüzde; aydınlıktan uzak ve insanı aşağılayan bir roman olarak değerlendiriyorum “Yarım Kalan Yürüyüş”ü

KARŞI EDEBİYAT
TARİH  : TEMMUZ – AĞUSTOS 1986
SAYI     : 4. KİTAP
SAYFA  : 33
YAZAN  : ÖNER YAĞCI