Zaman – Kasım 2000


“Büyük hayatlar ve insanlık ideali”

Büyük ve iddialı toplumlar bireylerin büyük hayat yaşamaları üzeride kurulur. İddia taşımayan birey ve toplumun oluşturduğu yapı, pasif bir toplumsal yapı da olsa, toplum olarak anlam ve değeri, elbette bireylerin matematiksel toplamından ibaret değil, daima onu aşan bir değerdir. Ama bu değerin bir insanlık düşü taşıyabilmesi, tek tek insanların yanında yer almak yerine, insanlığın inşasına katkı sağlayacak bir iddiayı da içinde taşıması bir idea olarak görülen; ama bu hayat için aranan bir durum.

Türkiye’de birey ne yapıyor, bireylerin ortak yaşam, ortak amaç, ortak insanlık ideali için nüans farlılıklarıyla birlikte temelde birleşen toplum ne yapıyor? Birey, küreselleşmeyle birlikte, bilgi  çağıyla birlikte yeni ve farklı durum ve duruşlarla tanışırken kendi öz benliğinde neler yaşıyor? Kendinden uzaklaşarak içine, amaçlarına, erdemlerine yabancılaşıp da, bazı insanların yanında yer alarak küçülüyor, küçük hayatların figüranlığını yaşayarak bencilleşiyor, yüzsüzleşiyor ve büyük idealden, insanlık düşünden düşerek, gerçek insanı ve insanlığı ıskalıyor mu? Sanki Türkiye’de birey ve toplumsal gruplar bu tür bir görüntü içinde. Herkes herkesi tüketiyor, kimse kimseyi çoğaltmıyor, kimse kimseye bir değer katmıyor. Kimseye kötülük yapmayanlar kendilerini bütün bu olup bitenler karşısında masumiyet içinde görüyorlar. Ama bu kötülük yapmayanlar, karşılarına çıkan iyilik yapma imkânlarına da dönüp bakmıyorlarsa iyi bir tavır ve iyi bir duruş içinde oldukları pek de kolay kolay söylenemez. Çünkü artık insanlık için hepimizin hepimizden daha üst davranışlar bekleme hakkımız var. Büyük v iddialı bir Türkiye için de öyle. Onun için birey öncellikle büyük hayat yaşamaya karar vermeli. Şimdi yüzleşme zamanı, kendimizle, izlerimizle, yüzlerimizle ve belki de ütopyalarımızla. Küçük bir Türkiye ve küçük hayatlar sıkıyor artık gerçek insanı…

Mehmet Eroğlu yeni yayınladığı Yüz 1981 romanında, son yirmi yılın Türkiye’sinin panoramasını sunuyor ve yüzsüzlüğümüzün, duyarsızlığımızın, bencilliğimizin, etik değerlerden uzaklığımızın, insanlık durumumuzun görüntüsüyle buluşturmaya çalışıyor bizi.

Yüz 1981 romanıyla bugünü yazan Mehmet Eroğlu:

İ N S A N L I K

“durumumuz kötü”

Z. – Issızlığın Ortasında, “Geç Kalmış Ölü, Yarım Kalan Yürüyüş, Adını Unutan Adam, Yürek Sürgünü romanlarının yazarı, suskunluğunu bozdu ve Yüz 1981 ile yeniden okurun karşısında… Yüz 1981 romanı, “Suçsuzum; tıpkı sizler gibi. Suçluysam bile, unutmayın, en çok sizinki kadardır bu.” –diye başlıyor. Siz 1971’de 8 yıl mahkumiyet aldığınızda da ‘suçsuzum’ diyor muydunuz?
M.E. - Benim buradaki suçsuzluğum Türkiye’nin 1980 ile 2000 arasındaki dönemde hiç kimse tarafından suçlanmayan, aksine aslansın, kaplansın dediği, belki de yücelttiği insanların ağzından tekrarlıyorum bu ifadeleri.

Z. –  Kitapta hiçbir şeyden sorumlu olmayan bir kahraman var.
M.E. - O kahraman kendisini savunmak için “hiç kimseye kötülük yapmayan biri suçlu olabilir mi” diye sorup kendini savunuyor, tıpkı bizler gibi.

Z. –  İyilik yapmamışsa bazen suçlu olabilir…
M.E. - Toplum, üstü örtülü suçluluk duygusuyla yüklü. Aslında bireyler bazen tek tek suçlu olmazlar. Toplumsal vicdan denilen bir şey var. Ortalıkta var olan eşitsizliğe, adaletsizliğe, haksızlıklara karşı tepki göstermek zorundadır insan. İnsan olmanın en önemli taraflarından biri budur. Çünkü, adalet duygumuz öyle bir şey ki, beş bin yıldır canına okunuyor, ama hâlâ bir gül gibi dimdik ayakta duruyor. Bu açıdan bakarsanız her insan herkese karşı her konuda sorumludur.

Z. –  Söylemlerinizde sık geçiyor, “Hep büyük bir hayat edinmeye çalıştım” diyorsunuz. Büyük hayat edinmekte, zaman, mekan ve öteki hayatların etkisi nedir?
M.E. - Büyük hayat edinmek, elbette ki bireyin yalın bir tercihi olarak gerçekleşmez. Benim için büyük hayat edinmek, yazmakla bağlantılı. Benim yazma nedenlerim, toplumsal olanlar, büyük yıkımlar ve içimde  hissettiğim acılı durumlar… Bunları  yazmak için benim büyük hayat yaşamam lazım. Serüvene yakın, büyük insanlık durumlarının içinde yer almak, kendi varlığını sınamak, belki de tehlikeye atmak.

Z. –  Büyük hayat, biraz da adanmışlık mı içeriyor?
M.E. - Evet. Sadece yaşamakla yetinmemeli, varlığının gizlerini çözmeye çalışmalı insan. Bu çok önemli. İnsanı en saf haliyle ortaya koyan bir durum olarak beliriyor tehlike. Benim açımdan büyük yazarlar diye baktığınız her kişinin, bir anlamda da büyük, başkalarınkine benzemeyen hayatları var.

Z. –  Siz, yazma ve yaşama konusunda büyük hayatın neresindesiniz?
M.E. - Önemli olan böyle bir niyetin ve böyle bir bakışın edinilmesi. Şartlar oluştuğu zaman insanı böyle bir hayat edinmenin eşiğine getiriyor. Eğer böyle bir hayat yaşanabileceğinin farkında değilseniz, böyle bir hayat yaşamanız mümkün değil. Çünkü yüzünüzü o tarafa doğru dönmüyorsunuz.

Z. –  Toplum yüzünü ne tarafa doğru dönüyor?
M.E. - İnsanla son 20 yılda başkalarına ve topluma sırtını dönmüş, sadece kendine bakıyor. Benim hayatımda büyük hayat edinmek; sıradanlıktan uzak olduğum, toplumsal kavgalarda hep adalet duygusunun, eşitlik duygusunun gerektirdiği kamlarda yer aldım. Sadece insan olmakla yetinmedim, sadece insanı sevmedim, insanlığı sevdim. Türkiye’nin o sancılı dönemi gençliğimle çakışınca da bize birtakım hayatlar armağan etti. Türkiye’nin belli dönemindeki genç adamlar ister sağda, ister solda, bir anlamda büyük hayat yaşadılar. Ortalama, bir Fransız’ın hayatından çok daha başka hayatlar yaşadılar. Bunlar Filistin’den, Afganistan’dan, Çeçenistan’a kadar gittiler.

Sadece yaşamakla yetinmemeli, varlığının gizlerini çözmeye çalışmalı, büyük hayat edinmeli insan. İnsana, serüvene yakın, büyük insanlık durumlarının içinde yer almalı, kendi varlığını sınamalı, belki de tehlikeye atmalı. İnsanlar son 20 yılda başkalarına ve topluma sırtını dönmüş, sadece kendine bakıyor.

Z. –  Özgürlük, adalet, eşitlik… Büyük hayatlar, bu kavramların olmadığı toplumlarda, bu kavramların olması için verilen hayatlar mıdır? Ya da toplumda önemli ölçüde bu değerler- kavramlar yerine oturmuşsa, o toplumda büyük hayat edinmek daha mı uzaktır?
M.E. - Toplumda hiçbir zaman bunlar tam olarak yerine oturmuyor. Ama bazı toplumlarda bunlar için kavga veriliyor. Büyük hayat, o kavgalarda yer alıp almama meselesi.

Z. –  Türkiye toplumunda büyük bir hayatın sahibi olmak için daha fazla mı (olumsuzluklar içinde) imkan var?
M.E. - Türkiye’de zaten bu kavramlar oturmamış. Bu açıdan doğru. Ama biz sadece kendi toplumumuzla sınırlı değiliz. İnsan o zaman sadece bu ülkeyle değil, başka ülkelerdeki kavgalarla da yandaş olabiliyor. Bir toplumun değil, o yüce duygunun yanında olmak. Büyük hayatlar, savaş neredeyse, orada kavga vermekle edinilir.

Z. –  Bu kavgada aşkın, kadının ve benliğin yeri nedir?
M.E. - Aşk bazen vardır, bazen yoktur. Kadın bazen vardır, bazen yoktur. Ama genelde bakıldığı zaman bu tür kavgalar erkek kavgaları ve erkek bakış açıları, kadınlar bunun içinde çok yer almış olsalar da.

Z. –  Bizde tarih erkek gözünden mi anlatılıyor?
M.E. - Tamamen. Hem tarih öyle anlatılıyor hem de yaşam tarzımız öyle. Topluma hakim bakışımız çok erkeksi. Kitapta bir bölümde var; analar bizi doğuruyorlar, emziriyorlar, büyütüyorlar, ama hiç akıllarımıza dokunmuyorlar. Akıllarımıza dokunanlar hep babalar. Bugün Türkiye’deki bu erkek bakışı maço, ölümü yücelten – ki, ölüm yüceltilmez, bazı idealler için göze alınır- bir bakış açısı. Sağdan ya da soldan olsun bu bakış açısının hiçbir entelektüel çapı yok. Son tahlilde de kendi yeteneksizliklerinin sınırına sığdırmaya çalışıyorlar ülkeyi.

Z. –  ‘Hiçbir hayatın başrolünü oynamaya kalkışmadım. Kendiminkini bile’ diyorsunuz. Bu genel tavrınıza aykırı değil mi?
M.E. - Bu kitabın daha ilk cümlesi. Yüz 1981 anti-kahraman diyebileceğimiz kişinin ağzından anlatılıyor. Bu cümle, kendisini daha başlarken ortaya koymaya yönelik bir çabanın ortaya çıkışı. Bu çok sıradan bir insan tipi. Bu ben olamam…

Z. –  Bu tipin ‘kalıcı öz’ü mü yok?
M.E. - Kalıcı öz yok. Olması çok önemli. Her insanın bir takım kalıcı değerleri olur, inançları olur, gelenekleri olur. Onu bir yere bağlayabilecek insanlık durumlarının olmamasıdır bunun tersi.

Z. –  1980’den sonra bizde insanı, bu insanlık durumlarıyla ilişkilendiren bağlar daha fazla mı kopuş yaşadı?
M.E. - Tabii. 80’den sonra toplumsal sorunlarla hiçbir irtibatı olmayan bir insan tipi çıktı ortaya. Sadece ben, varsa yoksa ben. Yüz 1981 de günümüz insanının romanı.

Z. –  Nedir bu ‘niteliksiz’ günümüz insanını ortaya çıkaran mekanizma?
M.E. - Ufuksuzluk, paradigmasızlık, felsefesizlik… Hepsi birden. 12 Mart’ta Türk solu çok sistematik budandı. 12 Eylül’den sonra topluma çok geniş bir operasyon yapıldı. Bir çerçeve çizildi, bu çerçevenin dışındaki her türlü bakış yine sistematik olarak ortadan kaldırıldı. Örgütsel olarak kaldırıldı, kişiler pasifize edildi. Sonra Türkiye birdenbire küreselleşme, bilgi çağı ile tanışarak büyük kapitalist sisteme entegrasyon sürecine girdi. Buradan da yen8i bir insan türü ortaya çıktı; emekle bir şeyi elde etmek yerine kısa yoldan, ‘köşe dönme’ metoduyla başarılı olma tercihi… Onun sonuçları bugün daha büyük çapta görülüyor. Ama toplumun değerli saydığı, emek sarf ederek kazanmak, uzun vadeli olmak gibi şeylerin canına okundu. Bunların hepsi 12 Eylül’ün ürünü.

Z. –  Hayatlar mı küçüldü?
M.E. - Hayatlar küçüldü. Mihenk taşları kalktı toplumdan. Şimdi farklı değerler önemli gibi sunulup bize yutturulmaya çalışılıyor. Demokrasi, eşitlik, insan hakları bu toplumda pek önemli değil. Bu toplumun çerçevesi eksik. Kaymış bir çerçeveden görüyoruz her resmi.

“Hayatlar küçüldü

Mihenk taşları kalktı toplumdan. Şimdi farklı değerler önemli gibi sunulup bize yutturulmaya çalışılıyor. Demokrasi, eşitlik, insan hakları bu toplumda pek önemli değil. Bu toplumun çerçevesi eksik. Kaymış bir çerçeveden görüyoruz her resmi.

“Vicdan kayıp”

Bireyler bazen tek tek suçlu olmazlar. Toplumsal vicdan denilen bir şey var. Eşitsizliğe, adaletsizliğe, haksızlıklara karşı tepki göstermek zorunda insan. Çünkü, adalet duygumuz öyle bir şey ki, beş bin yıldır canı okunuyor; ama hâlâ bir gül gibi dimdik ayakta duruyor. Aslında her insan herkese karşı her konuda sorumludur.

Z. –  Birde merkez ideolojinin çerçevesi var orada. Merkez ideoloji kendi çerçevesini topluma karşılık gelecek açılımda ortaya koyamadı. Yani resmin ancak bir kısmı görünüyor çerçeveden…
M.E. - Koyamadı. Belki de o yüzden Türkiye’de başta demokrasi, laik-antilaik, entnik meselelere sıkışmış durumda. Bu kavram kaplara bölünmüşlük içinde ele alınıyor. Bu beni tedirgin ediyor. Geçmişte ben ezilirken sesini çıkarmayanlar, şimdi kendileriyle ilgili bir sıkıntı  olduğunda demokrasi diyorlar. Ben bunları da savunuyorum, ama bu bana yine de öfke veriyor.

Z. –  Romanda okuru küçük hayatlara karşı kışkırtmaya mı çalışıyorsunuz?
M.E. - Olabilir mi ki!

Z. –  Bu ilkede pek çok ‘aydın’, ‘yazar’ kendini, üstün-ermiş-olmuş-mürşit… noktasında görüp, topluma ‘hakikati’ vaaz eder bir tavır işine giriyor. O artık kendini aydınlatmak yerine, topluma projektör tutmak, toplumu düzeltmek misyonuna bürünüyor.  Artık o toplumla, okurla düşünce ve amaçlarının paylaşmıyor. Siz de öyle yapmıyor musunuz?
M.E. - Kendimi öyle bir konumda hiç görmedim. Elbette ki inandığım değerler var, vazgeçemeyeceğim tavırlarım var. Bunları söyler ve arkasında dururum. Yanlış bulduklarımı da söylerim. Ama hakikati bildiğimi ve bunu öğreteceğimi hiç söylemedim, düşünmedim. Yol gösterici değilim. Ben hayata bakışta bir duruş ve bir tavır yansıtmak gerektiğine inanıyorum. İnsanlık ideallerinden yana tavır almak… Öğrencilik döneminde de kendimi sosyalist kökenli Marksist addederdim. En önemli özelliğim; sorunlara hep eleştirel bakmamdı. O zaman da bana bakış açılarımın sapkın olduğu söylenirdi. Kimse beni Troçki’nin hain olduğuna inandıramadı.  1969’da Stalinizmin ve Leninizmin eninde sonunda diktatörlüğe yol açtığını söylemiş bir adamım. Bundan dolayı da çok eleştiri aldım. İlk kitabım, solcu bir eylemciyi bütün zaaflarıyla ortaya koyduğu zaman çok eleştiri almıştım. Beni eleştirenler sonradan çok karış taraflara geçtin, hep solcuları yazıyor diye de eleştiride bulundular. Benim böyle bir bakış açım var. Aydının özelliği muhalif olmak. Bu kitapta da 12 Eylül mantalitesine bir karşı duruş var.

Z. –  Yüz 1981 aynı zamanda bir siyasal roman özelliği taşımıyor mu?
M.E. - Benim için romanın odağında her zaman insan olmuştur. İnsanı anlatmak… Bütün toplumsal ilişkileriyle, zaaflarıyla, zenginlikleriyle, derinlikleriyle veya burada olduğu gibi sığlıklarıyla anlatmak. Bunları anlattığınız bir durumda politikayı, romandan, insandan soyutlamak anlamsız. Bu açıdan siyasal roman özelliği var. Ama bir kurgu roman değil, gerçeğe yakın bir fotoğraf. Fonda siyaset var. İlk dört romanım 12 Mart sonrasını anlatır, son iki roman ise 80 sonrası insanı, toplumsal hayatı anlatır.

Z. –  1994’te yayınlanan Yürek Sürgünü romanınızda ateist olan kahraman; “Adalet ve özgürlük için gerekirse Tanrı’nın kutsallığına da katlanırım, bir partinin kutsallığına boyun eğmedik mi.”diyor. Yüz 1981’de ise bir kahraman yok…
M.E. - Belki de kahramanlıkla nitelendirilecek bir hayat ortada yok. Belirgin bir yüz yok, yüzsüzler var.

Z. –  İnsanın bu hayat karşısında ilgisiz, duyarsız, tavırsız hali nereden kaynaklanıyor?
M.E. - Batı medeniyeti insanlığı birbirinin boğazına sarılacak büyük bir çatışmanın eşiğine getirdi. Türkiye’de sağda ya da solda belli bir değerler kavramı vardı. Herkes bir yerle irtibatlıydı ve karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşiyordu. Şimdi ise bir sürü şamandıra var, birileri geldi tabandan demirli halatları kopardı. Herkes kendi başına yüzüyor şimdi. Şimdi bunlar belli bir kompozisyon içinde değiller. Batı’nın istediği insan tipi ortaya çıktı. Her olaya batılıların istediği gibi bakmaya çalışıyoruz.

Z. –  Neden kendimiz olamıyoruz?
M.E. - Kendin olmak zordur. Bir kere bağımsızlık istiyor… Bakın insan hakları konusunda Batı ahkâm kesiyor. ‘Ölüm cezası sizde olmasın’ diyor. Peki Filistin’de taş atan çocuğu İsrail ölümle cezalandırılıyor, ona bir şey demiyor Batı…

Z. –  Yüz 1981 romanınızda kadın cinselliğiyle ön planda. Kadının bu kimliğiyle önde duruyor olmasında ideolojilerin özellikle 80 sonrasında ölümüyle bir ilişkisi var mı?
M.E. - Kadının romanda cinselliğiyle ön planda olduğu yorumları yapılıyor ama ben buna katılmıyorum. Burada Işık, Duygu, Sevda ve Ferda, bunların dördü aslında büyük ve anlamlı bir bütünün parçaları. Büyük bir hayatın parçaları. Işık; gerçeği, Duygu; duygularımızı, Sevda; aşkı, Ferda; geleceğimizi temsil ediyor. Bu kahramandan bulaşan bir şey bu değerli dört kadının ölümüne sebep oluyor. Ama buna karşın kahramanın hiçbir şey yapmadığı bir başka katın tipi var; kentli, kendine güvenen, ilişkilerinde erkek gibi tavır alabilen bir kadın tipi. Çünkü o kadının belli bir muafiyetle donanmış bir zırhı var. Burada cinselliğin işleniş biçimi böyle bir anti kahramanın gözünden anlatıldığı için önem kazanmış oluyor. Çünkü o kadına böyle bakıyor, ben kadının ruhunu istemiyorum, bedenini istiyorum, aşk, ruh yorucu şeyler diyor.

Z. –  Son yıllarda erkeğin kadına bakışını deşifre eden bir tavır mı bu?
M.E. - Belki. Eskiden bir erkekle bir kadın dendiği zaman ilk akla gelen şey aşk olurdu.  Aşk şiirleri, sevda mektupları yazılırdı. Şimdi kadın ve erkek yan yana geldiğinde ilk akla gelen şey aşk olmuyor.

Z. –  Kahramansız bir kitap bu. Diğer beş kitabınızda kahramanlar vardı. Ne oldu da şimdi kahramansız bir kitap çıktı ortaya?
M.E. - Burada bir insanlık durumunun içinde olup bunu tartışan biri yok, bunun tam tersi konumda olan bir kişi var. Bu tip toplumda çok görebileceğimiz bir insanın gözünden olaylara bakılıyor. Kendi halinden vaktinden çok memnun olan, tutku ile, erdemlerle akrabalığı olamayan, bunlardan uzak duran, kendi hayatının bile başrolünü oynamaktan vazgeçmiş 40 yaşlarında bir adam günün birinde birdenbire yüzünün değiştiğini fark ediyor. Eski fotoğraflarını gösterdiğinde kimse onun o adam olduğuna inanmıyor. Adam bunu araştırmaya başlıyor. 1981 yılından sonraki fotoğraflarda yüzünün gerçek yüzü olarak belirmediğini fark ediyor. Demek ki o tarihte bir şey olmuş ve yüzü değişmiş. Yüzsüzleşmiş ya da bir sürü yüz kazanmış.

Z. –  1981 elbette ki o büyük toplumsal dönemeç…
M.E. - Evet. O adam bu dönemeçte silah çekmeyen, işkence görenlere acıyan biri. Ama sadece seyirci. Taraf olmamış, aman bana bir şey olmamış diye kenara çekilmiş bir insan. Bu tavrının yüzünü değiştirmiş olabileceğini bir türlü kabullenmiyor. Bir de yüzünden bulaşan bir şey, değerli olan bütün kadınların da mahvına sebep oluyor. Kitap, bu adamın yüzünden ne bulaştığını keşfetmesine yönelik. Bulduğu cevap da bugünkü toplumun sıfatlarından bir tanesi.

Z. –  Peki Tahir Bey?
M.E. - Kitapta Türkiye’nin bu büyük fotoğrafını çekerken, Türkiye’de çok önemli bir başka şeyi de göz ardı edemeyiz. Kimisine göre kalıcı bir çatlık, kimisine göre sıvanabilir bir çatlak. Kahramanımız büyük bir apartmanda oturuyor. Apartmanın güney kanadında büyük bir çatlak ortaya çıkıyor. Apartmanın kuzey kanadı önce bunu önemsemiyor, sonra ‘Tamam bunu sıvarız geçer gider.’diyor. Ama oradaki bazı insanlar ‘Bu çatlak, sıvamakla geçmez, bunun köklü nedenleri vardır.’diyor. Romanda bunun karşılıklı fotoğrafının çekilmesi olayı var. Tahir Bey tipi de, baskı ve acıyla insanların nerelere götürülebileceğini ve hangi biçimde karşı koyulabileceğini ortaya çıkarıyor. O da bazı felsefi konularda tartışma oluşturuyor. Diyor ki, Türkiye’nin son 40 yıllık tarihi faili meçhuller tarihi.

Z. –  Siz kitabın neresindesiniz, kahramanlardan kime yakınsınız?
M.E. - Ben geriden ve dışarıdan bakıyorum.

Z. –  Tahir Bey’e sempati duyduğunuzu söylersem…
M.E. - Tabii ki, Tahir Bey’e biraz sempati duyuyorum. Bir de o dört kadına sempati duyuyorum.

Z. –  Kadınlar üzerinden mi mesajlarınızı veriyorsunuz?
M.E. - Kadınlarla adamı çözme çabası var. Her kadınla adamın bir yönü daha iyi aydınlatılıyor. Kitap iki ana çizgide gidiyor; çatlak konusu ve yüz, gizini bulma serüveni. Kadınlar üzerinden anlatmak, kadınlar kavramsal olarak bazı durumları simgeledikleri için bu söylenebilir. Hayat, insanlık, değerlilik… bunları simgeleyen şeylerin kadın olması gerektiğini düşündüğüm için, bu kitapta kadınlar insanlara göre çok daha önemli bir yere konuyor.

Z. –  Erkek egemen bir toplum olduğu için mi bu toplumda, şiddet, korku ve faili meçhuller yoğun yaşanıyor?
M.E. - Kadın bu hakimiyeti törpüleyen bir unsur olarak yerini alabilseydi belki sorunları bugünkü yöntemlerle çözme yoluna gitmezdik. Şimdi sorunları çok erkeksi çözüyoruz.  Merhamet, acımak yok… Belki hayatın değerini hayat verenler çok daha iyi biliyorlar.

ZAMAN
TARİH  :  12 KASIM 2000 (Pazar)
YAZAN  : M.MEHMET GÜNDEM