Radikal – Ekim 2000

“Toplumda vicdani derinlik azalıyor”

Bir süredir gazetelerin kültür sanat sayfalarında bir ilan yayımlanıyor. İlanda yer alan sözler şunlar:  “O geri dönüyor!” Geri dönen, roman okurlarının iyi tanıdığı bir isim, Mehmet Eroğlu. Altı yıl gibi uzun bir aradan sonra tekrar ‘merhaba’ diyor. “Günün modası”na pek uymayan, içinde yaşadığımız son on yılı ve kent yaşamını konu edinen bir roman sunuyor bizlere: “Yüz: 1981”. Roman, ‘hiçbir hayatın baş rolünü oynamadım, erdemlerle akrabalığım yok’ diyen bir anti kahraman ekseninde gelişiyor, birlikte olduğu kadınlar anlatılıyor. Aşık olmak yerine ilişki kurmayı seçen ve aşık olduğundaysa gerçek yüzünü keşfeden bir adamla karşılaşıyoruz kitapta. Altı yıl sona geri dönen Mehmet Eroğlu’yla, hem yeni kitabını hem de ‘günün modası’ roman tartışmalarını konuştuk.

Kitabınızın tanıtım ilanlarında, “O geri dönüyor!” dendi. Gerçekten de uzun bir süre kitap oylumunda okurların karşısına çıkmadınız ya da ara verdiniz. Öncelikle bunun nedenlerine öğrenebilir miyiz?

Bundan önceki romanım Yürek Sürgünü 1994 de yayımlandı. Aradan altı yıl geçmiş; bu bir anlamda oldukça uzun bir süre. Ama  bu süreyi boşa geçirdiğim söylenemez. Altı yıla üç şeyi sığdırdım: Önce – üç yıl kadar- başka hiçbir şeyle ilgilenmeden, yoğun bir şekilde sadece müzik, sonra hayatımı sil baştan yeniden kurgulama ve nihayet 426 sayfalık bir roman. Görünürde biraz geciktim, ama aslında gelecekten vakit çaldım, yani bundan sonra yazacağım romanların süresini kısaltmış oldum. Artık üç yılda bir roman yayınlamaya niyetliyim.

Peki bu kitap için, “bir geri dönüş romanı” diyebilir miyiz?
Eğer altı yılı kastediyorsanız, Yüz:1981 belli bir aradan sonra ‘bir geri dönüş romanı’. Ama bence böyle bir tanımdan çok ‘zamanlaması iyi olan’  bir roman oldu demek daha uygun .. Zamanlaması neden iyi? Şundan : Ortalık ekseninde insanın bulunmadığı, insanın araştırılmadığı, toplumsal dinamiğin odağında yer alan kentlerdeki dramların , çatışmaların göz ardı edildiği, günümüzden -adeta kaçan- apolitik romanların istilasına uğramıştı. Bu tarz kitaplara aykırı bir duruşu simgeliyor Yüz:1981  . Yazma eyleminin gerisinde, beynin kendine yönelttiği dikkatiyle tetiklenen güçlü bir boşalma isteği yer alıyor. Yazarları birbirlerinden ayıran da bu boşalma isteğinin niteliği. Bu kimisinde acılı anılar, kimisinde ise ‘kısa vadeli benlik tatmini’ olarak ortaya çıkıyor. Gerçek edebiyat aslında bireyin acı anılarını özümseyerek kişiliğini oluşturma safhasında imkan dahiline giriyor. Ama yazmak son zamanlarda, hayatımızı edebiyata bağışlamak, hatta kurban etmek yerine, bir oyun, masal anlatma, eğlendirme veya ödül peşinde koşmaya dönüşmüştü. Yüz:1981 en azından insanla, insanlık durumlarıyla yüzleşmeye kararlı bir roman.

Kitabın ilk sözleri: “Suçsuzum; tıpkı sizler gibi. Suçluysam bile, unutmayın, en çok sizinki kadardır bu.” Eğer bir suçtan söz edilecekse de, kadınlara karşı işlenmiş bir suç mudur bu? Yaşam, başkalarınca yüklenmiş bir suçun cezasını ödemek midir?

Hayır, özellikle kadınlara karşı değil, insanlığa karşı işlenen suçlardan söz ediyor romanın kahramanı. Dostoyevski’nin şu sözleri bence tam bu soruya verilecek cevabı oluşturuyor: “Hepimiz, her şeyden, herkese karşı sorumluyuz.”  Sadece yaşamaya niyetliyseniz, gelecek düşü kurmadan rahatça uyumaktan yanaysanız, hiç bir hayatın- kendinizinkinin   bile- başrolünü oynamaya niyetlenmemişseniz suçsuzsunuz. Hiçbir suçunuz yok. Ama yaşamı aşan değerler olduğuna inanıyor, olağan yaşam ile adaletsizlik ve eşitsizliği  yok etmeyen tanrılara karşı geliştirilmiş haklı bir nefret taşıyorsanız, her zaman suçlusunuz. Ama unutmayın bu gezegen böyle suçluların sırtında dönüyor.

“Aşk yok, cinsellik var!” Neredeyse son yirmi yılın sloganı oldu bu. Birçok ilişki bu sözlerle yaşandı. Ama hep olmayan manalar yüklendi ilişkilere. Romanınızda ise, kahramanınız samimiyetle itiraf ediyor bu gerçekliği. Böyle yaşıyor çünkü. Sahi aşka ne oluyor? Ya da ne oldu?

Size, tutku ile arasına sinsi bir uzaklık yerleştiren, korkmayı alışkanlık haline getiren,” yazmaya değecek hayatla” arasında bir bağ kurmamış roman kahramanın ağzından cevap vereyim: “Eğer aşk söylendiği gibi yorucu bir araştırma, uzun bir keşif gezisi, ya da kişinin kendi  yıkımından haz duyması ise, ilişkiyi seçmek, birini anlamak, onu bütünüyle kavramak zorunluluğunu ortadan kaldırdığından, ilişki doğal olarak aşk gibi yorucu olmayacaktır.  Aşk birazda tanrı gibi değil midir? Görülmez ama biz inanırız. Oysa ilişki sadece görülebilen, dokunulabildiğimiz bedene yönelir. Ruh belirsizken, beden her zaman kesinliktir, çünkü bedenin derinliği olsa da, gizi yüzeydedir, sizi aldatamaz.” Bu, Yüz:1981‘in kahramanının görüşü. Yazara gelince: O, “Büyük şeyler sevgisiz yapılamaz,” deyişine inanıyor. En büyük şeyimiz hayatımızdır ve hayat aşksız yapılamaz. Aslında aşka hiçbir şey olmadı; eğer durum dediğiniz gibiyse, yani modaya uyarak –başka şeyler gibi- ortadan kaybolduysa bile merak etmeyin, yakında geri döner.

Kitabın birinci bölümü, Lilian Hellman’ın “Vicdanımı bu yılın modasına göre kestirmeyeceğim” sözleriyle başlıyor. Nedir “moda” olan? Aslında romanınız da günün modasına pek uymayan bir roman. Her şeyden önce “tarihi roman” değil. Nedense çoğu romancımızın özenle kaçındığı “günümüz”ü eksen alıyor. Eğer bir tarihten söz edilecekse de, bu kişisel tarihinizin tanıklıkları şeklinde açıklanabilir, diye düşünüyorum, ne dersiniz?

Sartre diyor ki: ” Kötü roman pohpohlayarak hoşa gitmeye çalışan romandır; iyi romansa inanma ve inanılma  işidir.” Tarihi, tarihi olmayan, az, ya da çok satan romanlar her şeyden önce bu açıdan değerlendirilmeli. Yani bu romanlarda inanma kararlılığı ya da inanılma kaygısı var mı ? Modalaşan tarihi romanlar, bugünden (belki de gerçeklikten ) kaçınma niyetini gizleme, edebiyatı misyonundan uzaklaştırma çabası mı acaba? Bu tarz kitapların çok satılmasına gelince: Çok satan kitaplar iyi ya da kötü olmaktan öte, çoğunlukla ortalama kitaplardır. Çünkü yaygın, genel kabul gören her şey önce ortalamayı yansıtır da ondan. Sanatçı ortalamadan değil, sıra dışından yanadır her zaman. Kolaycılığın çekiciliğine  kapılmamalıdır. Yazarak, aydınlatmaya çalışarak, aslında gelecekte yer edinmeye çalışıyoruz. Bugün için gelecekten vazgeçilir mi? Sanatçı dediğiniz arada bir aynaya yüzüyle değil, bilinciyle karşılamak için bakmalı.

12 Eylül Darbesi nedeniyle beş yıl, ödül alan ilk kitabını yayımlayamayan bir romancı olarak, “Siyasal roman öldü” tartışmaları için neler söylemek istersiniz?

Bunu sanırım H. Bülent Kahraman, benim bu tarz romanların son örneği olduğumu söyleyerek, yazdı. Görünüşte pekte haksız değil. Eğer bir toplumun vicdanı derinliğini yitirirse bu tarz romanlar azalıyor. Ama Türkiye’de siyasal romanların sonu gelmez. Darbeler, yolsuzluklar, çeteler, faili meçhuller… Ayrıca 1985-1999 arasında Güney Doğu da toplumu derinden etkileyen, kalıcı izler bırakan bir savaş yaşandı. Bu savaşın izleri bir gün mutlaka romanlaşır. Sorun zamanlama ve toplumumuzu kara bir örtü gibi kaplayan korkunun dağılması.

İki yıl sonra…

Evet, “Yüz: 1981” ile başlayan söyleşiye, iki yıl sonra “Zamanın Manzarası”yla devam ediyoruz. Ama öncelikle şunu sormak istiyorum: Korku, dağılıyor mu?
CEVAP: Bir ölçüde evet. Nereden bakarsak bakalım, durum iki yıl öncesine göre daha olumlu görünüyor. Yani toplumumuzu kara bir örtü gibi kaplayan korkunun ucunun aralandığından söz edebiliriz. Durumun dramatik tarafıysa, bu gelişmelerin kendi toplumsal irademizden çok, dış dinamiklerin baskısıyla gerçekleşmiş olması. Acaba demokrasinin önünde engel olarak görünen bazı  yasakları biz kendi başımıza kaldırır mıydık? Sanmıyorum: Yapılan araştırmalarda, halkımızın önemsediği konu başlıkları sıralamasında demokrasi epeyce aşağılarda yer alıyor. İşte bu gerçekler edebiyatı, sanatı daha da önemli kılıyor. Yazarlar, sanatçılar demokrasinin sınırlarının genişletilmesinde öncü rolü oynamalıdırlar. Bu, sanatçıların politik misyon yüklenmelerinin gereği değil, insanlık ideallerinin öncüleri oldukları için gerekli. Peki edebiyatımızda böyle bir yönelme var mı? Cevabım  yine sanmıyorum olacak. Özetlersek belki korku dağılıyor ama bu kez de edebiyatın magazinleştirilmesi, popüler kültürün bir parçası haline getirilme tehlikesi ufukta bizi bekliyor.

Ekim 2000’de söylediğiniz sözlerdi “1985-1999 arasında Güney Doğu da toplumu derinden etkileyen, kalıcı izler bırakan bir savaş yaşandı. Bu savaşın izleri bir gün mutlaka romanlaşır.” Bunları söylediğinizde “Zamanın Manzarası”na mı hazırlanıyordunuz?
CEVAP: O sözleri Zamanın Manzarasına hazırlanırken söylemiş olabilirim; ama Zamanın Manzarasını yazmaya niyetim olmasaydı da aynı şeyleri söylerdim. Çünkü savaş, hele ülke sınırları içindeki bir savaş, her zaman edebiyat için tükenmeyecek bir malzeme. Çünkü savaş –romanın odağında yer alan- insanı var oluşunun kazanında kaynatır, yeniden biçimlendirir. Hiçbir yıkım insan benliğini savaş gibi örseleyemez. Üstelik savaşlar, istesek de istemesek de, kendilerini yazdırırlar; gerekirse zorla. Yakın geçmişimize bakarsak, dört savaş görüyoruz. Kurtuluş savaşı, Kore savaşı, Kıbrıs çıkarması ve son olarak Güneydoğudaki savaş. Son savaşda, doğal olarak ötekiler gibi edebiyatımızda yerini alacak. Zamanın Manzarası bu yolda küçük bir ilk adım. Bu arada 1968-69 da Filistin’deki,  90larda Afganistan ve Çeçenistan’daki savaşa katılanlar da var. Filistin edebiyatımıza girmişken, ötekilerden henüz  bir haber yok.

Romanın kahramanlarından Barış Utkan, askerliğini Güney Doğu’da yapmış bir genç.  Bölgedeki kirli savaşı, ayakları yere sağlam basmayan birinin kimliğinde vermek, kuşkusuz bir tercih, ama neden?
CEVAP: Zamanın Manzarası yedinci romanım. İlk beşinde roman kahramanları solcu kişilerdi. Kendilerini sorgulayan, kurtarıcılık, şövalyelik gibi soyut kavramları irdeleyen, -68 kuşağı diye adlandırabileceğimiz- kendilerine ısmarlanmayan devrimler için –intiharı andıran bir biçimde- ölümü göze alan romantik devrimcilerdi bunlar. Yüz:1981 adlı altıncı romanımdan başlayarak kahramanların  değiştiğini söyleyebiliriz. Yüz:1981’in kahramanı tam bir anti kahramandı. Toplumsal vicdanı, sorumluluğu reddeden apolitik birisiydi; sıradanlığı temsil ediyordu. Zamanın Manzarasının kahramanı Barış ise her yerde rastlayacağımız biri. Savaşa giden binlerce genç gibi. Unutmayalım, seçkinlerimiz ve oğulları bu savaşa pek katılmadılar. Onlar için en Doğu ilimiz Kayseriydi. İşte Barış gibi her yerde karşılaşacağımız biri roman boyunca ülkenin trajik şartları –savaş- nedeniyle trajik bir varlığa dönüşüyor. Barış’ın kişiliğinde yapılan tercih bu.

Barış’ın kimliğiyle birlikte yalnızca doğudaki savaş değil, aynı zamanda ne yapacağını bilememenin getirdiği bir umutsuzluk da öne çıkıyor. Kaldı ki birçok günümüz gencinin yaşadığı umutsuzluğa benziyor bu. Yoksullukla kuşatılmış… Ve çoğu da Güney Doğu’da savaşmış… Dolayısıyla onları bekleyen hep aynı hayat oluyor, yanılıyor muyum? Yan yana geldiklerinde kullandıkları silahları, yitirdikleri aşkları, bulamadıkları işleri ve tutunamadıkları “gün”ü konuşuyorlar…

CEVAP: Barış’ın ana sorunu –özellikle savaştan önceki- kişiliğinin, tıpkı benzerlerininki gibi, bir referans noktası olmaması. Bunun nedeni de Barış’ın kuşağa dönüşememiş bir –12 Eylül sonrası- neslin temsilcisi olması. Eğer bir toplum politikadan uzaklaştırılırsa sonuç bu olmaz mı?
“Zamanın Manzarası”nda, bu topraklara özgü ama kaybolmakta olan bir şeyi hatırlatıyorsunuz: Sarılmak!  İnsanlar birbirlerine eskiden olduğu gibi gerçekten sarılıyorlar, yalnızca tokalaşmıyorlar. Bu ülkede bir diğeriyle araya konan mesafe, sizce de bedenin kontrolüyle mi başlıyor?
CEVAP: Bu ülkede yitirilmiş en önemli şey acımak. Ne yazık ki ülkemizde bütün erdemlerimizin anası olan acıma ve merhamet uzun bir süredir göz ardı ediliyor. Zamanın Manzarası’nda Barış’ın geçirdiği en önemli değişiklik aşkla birlikte yeniden acımayı öğrenmesi ve ancak ondan sonra savaşırken yüksek dağlarda yitirdiği insanlığını tekrar kazanması.  Sarılmak, sevmek, sevilmek isteği kadar acı çekenle birlikte olmayı da simgeler. Sarılmak toplumumuzu sarmalayan acının da bir belirtisi belki de.

Savaş da politika da belli bir güçle yapılıyor. O gücün beslendiği adres ise güçsüzlerin kendisi oluyor. Güçsüz bir Barış’la güçlü bir Elif arasındaki aşk ilişkisine de böyle bakılabilir mi? Ya da sizce aşk, böylesine kesin bir zıtlıkta mı doğar?
CEVAP: Chamfort, “Hakkında söylenilen hiçbir şeyin saçma olmadığı tek şey aşktır,” dese de aşkın neden doğduğunu bilmek oldukça zor. Belki bir gereklilik, belki de bir rastlantı, belki de yaşamın sırrı gibi, her ikisinin birlikte oluşu: Şans ve gereklilik… Barış altında kaldığı kendi yıkımından kurtulmak, yeni bir hayat edinmek, kabuslarından kurtulmak, tekrar insanlaşmak istiyor. Birkaç seçeneği var. İçmek, yazmak ve nihayet aşık olmak. Barış bu üç kurtuluş umudunu da teker teker deniyor. Elif’e gelince, onun çıkış noktası da dramatik. Görünüşte her şeyi var, ama ölüme yakınlaştığında birden Barışın yazdığı romanında okuduğu o sihirli cümleyle birlikte (“İçinde aşk öğesi taşımayan bir drama nasıl ilgi duymazsak, hiç aşık olmamış kadına da öyle bakarız”) hiç aşık olmadığını fark ediyor. Her iki kahraman için de aşkın yaşamsal bir gereklilik olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım.

Manzara, gerçeklerle dolu. Gerçeklerin uyandırdığı duyguysa, içinden çıkılamayacak gibi duran bir karamsarlık. “Maalesef böyle,” mi diyorsunuz? Yani bir süre daha bu manzarada yaşamaya devam eder miyiz?
CEVAP: Bu renklerin koyu tonlarıyla boyanmış resim. Ama manzara böyle. Ancak unutulmaması gereken acını doğurganlığı. Gerçek bilgini kaynağı olan ve bizi sahici kılan acı içinde yarınları da barındırıyor. Önemli olan acımızdan ne sağacağımız. Eğer acıdan gelecek düşü yaratabilirsek manzaranın değişmesi mümkün.

Peki, bir yazar gerçeği ne kadar ıskalayabilir? Bana kalırsa görmek bir tercihtir.  Siz ısrarla ıskalananları görmeyi tercih ediyorsunuz, neden?
CEVAP: Çünkü benim bakış açım farklı. Ben ve akrabam olan yazarlar “hepimizin, her şeyden, herkese karşı sorumlu” olduğuna inanıyor. Bizler ‘insanları sevmek’  gibi naive bir duyguyla yetinmeden “insanlığı sevmekle” meşgulüz. Yazarken amacımız benliğimizi avutmak için okurla suç ortaklığı kurmak değil. Bizler yarını gözeterek, edebiyatın soyluluğunun bilincine  vararak, edebiyatı gelecek için yapanlardanız. Bizler bakmakla görmenin farkındayız. Çünkü bizlerin yazma isteği acı pınarından fışkırıyor.

İlginçtir, son bir iki yıldır benzer ısrarla yola çıkan yeni yazarlar kazanıyor edebiyatımız. Yavaş yavaş hizâya mı geliniyor?
CEVAP: Umarım öyledir. Ne demişler, zor –gerçek- oyunu bozar.

Son olarak: “İzleri bir gün mutlaka romanlaşır” diyeceğiniz levhâyı sormak istiyorum.
CEVAP: Gelecek romanım geniş bir toplum eleştirisi olacak. Sanırım 2003 Ocağında başlayacağım.

RADİKAL
EKİM 2000
ERDAL DOĞAN