Saçak – Kasım 1984

Issızlığın Ortasında

Bildiğimiz Karamsarlık

Küçük burjuvazinin ani parlamaları ve ardından gelen yenilgiler, yılgınlıklar, teslimiyetler periyodik olaylar gibi böyle tekrarlanıp durdukça, Issızlığın Ortasında, cinsinden romanlar da yazılacak; yenik küçük burjuva böyle romanların baş kişisi olmaya da devam edecek. Nitekim, bir yanıyla 12 Mart’ın yenilgi ve teslimiyetini konu alan Issızlığın Ortasında, bugünün ortamında güncellik taşıyabiliyor. Küçük burjuvazinin yaşam pınarları devrimi besleyecek kadar güçlü değilse bile, bir tür edebiyatı besleyecek kadar zengin ve karmaşık. Bugün edebiyatımızda ölen de, ölümüne kızılan ve ağlanan da, küçük burjuvazi!

Eleştirim kesinlikle, böyle dönemlerin gerçekte de baş kişisi durumuna çıkmış küçük burjuvaların serüveninin yazılmasına değil. Elbette yazılacak. Önemli olan, ele alış tarzı ve perspektiftir. İnsanlıktan umut kesme felsefesini açıkça savunan (s.347) ve bütünü itibariyle bu felsefenin ürünü olan Issızlığın Ortası’nın, düzgün bir perspektifi olduğu herhalde söylenemez. Roman, hatalar ve yenilgilerle dolu geçmişten ders çıkarmak yerine, ondan kaçmayı gündeme getiriyor. Tek bir olumlu yönelişe, yaşama yeniden sahip çıkma yönünde tek bir çabaya şans tanınmıyor. Romanda, işkence yapanla, işkence gören, aynı derecede vahşi ve suçlu kabul ediliyor (s.278); hayatta yapılacak hiçbir şey bulunmadığı fikri işleniyor; kadın aşağılanıyor. Küçük burjuva devrimciliğine yöneltilen çoğu haklı eleştirilerin hiçbiri, olumlu bir yönelişe geçiş amacı taşımıyor. Boyun eğen de, direnen de; bırakan da, devam eden de sadece tek bir sonla karşılaşıyor: Yıkılış (s.206). Sonunda intihar bulunan bir çıkmaz sokaktan başka yol yok (s.296). Issızlığın Ortasında romanı, küçük burjuvazinin ve aydınların o gün (ve bugün de) içine düştükleri karamsarlık, çözümsüzlük ve yıkılış psikolojisinin ayrıntılı bir dökümü olarak kabul edilebilir. Ama objektif olarak. Yani, yazarının niyetinin ve çabasının ötesinde böyledir bu. Eleştirilerden yararlanmak için okuyucunun, yazarı da içine alan bu çok geniş malzeme yığınına, gerçekten sağlam ve kapsayıcı bir dünya görüşüyle yaklaşması gerekiyor. Eroğlu’nun romanına, yazıldığı sırada (1975-76) canlanan halk hareketi olumlu bir esinti getirememiş; yazarın “geç kalmış ölülerinde” (s.118), yanılgılarından sadece ölüm buharlaşan tiplerinde, küçük de olsa bir kıpırdanma yaratamamış.

Bu eleştirilerin, romanda çözüm yolları önerilip önerilmemesiyle, yazarın deyişiyle “ahkam kesip” kesmemekle (Nokta, sayı:16) ilgisi yok. Hiç kimse romancıdan parti programı önermesini istemiyor. Her edebiyatçı, eserini belli bir seçmeyle, binlerce olgu içinden kendi tablosunu oluşturacak olanları ayırdederek yaratır. Yazar, perspektifini oluşturan bu seçmeden sorumludur. Eroğlu, romanın ideolojisini, başa aldığı, Mevlânâ’nın şu mısralarıyla özetliyor: “Ateş, kıvılcımlarıyla kızıl/ çehreli görünürse de, onun/yaptığı işin sonundaki karanlığa bak…” (s.5). Erken parlayan alevlerin küllerine gözünü dikip kara bir umutsuzluğu edebiyat haline getirmek nasıl  bir haksa, bu edebiyatı reddetmek de aynı şekilde bir haktır.

“Dostoyevskilik”

Roman, 1971 yenilgisinden geçtikten sonra Kıbrıs Savaşında ölümle ve öldürmeyle yüzyüze gelerek yaşamla bağları kopan, kurtulmak istediği geçmişine tutsak, her türlü inancını yitirmiş bir küçük burjuvanın uyurgezer yaşantısının; nefret ve sadizmle dolu bir ruh hastasının cinsellikte kurtuluş arayışının, sayıklamalı öyküsü. Romanın baş kişisi Ayhan için yaşamın bütün unsurları, hep bir sahtelikle yalıtılmıştır. Rezzan’a yolladığı mektupları Zafer’e yazdırması bu sahteliğin bir simgesi olarak sık sık tekrarlanır. O, yaşama hiç dokunamamış, sadece hayal etmiş ve rol yapmıştır (s.80). Yaşama karşı duyduğu soğukluk, 12 Mart’la birlikte gerçek bir bunalıma dönüşmüştür. Artık tiksintilerden, mide bulantılarından, ruh hastalıklarından başka bir şey kalmamıştır. Romanda rahatsız edici bir şekilde tekrarlanan “kusmak” ve “ezmek” sözcükleri sadece Ayhan’ın ruhsal durumunu değil, yazarın dünya görüşünü de nitelemektedir.

Yeraltından Notlar’da Dostoyevski, çağının insanının yalnızlığını, aşağılanışını ve aşağılık duygusunu, bireysel iç dünyada, roman tarihinde bir dönüm noktası olarak nitelenecek bir gezintiyle sergiler. Bunu yaparken, itici, sarsıcı, ayıltıcıdır. Olayları seçişi, ortaya koyuşu ve üslubu son derece cesurdur ve romanı, “sizin kendi yaşamınızda yarıda bıraktığınız şeyleri sonuna kadar götürdüm” diye bitirir. Ayhan’ın öyküsü ise, “Yeraltından Notlar”ın üslubuna özenen bir Raskolnikov öyküsü. Suç ve Ceza da Raskolnikov, çıkış yolunu İncil’de bulur. Eroğlu’nun eserinde de bir papazın eliyle Hıristiyanlık sunulursa da, yazar kahramanını çıkışsız bırakmayı tercih eder. Dostoyevski, bir filozof ve psikologdur, ama romanlarında hep edebiyatçı olarak kalmayı başarır. Eroğlu’nun romanında ise olaylar ve tipler, “felsefe yapma” ihtiyacının araçlarıdır sadece. Fikirler olaylardan çıkmıyor, tiplerle doğallık içinde birleşmiyor. Okuyucu cansız tiplerin, uydurmalığı her an hissedilen olaylar içindeki devinimlerini iğretilik duygusu içinde izliyor.

“Moda cinsellik”

Çocukluktaki cinsel yaşantıların daha sonraki olayları ne dereceye kadar izah ettiği herhalde ruhbilimin gelişmesiyle daha iyi anlaşılacak. Bu konudaki bilinmezlik alanının genişliği psikolog geçinmeyi kolaylaştırıyor. Tiplerinizin geçmişine birkaç cinsel çarpıklık koydunuz mu, eleştirmenlerimizin hazır övgülerini kazanıyorsunuz. Son dönem Türk romanları arasında, cinselliği temel açıklayıcılardan biri olarak kullanmayanı yok gibi. (Vedat Türkali’nin Mavi Karanlık’ında Nergis, babasını başka, kadınla, annesini başka erkekle sevişirken seyreder; Adalet Ağaoğul’nun Üç Beş Kişi’sinde Murat ablası Kısmet’e aşıktır,vb… Tabii Attila İlhan’ı da unutmamak gerekir). Eroğlu’nun romanı da modaya uygun. Ayhan’ın yaşamı, onüç yaşındayken üvey annesinin göğsünü tutarken halasının çığlığıyla ikiye bölünmüş, her şey “parçalanıp kaybolmuştur” (s.302). Öte yandan romanda, Ayhan’ın Zafer’e ve üvey kardeşi Murat’a yönelik duygularının cinsel bir içerik taşıdığı sezdirilmektedir. (s.51 ve 122). 12 Marttan ve savaştan sonra ise Ayhan’ın kişiliği, öldürme duygusunun kışkırttığı bir sadizmle, seviştiği kadına acı çektirmekten zevk alan bir iblise ve öldürmenin ağır yükünü taşıyamayan bir yüreğe bölünür.

Buraya kadar gene de romansal kabul edilebilir. Ne var ki, romanda cinsellik, bir açıklama unsuru ve bir çözümleme konusu olmanın çok ötesinde bir ağırlık taşmaktadır. Ayhan, çocukken ölmüş annesi dışında romanda geçen hemen hemen bütün kadınlarla yatar ve bu sevişmeler hiçbir katkısı olmayan bir ayrıntıyla anlatılır. Romanın kadın kahramanlarının cinsellik dışında hiçbir işlevleri ve yaşarlıkları yoktur. Suzan gibi, Ferda gibi, sırf Ayhan’la yatmak üzere; daha az eleştirici bir deyimle, Ayhan’ın cinsel konumunu belirlemek için romana sokulmuşlardır. Yer yer, kadın kahramanların betimlenmesinde bile, bu işin ucuz kitaplarda bol rastlanan ön tahrik yöntemlerine başvurulmuştur. Ferda’nın, dayanılmaz derecede güzel, fakat gururlu ve küstah bir kadın olarak betimlenmesi, bunun bir örneğidir.

“Yapaylıklar”

Romanda başarısız ve yapay bölüm çok. Fakat Ayhan’ın Ferda’yı elde etmek için yaptığı ziyareti anlatan 170-192. sayfalar arasındaki bölümle, Şebnem’le vücudu üzerinde pazarlık yaptığı 303-313. sayfalar arasındaki bölüm, dayanılır gibi değil. Yazar, sözde zeka oyunları, yanıltmacalar ve iddialı, megalomani dolu psikolojik elde etme yöntemleri sergilemeye başlayınca, insan bir yabancılık duygusuyla irkiliyor. Okuyucu genellikle bu duyguya, yaşamı, insanları ve kadınları anlatacak kadar anlamamış eserlerde kapılır.

Bir eleştirmen Eroğlu’nun bilinç akımı tekniğini ustalıkla kullandığını yazıyor (Nokta,aynı yazı). Bu tür eleştiri, romancıya hiçbir şey kazandırmayan ucuz övmedir (ve bugün böylesi dışındakine pek az rastlanıyor). Her sayıklamalı anlatımı bilinç akımı diye sunmak doğru değildir. Issızlığın Ortasında, hasta bir kişinin ani dalmaları sırasındaki hatırlamalarıyla geri dönüşler yapılarak yazılmış, bu bakımdan anlatım tekniğiyle de moda bir roman. Üstelik, meraklandırmak için ileriye bırakılmış pek çok düğüm noktasının hiçbir sürpriz etkisi yapmaksızın muntazam sıralı açıklanışlarıyla, her şeyin gerekçesini açıklama çabasıyla gereksizce uzatılmış bir kitap.

Romanda başarıyla anlatılmış bölümler, Kıbrıs Savaşı ile ilgili olanlardır (s.110-111, 157 vd, 242,316,317). Bu bölümlerde ölüm, öldürme, öl emri verme gibi olağanüstü anlar, gerçekten etkileyici bir duyarlılık ve tahlille sunulmuştur. 125-140. sayfalar arasındaki, gece partisinin anlatıldığı bölümün başarısına da değinmek gerekir. Burada yazar bizi, hasta roman kişisinin bakış açısıyla ustaca tanıştırıyor. Hasta bilinci bulanıklığının, o acayip ruh halinin içine giriyoruz; yaşam, insanlar, her şey bir kâbusun parçaları haline geliyor.

Mehmet Eroğlu’nun canlı bir hayal gücü ve rahat, zengin bir anlatımı var. Yetenekli bir yazar. Eksik olan perspektiftir. Tabii bu da ideolojik bir sorundur.

SAÇAK
TARİH           :  KASIM 1984
SAYI              : 10
SAYFA          : 46